ÖYKÜYE DAİR GÜFTÜGÛ

-ADANA-
Kısa öykü türünün çıkış noktası sayılan ilk öyküler toplamı Boccaccio’nun 1351’de yazdığı Decameron’dur; eser yüzyıllardır edebiyat dünyasında eksilmeyen haklı bir şöhrete sahiptir. Bu eser, kurgusal ilhamını Arap edebiyatının en önemli anlatı metinlerinden olan Binbir Gece’den almıştır. Aslına bakılırsa hem Binbir Gece hem de Decameron, sahip oldukları birçok muhteşem vasfın ötesinde insanın yüzyıllardır devam eden hikâye anlatma ve dinleme ihtiyacının bir tür yansıması olarak da okunabilir. Her iki külliyatta da bilindiği üzere hikâye ya akmakta zorlanan zamanı hoşça geçirmenin ya da hayatta kalmanın yegâne aracıdır.
Dünyanın her yerinde ve tarihin en eski çağlarından itibaren insanların duydukları, gördükleri, tanık oldukları, bizzat yaşadıkları olayları; düşlerini, hayallerini, korkularını, doğayla mücadelelerini, inançlarını başkalarına anlatma ihtiyacından doğmuş olmalı hikâye. Anlatmak için en az bir dinleyiciye ve bu dinleyicin ilgisini sonuna kadar sürdürmeyi sağlayacak bir kurgusal stratejiye, sözü etkileyici kılacak bazı dilsel taktiklere gerek var. İlk hikâye anlatıcılarının aynı zamanda tiyatral bir eylemin içinde oldukları da unutulmamalı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde seyirci/dinleyici üzerinde yaratılan etki benzersizdir. Seyirciler, hikâye eden becerikliyse bunu zevkle, kimi zaman merakla, ürkerek, dersler çıkararak dinlemişlerdir. Hatta ilk hikâye anlatıcılarının toplum nezdinde bir tür yarı tanrısal konuma sahip oldukları, Homeros örneğinden yola çıkılarak ileri sürülebilir.
Yazı, kültürü kayıt altına almıştır bir bakıma. Yüzlerce yıl boyunca yazılı kültüre geçen her toplumun kültürel belleği yazı ile kaydedilmiştir. Yazı, eski hikâye anlatma geleneğini de büyük ölçüde değiştirmiş; hikâye anlatıcısı ile dinleyicinin doğrudan iletişimi yerine silikleşen muhayyel bir yazar-okur iletişimi oluşmuştur. Olympos Dağı’na yakın bir konumdan anlatan hikâyeciler artık yok; onlara yazar diyoruz, yeni hikâyeler yazıyorlar, yazar nüfusu da dünya nüfusunun artış hızından çok daha hızlı arttı, artmaya da devam ediyor ve hâlâ başkalarına dair hikâyelerden zevk alıyoruz; bize de “okur” diyorlar nicedir.
Yazının icadı ile yazıya geçirilen her şey gibi dilden dile anlatılan bu hikâyelerin bir kısmı da yazılı metin olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış; yazılı hikâye her toplumda, kültürde kendi anlatı geleneğini, alt türlerini oluşturarak sürmüş, sosyokültürel değişmeler çerçevesinde de yeni kurgu esprileri, yeni konular ile gelişimini sürdürmüştür. Hikâye eğlencelik bir şey olmaklığın dışında başka iklimlere, coğrafyalara, başka toplumlara, kimi zaman ve çoğunlukla aynı toplum içinde yaşayıp duran “başkalarına” dair kurgulanmış yaşanmışlıklar iletmiş; ayrıca toplumsal ahlakı, normlar dizgesini, dinsel öğretileri yaymanın da en pratik araçlarından biri olarak öne çıkmıştır.
Modern kısa öykünün kurallarını koyanlardan biri de bilindiği üzere Poe’dur. Bir oturuşta okunup bitirilecek uzunluk, beş bin sözcük, tek odaklılık gibi kısa öyküyü bugünlere taşıyan birçok kural onun tarafından konulmuş; Avrupa’da Maupassant bu kurallara pek az şey eklemekle birlikte bir kısa öykü tarzı inşa etmiş; ötesi olmaz denilirken Rusya’dan Çehov sıradan yaşamlardan birer kesit sunan yepyeni bir öykü anlayışı oluşturarak aslında kısa öykünün ele avuca sığmaz bir tür olduğunu, yeniliğin her zaman mümkün olduğunu ilan etmiştir. Günümüze kadar da kısa öykü, yeni kurgu esprileriyle okuru şaşırtmaya devam etmektedir.
