SULTAN

-ADANA-
Yaz Adana’da nisanın ortalarında başlıyor, portakal çiçekleri açtı bile. Kebap kokularının yayılmadığı saatlerde portakal çiçeklerinin kokusunu içime çekmek büyük keyif…
Annem sıcağına alışamadı ama babamın bir şikâyeti yok bu şehirden, uzun süre burada kalacağımızdan söz ediyor.
Titizliği yüzünden minik bir ev kazası geçiren annemin bir süre dinlenmesi gerekiyor. Mümkün oldukça yatmalı, dedi doktor. Ayağının üzerine çok basmamalıymış. Annemin sakatlanmasıyla evin tüm düzeni bozuldu. Meğer evin beyni ‘annem’miş de farkında değilmişiz. Birini bulmalıyız, dedi ablam. Annemin titizliğini bilirsin, dedim. “Kabul etmez!” Gerçekten de annemi ikna etmek pek de kolay olmadı.
“Ne yapacak bu evde? Evin işini nereden bilsin? Ben zor çıkıyorum içinden. Yavaş yavaş yaparım işlerimi ben.”
İtirazlarına aldırmadık. Annemin ana kız yakınlığıyla dostluk ettiği komşumuz Gülizar Abla, birini ayarladı. Şimdilik haftada iki gün gelecek.
* * *
Sultan geldi.
Otuzlu yaşlarda… Güçlü bir duruşu var. Gözleri simsiyah. Hep gülüyor gibi bakıyor. Aydınlık bir yüzü var. Yanık tenli. Örtüsünü çıkardığında coşan simsiyah, kıvırcık, gür saçlarını bir yazmayla toparlıyor. Çok hızlı konuşuyor. Vurgulamaları çok sevimli… Anlamı vurguya yükleyerek konuşmalarının çoğunu onay bekleyen soru cümlelerine dönüştürüyor.
Evi çok benimsedi. Anneme yaklaşmayı da biliyor. Hep konuşuyor ama olsun, annem böylece yalnızlık hissetmiyor.
Evli, iki de çocuğu var. Çok genç yaşta âşık olmuş kocasına.
“Aşk nedir bilmem de işte benimle öyle ilgilenince, sevdim, sandım.” diyor. Yüzü bir anda gölgeleniyor. Elindeki bez aynı yeri silip duruyor. Büyük bir hırsla ovaladıkça ovalıyor. Sırtı kabarmış, alnından ter damlıyor.
Doğu’nun katı geleneğine başkaldırarak kaçmış sevdiğine.
“Yoksa hiç görmediğim amcaoğluna vereceklerdi beni. Anam da ölmüştü, ağabeyimin yanında sığıntı gibi kalıyordum, cahillik işte kaçıverdim.” diyor.
* * *
Ev halkı uyuyor henüz. Erken kalkmaya alıştım sanırım. Hafta sonu da aynı saatlerde uyanıyorum. Çok seviyorum bu saatleri. Sabaha kadar akıp duran trafik yorulmuş da bir dinlenme molası vermiş gibi. Sessizlik… Huzur saatleri diyorum kendi kendime… Ve yazmak… Yazmanın da iyileştirici bir etkisi varmış meğer. İyi geliyor ruhuma. Kendi çekim alanının dar kalıplarından kurtarıyor insanı. Ve farkındalık başlıyor.
Sultan mesela… Bana çok yabancı gibi ama tam da içindeyim yaşamının.
Diğer ev işçiliği yapan kadınlara pek benzemiyor. Onların rutinleri vardır. Sabah sekiz, akşam en geç beş… Sultan ise belli saatlere takılıp kalmıyor. Öğlene doğru gelip geç saatlere kadar kalabiliyor. İş bitmeden gitmiyor. Biz huzursuzlanıyoruz ama o son derece rahat…
“Kocan kızmıyor mu bu kadar geç gidişine?” diyor annem.
Dolabın kapaklarını silerken omzundaki birkaç çeşit bezden birini alıyor, kurulamaya başlıyor ıslak rafları. Bir taraftan da anneme anlatıyor hızlı hızlı:
“Kızıyor teyzem, hatta geçenlerde gittiğim bir abla var, onu aramış, erken bırakın Sultan’ı” demiş. Bağırmış, çağırmış… Dengesiz işte! Abla bana, “Senin hatırın olmasa söyleyeceğimi biliyordum ama…” dedi.
Bir sonraki dolap kapağını silmek için merdivenden iniyor, elindeki bezi hazırladığı ilaçlı suda yıkıyor. Merdiveni biraz daha iteleyerek yeniden çalışacağı alana ulaşıyor. Bütün bunları yaparken bir taraftan da konuşmaya, annemin sorularını en ince ayrıntısına kadar yanıtlatmaya devam ediyor çabuk çabuk.
