DUYGUSUZ ADAM

-KOCAELİ-
Salonun ortasında öylece kalakalmıştı. Duyguları karmakarışıktı. Etraflarında dönenip duran küçük ama sıkışık kalabalık, çavlana kapılmış bir dal gibi bir anda ortadan kaybolmuştu.
Bir süre pencerede asılı duran ve abartılı denebilecek bir zevkle kavisli şekiller verilmiş ağır kumaşlı perde ve tüllerin arasından süzülen gün ışığı demetlerini izledi. Az önceki karmaşanın havalandırdığı toz zerrelerinin bu demetlerin arasındaki ışıltılı oynaşması ile oyalandı. Parlayıp sönmelerine, düşüp sonra tekrar havalanmalarına baktı. Kafasının içinde karıncalanan düşüncelerinin parıldayıp sönmesi de öyleydi.
“Nasıl da geçti zaman; rüzgârın savurduğu kül gibi uçup gitti.” diye mırıldandı.
Çok değil, daha birkaç dakika önce evin içindeki ruh hali bambaşkaydı; güz mevsimine özgü hüzünlü duygu kabarmaları hâkimdi. Kalabalıkla beraber o kargaşa hali, karışıklık da çekilip gitti en azından. Belki de tüm bu olanlar kendince bir düzen içindeydi, ona karışık geldi.
Her şey bir yana, onun en çok içine işleyen, içini sızlatan şey, kızının kara gözlerinden bir inci tanesi gibi süzülen gözyaşlarıydı. Eğildi, ayağındaki terlikte ışıltısı henüz kaybolmamış ıslaklığa baktı. Bir laborantın mikroskobunda incelediği, etrafına kollarını atmış, ağır hareketlerini dondurarak içine hapsetmiş bir bakteri preparatı gibi yayılmıştı. Alnından öperken yanağından süzülüp “pıt” diye düşmüştü. O anda içerisi o kadar sessizdi ki, bu sesi herkes çok net duymuştu.
“Canım kızım, bundan dolayı nasıl da mahcup oldu. Neredeyse eğilip başındaki duvağı ile silecekti ıslaklığı, öyle baktı.”
Kalabalık çekilmişti ama tüm o mutlu konuşmalar, uğultular, sevinç ifadeleri, araya karışan, karısının bastırmaya çalıştığı hıçkırıkları ve etraftaki diğer kim olduklarının ayırdına varamadığı birilerinin dillendirdiği, umut içeren avuntu sözleri henüz tam manasıyla kaybolmamış; evleri o alışıldık, dingin ferahlığına henüz kavuşmamıştı. Duvarlarda, köşelerde, salonun bir kenarında hafif çapraz duran ve sadece onun kullanımına ayrılmış koltuğun aşınmış kumaşının tarazlarında, ilk günden beri serili olduğu yeri değişmeyen, desenlerindeki her bir ayrıntıyı ezbere bildiği halının yıpranmış ve yer yer dökülmüş düğümlerinin arasında kızının tutamadığı gözyaşlarının ışıltısından kaçan gölgeler saklanmaya devam ediyordu. Güldü, “Fasulyeciyan tiradı gibi oldu” diye mırıldandı.
Derin bir iç geçirdi. İşte, uzak bir ihtimal gibi düşündüğü şey sonunda gerçek olmuş, biricik kızları evlerinin kapısından çıkıp, gitmişti.
Şuradaki duvarın önünde duran, yerinden hiç oynatmadıkları konsol neredeyse kızlarıyla yaşıttı. Birkaç kere duvarı boyamak için biraz öne doğru çekmeleri gerekmişti, o kadar. Kızıla çalan rengi iyice solmuş, lake kaplamasının ışıltısı kaybolmaya yüz tutmuştu. Konsolun üzerindeki çerçeveli fotoğraflara kaydı bakışları. Emanet gibi oturduğu koltuğundan kalktı, sıradan ilk çerçeveyi eline aldı, her bir ayrıntısını adeta gözleriyle içine çekti. Kızının lise diplomasını aldığında boynuna sarıldığı, annesinin de kızının omuzuna başını yasladığı bu fotoğrafa uzunca bir süre baktı.
“Ne kadar mutluyuz… ne de güzel gülmüşüz!”
Oradakiler kendileri değilmiş, birer yabancıymış gibi baktı ve baktıkça her biri daha bir güzel göründü gözüne. Parmağıyla kızının yüzünü okşadı. Az önce yanağından süzülen yaşları silmek ister gibi gözünün üzerinde gezdirdi. Sonra çerçeveyi yerine bıraktı.