Türk edebiyatında kısa öykünün Maupassant tarzına uygun ilk örneklerini Sami Paşazade Sezai yazmış; Halit Ziya da hemen hemen aynı yıllarda yine aynı anlayış çerçevesinde kısa öykünün gelişimine katkıda bulunmuştur. Ömer Seyfettin, Refik Halid gibi isimler Cumhuriyet öncesinde; Sabahattin Ali, Memduh Şevket Esendal Cumhuriyet sonrasında kısa öykünün bizde nefes almasını sağlamışlardır. Ama sade Türk edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en çığır açıcı, öykü türünü bir başka noktaya taşıyan yazarlarından biri kuşkusuz Sait Faik’tir. Sait Faik’ten sonra gelen öykü yazarlarımız, bir şekilde ya ondan etkilenerek ya da onu aşmak isteyerek kısa öykünün Türk edebiyatındaki serüvenini belirlemişlerdir. Kısa öykü edebiyatımız, Türk edebiyatının yüz akıdır.
* * *
Son Baskı yazarları 14 Şubat Dünya Öykü Günü için bir dosya hazırlığına aylar önceden başladı. Bir toplantıda dosya fikri ortaya çıktı ve editörlük işlerini Göksu Koç ile Gökçe Gökalp Doğan’ın birlikte yürütmesi kararlaştırıldı. Dosya için gelen yazı ve öyküleri ince bir elemeden geçirdiler; dosya içeriğini birlikte belirlediler. Öykü dosyasının yayına hazırlanması ve okura sunulmasında Son Baskı editörü sevgili Başar Şeker’in emeğinin hakkı ödenmez.
Daha önce hazırlanan tematik dosyalardan farklı olarak bu kez edebi ürünlere de yer verilmiştir; bu bağlamda Ebru Kış, Ali Selçuk ve Nesimi Yetik’ten yazı veya öykü ile dosyaya katkı sunmaları rica edildi; davete olumlu karşılık veren yazarlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Bu dosyada onların en son ürünlerini de okuyacaksınız. Ebru Kış, Nesimi Yetik ve dosyaya öykü gönderen diğer yazarların edebi ürünlerini öykü üzerine kaleme alınmış eleştirel metinlerden ayrı bir yere koyuyoruz. Ebru Kış ve Nesimi Yetik dışında Gülşah Ak, Ahmet Esgici, Soner Eşberk, Ayşegül Örün, Gül Parlak, Sevim Sezer ve Başar Şahin dosyaya öyküleriyle katkıda bulundular; okuyacağınız öyküler de öykü türünün sınırlarının ne kadar geniş olduğunu gösteriyor bence.
Ali Selçuk’a ayrı bir yer açıyorum, zira onun metni bir tasnife itiraz ediyormuş gibi görünüyor; şiirli bir dille hem öyküyü hikâye ediyor hem de öykü karşısında kendi hikâyesini kuruyor… Kurguyla gerçeğin belirsiz sınırlarında dolaşıyor, bir metni bir türe bağlamanın anlamsızlığını, bir bakıma öykünün ele avuca sığmazlığını gösteriyor; zengin göndermelerle yüklü, düşündüren, gülümseten, şaşırtan bir metin oluşturuyor Ali Selçuk.
Öykü üzerine yazanlara gelince… Türk öykü edebiyatının önemli isimlerine dair dokuz yazı sunuyoruz. Yazarlar kendi istedikleri öykücüleri inceledi…
Neşe Apaydın; Leyla Erbil’in “Ayna” ve “Bunak” öykülerinde anne mitinin yıkılışını inceliyor. Neşe Apaydın, Leyla Erbil’in sakatlanmış bir bilinçten akanlar vasıtasıyla toplumsal normların belirlediği annelik rollerinin tartışmaya açık yönlerini nasıl teşhir ettiğini, anne mitinin altını nasıl ustaca oyduğunu vurguluyor.
Gökçe Gökalp Doğan; Adalet Ağaoğlu’nun “Asri Zaman Kilimi” öyküsünde Behçet Necatigil’in “Kilim” şiirinin izlerini sürüyor. Adalet Ağaoğlu’nun öyküyü kilim dokuma tekniğine benzeterek kurguladığını tespit ediyor.
Ezgi İtmeç; Sibel K. Türker’in öykü dünyasını bütüncül olarak değerlendiriyor. Sibel K. Türker’in büyük anlatılar kurmaktan çok, insanın içindeki çatlakları görünür kıldığını, öykünün imkânlarının sınırlarını genişleten bir öykücü olduğunu vurguluyor.