“Ya çocuklar?” diyorum.
“Ablam yakın, onun da ihtiyacı var, biraz para veriyorum, çocuklara o bakıyor.”
Çocukları düşünüyorum. Hep onlar için katlandığı bu yaşamın neresindeydiler, anlamaya çalışıyorum.
“Her gittiğin yerde bu kadar kalıyor musun?” diyor annem yeniden. Bir taraftan gözü saate kayıyor. Saat 22.00 olmuş. Göz kapakları ağırlaşmış belli ama Sultan gitmeden uyumuyor.
“Geç gidince sabah da geç kalkıyorum teyzem, evimin işlerini de yapıp öyle geliyorum, bunu gittiğim her ev bilir.” diyor ama içindeki serzeniş annemi frenliyor.
Gerçi bu meraklı sorulara alışmış gibi. Kendisiyle ilgili her soruya samimi yanıtlar veriyor. Belki de kendisinin bu kadar merkeze alınmasından mutlu.
Annem tekrar kocasını merak ediyor, onu soruyor. Her soruyu yanıtlıyor uzun uzun. Kocasının aşçı olduğunu öğreniyoruz. Yazın Antalya’da otellerde çalıştığını, eve hiçbir katkısı olmadığını, çocukların okul ihtiyaçlarını önemsemediğini, evin kirasına bile karışmadığını…
“O nasıl çalışmak öyle!” diye kızıyor annem.
“Boynu altında kalsın!” diye ileniyor kocasına. Bir taraftan da çalıştığı alanı bitirmiş olmanın rahatlığı içinde. Artık bir mola zamanı… Anneme de bana da yaptığı kahveyi uzatıyor. Kendisine ayırdığı kahveyi tezgâhın üzerine koyuyor. Kahvesini içmeden bir bardak suyu, çömelerek bir elini başının üstünde tutup içiyor. “Peygamber Efendimiz de böyle içermiş. Doktorlar da oturup için diyor zaten.” diye açıklama yaptığı için bu sefer sormuyorum.
“Kazandığını orada yiyip içip geliyor. Bir de borç takıyor, onu da ben ödüyorum. En son gittiğinde kendine bir motor almış, almaz olasıca! Taksitlerini de ödememiş. Eve haciz geldi. Zor ikna ettim gelenleri. Avukatla görüştüm, ödüyorum hâlâ. Ben evin kirası için biriktirdiğimi borca verdim. Günah değil mi bana? Dişlerimi bile yaptıracak parayı biriktiremezken…” Konuşurken alt takma dişlerinin sabit olmadığını fark ediyorum. Bu yaşta dişlerini kaybetmesine üzülüyorum. Sık sık antibiyotik kullanmana bağlı deformasyon, demiş doktor. Deformasyon sözcüğünün üzerine vurgu yapıyor.
“Yaz kış suyun içinde… ne kadar korusam da… idrar yollarımda hep iltihap…”
“Ne yapacakmış motorla?” diyorum.
“Ablam, gözü çıkmasın, fink atacak ortalıkta, ne yapacak! Motora da sahip çıkamadı zaten, kapının önünden çaldırdı. Ben olmayan şeyin borcunu ödüyorum.”
“E kızım, niye çekiyorsun bu adamı o halde?” diyor annem.
“Mecburum teyzem, bizde boşanmak olmaz. Bir iki söyleyecek oldum, başta ağabeylerim olmak üzere hepsi karşı çıktı.” diyor.
Yutkunarak:
“Bir de… ele güne karşı, çocuklarımın başında bir babaları olsun diye.” diyor.
* * *
O gün Sultan gelecek diye annem oturduğu yerden ona seveceği yemekler yaptı. Annemin içli köftesi meşhurdur dediğim için “Teyzem, bir gün yapsan da yesek birlikte!” demişti. Annem bu sözü görev bildi. Malzemeleri bir gün önceden aldırdı. Gülizar Abla da yardıma geldi, biz de oturduk sofranın bir ucuna; annemin uyarıları eşliğinde sakız gibi yoğrulmuş köfteyi yumurta biçiminde oymaya çalıştık. Annem son düzeltmeleri de yapıp köfteleri içledi. Tepsilere özenle dizilmiş köfteler haşlanmayı bekliyordu artık.
Hep geç geldiği için öğlene kadar bekledik, gelmeyince meraklandık. Haber de vermemişti. Telaşlı kadın annem, “Arayın, ne oldu, öğrenin bir!” dedi. Aradık ama telefonuna da ulaşamadık. Annemi sakinleştiren gene Gülizar Abla oldu.
“Ay, Sabiha Teyzem, bu kadınlar hep aynı… Başka bir işi çıkmıştır ya da ne bileyim, haftada iki gidiyorum zaten deyip başka bir yere gitmiş de olabilir. Hepsinin mutlaka bir bahanesi vardır. Merak etme!”