Beş yaşındayken beyaz tüylü oyuncak köpeğine sarılarak poz verdiği fotoğrafına doğru eğildi. Kızı bu oyuncağını başucundan hiç ayırmazdı; zaten eşyalarına hep güzel bakardı. “Onu da kendisiyle götürdü; oyuncağından ayrılmak istemedi ama babasından…”
İçerlemişti, sanki. O yüzden olsa gerek o fotoğrafta oyalanmadı, hemen yanındaki daha küçük çerçeveyi eline aldı. Ablasının Erdek’teki yazlığında, kızı daha üç yaşındayken çekilmiş bir fotoğraf vardı içinde. Üzerindeki mayosunu öyle çok sevmişti ki, tekrar giyebilmek için “haydi, yine halamlara tatile gidelim, babiş” diye tutturmuştu. Gitmemişlerdi. “Gideydik ya!” İsteğini yerine getiremediler diye içine dert etti, dudakları titredi. Özür dilercesine fotoğrafı dudaklarına götürdü. Birden irkildi, aceleyle etrafına bakındı. “Neyse, kimse görmedi.”
Yandaki büfeye kaydı gözü. Çerçeveli cam kapağından içindekilere aranarak baktı. Bir iki parıltılı aksesuarın arasında aradığını gördü. Dolabın kapağını usulca açtı, cam rafta dizilmiş incelikli ve gösterişli objelerin arasından elini uzattı, sırça ördeklerin yanında duran beyaz üzerine sarı ve yeşil çiçek desenli patikleri aldı. “Küçücükler!” Karısının onları ördüğü zamanki hali gözünün önüne geldi. Gün sayıyordu, ha geldi ha gelecekti. “Nasıl da heyecanlıydık!”
Elindeki patikleri adeta kutsamak ister gibi karısının attığı her bir ilmeğe parmaklarıyla tek tek dokunmak istedi ama onu bu halde görmeseler, bu halde yakalanmasa iyi olur diye düşündü, vaz geçti. Her iki tekini birden iki eliyle burnuna götürdü, derin bir nefesle kokusunu içine çekti. Kızının kokusunu arandı, bulduğunu düşündü, yüzünde hüzünlü bir gülümseme dolandı. Gözleri doldu, kendine hâkim olamadı, birkaç damla gözyaşı aktı. Bir damlası patiklere düştü. Az önce terliğine düşen kızının inci tanesi geldi aklına, parmağıyla ıslaklığı almaya çalıştı. Yine büyük bir dikkatle ördeklerin yanına, aldığında durdukları gibi bıraktı.
Yan tarafta, büfeyle salon kapısı arasındaki duvarda asılı duran aynaya baktı. Çerçevesi gümüş işlemeli bu aynayı Antep’e gittiğinde karısının pek beğendiği fincan takımı ile beraber almıştı. O takım da hâlâ durur, karısı arada misafirlere kahveleri onlarla ikram eder. Hediyesine gösterdiği bu özenden, pek belli etmese de hep mutlu olmuştur. Bu ayna da ilk günden beri bu duvarda asılı durur. Sadece iki kere yerini değiştirmişti. İlk seferinde biraz yükseğe asılmış olacak ki kızlarının boyu aynaya yetişememiş, parmaklarının ucunda yükselip durmuştu. O yüzden onun boyuna göre, biraz aşağı kaydırıp tekrar çakmıştı duvara. “Çok güzel oldu, babiş. Kızın artık çirkin yüzünü rahatça görebilecek, sivilcelerine dakikalarca bakabilecek!” demişti. Kıstığı gözleriyle gamzelerini belli ederek nasıl da gülmüştü. O anıyı düşününce, kızı karşısındaymış gibi yüzünde o zamanki tebessümü parladı, gözleri ışıldadı. “Mahsus böyle söylüyorsun değil mi? ‘Olur mu kızım, sen çok güzelsin’ diyelim diye yapıyorsun. Seni oyuncu, seni!” Sonrasında kızı, aynanın karşısına geçip saçlarını rahatça tarayıp örebilmişti. Tabii ki ayna o seviyede fazla kalmadı; kısa zamanda boylandı kızı ve aynayı tekrar eski yerine hatta biraz daha yukarıya asması gerekti.
“Benim küçük kızım ne de çabuk büyüdü, genç bir kadın oluverdi.”
Aynanın altındaki küçük konsolda, oyalı örtünün üzerindeki telefona indi bakışları. Bu telefonu Sirkeci’deki bir dükkândan hatırı sayılır bir paraya almıştı. Uzun kordonu sayesinde uzaklaşarak konuşma imkânı oluyordu. Doğrusu değiştirmeyi, yeni çıkan modellerden almayı hiç istemedi. Telefonu en çok kullanan kızları olmuştu hep. Özellikle lise yıllarındayken, telefonu alır, kablosunu uzatarak odasına kadar gider, kapısını kapatır ve uzun uzadıya konuşurdu. Ablası “ne çok meşgul ediyorsunuz telefonunuzu, size ulaşamıyoruz bir türlü” diye sitem ettiğinde, telefonu meşgul etme suçunu kızının üzerine yıkmak istemez, “açık kalmış, farkında değiliz” deyip geçiştirirdi.