Göksu Koç; Tezer Özlü’nün “Eski Bahçe” adlı öykü kitabından yola çıkarak sanatçının öykücülüğünün belirgin özelliklerini ortaya koyuyor. Eserin Tezer Özlü’nün ölüm, yalnızlık, çocukluk, yabancılaşma ve başkaldırı gibi ana temalarını içerdiğini; yazarın öykülerinde bireysel deneyimden yola çıkarak bir varoluş sorunsalını ele aldığını tespit ediyor.
Gözde Orçan; Melisa Kesmez’in “Nohut Oda” adlı öykü kitabından yola çıkarak Kesmez’in öykü dünyasının temel bileşenlerini ortaya koyuyor ve yazarın “küçük, dar, sınırlı mekânlar içinde telafisi güç duygusal yükler taşıyan karakterler”e oldukça özgün bir yaklaşım getirdiğini ileri sürüyor.
Başar Şeker; Zafer Doruk’un öykülerine odaklanıyor ve sanatçının öykülerindeki Adana temsillerinin peşine düşüyor.
Murat Tatar; James Joyce’un “Bir Karşılaşma” adlı öyküsünü alımlama kuramı çerçevesinde çözümlüyor. Yazıda James Joyce’un yaşam öyküsü, okur merkezli eleştirinin temel yaklaşımları ele alınıyor, sanatçının Dublin’i ve öykünün kendisi ele alınıyor.
Sibel Doğru Zorman; Mevsim Yenice’nin “Fil Gözü” adlı öykü kitabındaki “Lokal Anestezi” ve “Buzda Balık” öykülerinin hâkim teması “boşluk hissi”ni inceliyor ve anne sevgisinden uzak büyüyen, yumurtalıklarını dondurmak zorunda kalan kadın figürlerde oluşan boşluk duygusunu anlamlandırıyor.
İyi öyküye, yazana, okuyana selam olsun…
DOSYAYA AİT METİNLERİ OKUMAK İÇİN BAŞLIKLAR ÜZERİNE TIKLAYINIZ…
- Neşe APAYDIN – Leyla Erbil ve “Ayna”dan “Bunak”a Anne Mitinin Yıkılışı Üzerine (İNCELEME)
- Gökçe GÖKALP DOĞAN – Adalet Ağaoğlu’nun ‘Asri Zaman Kilimi’ Öyküsünde Behçet Necatigil Yankısı: “Çok Çiğ Çağ”! (İNCELEME)
- Ezgi İTMEÇ – Sibel K. Türker’in Dünyasında Öykünün Derinlikleri (İNCELEME)
- Göksu KOÇ – “Eski Bahçe” Özelinde Tezer Özlü’nün Öykücülüğü (İNCELEME)
- Gözde ORÇAN – Nohut Oda Bakla Sofa Hayatlar: Melisa Kesmez’in Öykücülüğüne “Nohut Oda” Üzerinden Bir Bakış (İNCELEME)
- Başar ŞEKER – Zafer Doruk’un Adana’sı: Minibüsçüler, Güvercinler, Lokmacı Takımı, Uçurtma Kralı Çocuklar ve Gökyüzü Rakıcıları (İNCELEME)
- Murat TATAR – James Joyce’un Dublin’i ve Alımlama Estetiğinde “Bir Karşılaşma” (İNCELEME)
- Sibel DOĞRU ZORMAN – Mevsim Yenice’nin ‘Fil Gözü’ Kitabındaki “Lokal Anestezi” ve “Buzda Balık Avı” Öykülerinde Boşluk Hissi (İNCELEME)
- Ali SELÇUK – Belki İlk Kez, Belki Yeniden…
- Ebru KIŞ – Ebru Kış’tan Üç Minimal Öykü (ÖYKÜ)
- Nesimi YETİK – Takiyüddin (ÖYKÜ)
- Gülşah AK – Fosforlu Mavi Kalem (ÖYKÜ)
- Ahmet ESGİCİ – Kiralık Ev (ÖYKÜ)
- Soner EŞBERK – Dilaver’in Başından Geçen Garip Bir Hikâye (ÖYKÜ)
- Ayşegül ÖRÜN – Ayıp (ÖYKÜ)
- Gül PARLAK – Mavi Hırka (ÖYKÜ)
- Sevim SEZER – Sultan (ÖYKÜ)
- Başar Şahin – Duygusuz Adam (ÖYKÜ)
|