“Ya parayı az buldu da bizi bıraktıysa? Böyle şeyler de olur mu?”
“Anne hadii, önce istemedin, şimdi de gelmezse diye kaygılanıyorsun,” diye güldüm.
“Yok, kızım, sen gidip bir bak! Kadının başında bir iş vardır. Yoksa haber vermeden gelmezlik etmez.” diye arka çıktı Sultan’a.
Annem, onca emek verip yaptığı yemeğe mi üzüldü, alıştığı kadını kaybetme korkusu muydu telaşı, bilemedim. Zaten yufka yüreklidir, herkesin derdini sahiplenir. Arabesk bir yanı da vardır. Acılardan daha çok bahsederler bir araya gelince. Yeni bir acının kokusunu aldı da ona mı üzülüyor? Karışık yani.
* * *
Oturduğu mahalle bizden çok uzak olmamasına karşın ara yollarla, keşmekeş trafiği ile zaman alabiliyor. Tablacıları, dolmuşları, sokakta mekân tutmuş esnafı, arada bozulmuş yoldaki bir çukuru, hızı önlemek için yapılmış abartılı kasisleri, sokakta hem de trafik alanında kalelerini kurmuş çocukların heyecanlı futbol maçlarını da geçtikten sonra nihayet onu bıraktığım evin sokağına girdim.
Dar ve uzun bir yola sağlı sollu dizilmiş evler… Camekânlı tablasının koluna asılmış seyyar satıcının “Şam tatliii” diye müdavimlerini çağırması… Arabesk müziklerin birbirinin içinde kayboluşları… Kavrulmakta olan soğan kokuları…
Yolu, boylu boyunca kaplamış çocukların bilyelerini dikkatle atışlarını izledim, ardından kiminin sevinçten, kiminin kaybetmenin verdiği öfkeden yükselen sesini bastıran bağrışmalarla irkildim. Baskın olan, öfkeli kalın bir erkek sesi… Sokakta oturanların bu seslere tepkisizliği şaşırttı beni. Bir kanıksanmışlık sanırım, diye geçirdim içimden.
Arabayı duvara iyice yanaştırarak park ettim. Sultan’ı bıraktığım evin kapısına geldim. Paslı demir kapının yanında kabloyla iliştirilmiş eğreti bir zil vardı; zile bastım, biraz sonra tık tık tık sesleriyle birkaç adımda açıldı kapı. Briketle çevrilmiş bir bahçenin içindeydi ev. Bina üç katlıydı. Sonradan eklendiği belli olan yerlerde sıva yoktu. Bahçenin içinden geçtim. Dışarının sıkışmışlığına inat bahçe önce ferahlık verdi bana. Birtakım kalaslar, paslı uzun demirler, eskiden maviye boyandığını düşündürten tahta bir masa, birkaç kirli plastik sandalye, üst üste konmuş lastik araba tekerleri… Oysa ne güzel bir bahçe olabilirdi, diye düşündüm. Kalın gövdeli bir ağaç, yapraklarının tümünü sanki bu kirliliği kapatmak için dökmüştü. Susuz kalmış zavallıcık, dedim. Bu görüntüler, zihnimde çağrıştırdıkları, basamaklara ulaşana kadarki bir zamana sığmıştı.
Sultan’ın evi binanın giriş katındaydı. Yoğun bir rutubet kokusunun duyulduğu merdivenleri çıktım. Yer yer sıvası dökülmüş duvarlar… Tırabzanın demirleri hafiften sallanıyor. Birkaç basamak çıktıktan sonra iç kapıyı tıklattım.
Kapıyı Sultan’ın kocası açtı. İlk kez karşılaşıyorduk. Bana kim olduğumu sordu. Yanıtım dolaylı oldu.
“Sultan, bugün bize gelecekti. Onu merak ettik!”
“Bundan böyle çalışmaya gitmeycek Sultan!” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim önce. Karşımda orta boylu, otuz beş, kırk yaşlarında bir adam; yanaklarını sarkıtmış, gergin bir yüzle bana bakıyordu. Üstünde beyaz bir atlet, altında bollaşmış eski bir eşofman… Eşofmanın kimi yerlerinde sigara ateşinin açtığı delikler… Ayağında naylon, yeşil bir terlik… Sinirlerine hâkim olamayan ayaklar…
“Ne oldu? Hasta mı yoksa?” dedim.
Teklifsiz ve yavan bir sesle:
“Ben istemiyorum çalışmasını!” dedi.
“Neden istemiyorsunuz ki?”
“Böyle iş mi olur, bacım, gece yarılarına kadar bırakmıyorsunuz. Bu evin de kuralları var.”