“Bugün bile çok konuşur. Nereden bulur konuşacak bunca şeyi?”
Ahizeyi kaldırdı, ne duymayı umduğunu kendisi de bilmeden bir süre “dıt” sesini dinledi. Belki kızının konuşmaları ahizenin çeperlerinde sıkışıp kalmıştır, şimdi yankısı kulağına gelir diye umdu, kim bilir? Sonra saçma bir şey yaptığının ayırdına vardı, ahizeyi usulca yerine bıraktı. “Tirat Sendromu!” diye mırıldanıp güldü.
Karısı ile baldızının mutfaktan gelen konuşmalarına kulak kabarttı. Deminden beri ablası ile birlikte üçü ağız ağıza vermiş konuşuyorlardı. İkisi aslında daha çok karısını teskin etmeye çalışıyorlardı. “Kız çocuğunu gelin etmek kolay mı? Değil elbet, hiç değil!” Şimdi konuşmaları daha sakindi ama biraz önceye kadar karşılıklı küçük ağlaşma sesleri de geliyordu.
Baldızı salonun kapısına geldi. “Enişte, yavaş yavaş çıksak mı, ne dersin? Trafiğe takılmayalım sonra.”
Saatine baktı. Bu saat karısının hediyesiydi. Yirmi beşinci evlilik yıldönümleri için kızlarıyla beraber seçmişlerdi. “Evet, hazırlanalım, çıkarız. Onlar da artık mekâna geçerler.” Aslında törenin yapılacağı alanı kastetti. “Kır düğünü modası çıktı şimdilerde. Gerçi kapalı yerde olmasından daha iyidir.” Bu son sözlerinin gereksizliğini söyler söylemez fark etti ama laf ağzından çıkmıştı bir kere. Zaten baldızı tekrar mutfağa geçmişti bile.
Döndü, koltuğuna oturdu. Kızının gelip kucağına tırmandığı zamanları anımsadı. Hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle bir süre işe gidememiş, o arada nedense sakal uzatmıştı. O zamanlar kızı kucağına çıkınca sakalıyla oynamaya başlardı. “Orman gibi olmuş. Aralarında canlılar yaşar mı? Küçük aslanlar, sincaplar…” Güldü. Elini pürüzsüz yüzünde gezdirdi. Bugün bir kız babasının en önemli günüydü. Sabah kalkınca özenerek sinekkaydı tıraşını olmuş, sonra da kızının geçen doğum gününde aldığı tıraş losyonunu sürmüştü. Aslında pek kullandığı yoktu, kıyamıyordu. “Şimdi iyice kıymete bindi, ancak arada açıp koklarım, herhalde.” diyerek iç geçirdi.
Gözü yine ayağındaki terliklerine kaydı. Bazı akşamlar eve gelişlerinde koşturur önüne koyardı. Bunu sevgisinin, özeninin belirtisi olarak değil, bir isteğini söylemeden önce zemin hazırlamak niyetiyle yapardı.
“Oyuncu kızım, benim.” diye tebessüm etti.
Kalktı, şöyle bir etrafına bakındı, aynanın karşısına geçti, ceketinin yakasını, kravatını düzeltti. Kızı kendisini ne vakit bu durumda görse hemen gelir, boynuna sarılır “Yakışıklı babişim benim, Serdar Gökhan halt etmiş yanında!” diyerek yanağından öpüverirdi. Güldü. “Şımarık!”
Bir yerde babaların, kızlarının kahramanı olduğunu okumuştu. Aslında kızının böyle şımartmaları hoşuna giderdi ama aslında o kendisini daha çok Fikret Hakan’a benzetirdi, arkadaşları da öyle. Daha çok gülerken benziyordu. Yine gözlerini öyle kısarak güldü; gülüşünü dondurup yandan, sonra dönüp öbür yandan aynada kendine baktı. Evet, epeyce benziyordu.
“Fikret Hakan dururken Serdar Gökhan’ı nereden buldu?”
Boğazını temizledi, derin nefes alıp vererek heyecanını gidermeye çalıştı. Durdu, sonra sesine olabildiğince sakin bir ton vererek mutfak kapısına doğru seslendi:
“Aysel, hazırsanız çıkalım mı? İnsanlar bizi beklemesin.”
Kısa bir sessizlik oldu. Karısı Aysel, baldızına dönüp sesini hafiften kısarak söylendi:
“Sanırsın ki evden çıkan onun kızı değil. Duygusuz adam!”