“Ama… Biz geç bırakmıyoruz ki… Üstelik ben getiriyorum onu eve. Çalışma saati çok geç Sultan’ın. Geç gelince de bitiremiyor işleri. Tabi, yine de siz bilirsiniz ama… Annem çok üzülecek şimdi.” dedim.
“Sultannn, gız Sultan! Kapıya gel!” diye seslendi içeri. Bana döndü:
“Annenize de böyle söylersiniz artık!” dedi.
Ne yapacağımı tam kestirememiştim, zorla değil a, çalıştırmayabilirdi. Biraz inatçı yanım, biraz da merak duygum ağır basmıştı. Kapıdan ayrılamıyordum.
Az sonra Sultan göründü. Büyük kavganın izleri gözünden okunuyordu. Kocasına nefret dolu bir bakış fırlattı. Bana döndü:
“Kusura bakma ablam, haber veremedim.” dedi. Kocası kapının pervazına dayanmış bizi izliyordu.
“Annem çok üzülecek!” dedim.
“Seni çok sevmişti. Bugün geç kalmasın, git sen al, gel, dediği için ben gelmiştim. Ama eşiniz çalışmayacak bundan sonra!” dedi.
Kapıya dayanmış duran kocasının çizgileri biraz yumuşamış gibi geldi. Bundan faydalanarak:
“Daha erken gelebilsen, erken bırakırdım ben de seni.” dedim.
Sözün etkisini tartmak için kocasının yüzüne baktım yeniden.
“Bir sizden değil ki, bacım, gittiği her yerden geç geliyor.”
“En geç beşte evde olmalı ama o gece yarılarına kadar kalıyor.”
“Ama evinizin işlerini de bitirip geliyor, çalışmaya çok geç başlıyor.” dedim bir fayda umarak.
Kocası da kendisi gibi çok hızlı konuşuyordu. Hafif çekik gözler, yuvarlak kırmızı bir yüz, gözlerine doğru düşen sarıya yakın bir tutam saç, sigaradan sararmış parmaklar…
Gerilmiş yüzü, bir anda yumuşar gibi oldu.
“Hadi git bugün de… Konuşacağız gene!” deyince şaşırdım, beklemiyordum ama rahatladım.
“Yok!” dedi.
“Çalışmayacağım. Teyzeme selam söyle, ablam.”
Bakışları hâlâ hınç doluydu kocasına bakarken:
“Bundan sonra o çalışsın getirsin, ben de evimin kadını oluyum.”
Adamın yeniden hiddetlendiğini görünce:
“Sultan, olur böyle şeyler. Birbirinizi anlamaya çalışın. Hadi lütfen kırma beni. Bu devirde bir kişinin çalışmasıyla ev geçindirilemiyor, biliyorsun.” dedim.
Kocası, kendisine arka çıktığımı görünce:
“Tamam, git işte! Erken gel! Buraya kadar gelmiş.”
Yeniden öfkeyle kocasına baktı:
“Teyzem üzülmesin diye gidiyorum. Sen dedin diye değil.” dedi. İçeri gitti, elinde her zamanki büyük siyah yıpranmış deri çantasıyla dışarı çıktı.
Arabaya binerken sokakta oturan kadınlara ilişti gözlerim. Biraz önceki bağırtılara kayıtsızlıklarının aksine şimdi hepsinin bakışı üzerimizde idi. Ya kopan fırtınanın dedikodusu için malzeme toplama gayretiyle ya da salt merakla ama dikkatle bizi takip ediyordu gözleri. Biri elindeki danteli inanılmaz bir çabuklukla örüyor, diğeri akşam yemeği için önüne koyduğu fasulyeyi temizliyor, daha yaşlıca olanı eski bir kazağı söküyor, yanındaki de rengârenk paspasın son sırasını geçiyordu.
Havayı dağıtmak için:
“Kadınlar, hep böyle dışarıda mı otururlar?” dedim.
“Evler bunaltıcı. Hem yarenlik ediyorlar hem de işlerini yapıyorlar. Onların tuzu kuru. Hepsinin kocası çalışıyor.” dedi.
“Üzülme, sen kendi paranı kazanıyorsun. Yarın zorda kalsan tek başına mücadele edecek güçtesin, Sultan!” dedim.
“Adımı da ne koymuşlar ya: Sultan! Pabucumun sultanı!..” dedi.
Sustum.
Nihayet dar sokaklardan çıktık; geniş, çift yönlü yollara geldik. Arabanın açık penceresinden içeriye portakal çiçeklerinin o nefis kokusu doldu. Sultan’ın yüzündeki bulutları dağıtmak için bir sohbet konusu daha çıkmıştı.
“Nasıl güzel kokuyorlar, değil mi? Sırf bunun için bile sevilir bu memleket.” dedim.
Yüzüme baktı. Bir şey diyecek gibi oldu. Sustu. Dışarıyı izlemeye devam etti.

