YAŞLILIKTA SOSYAL ÇEVRENİN DARALMASI: SOSYAL İSTEKSİZLİK Mİ? SOSYAL SEÇİCİLİK Mİ?

-ADANA-
Türümüzün evrim sürecindeki en büyük başarısı ne iki ayak üzerinde durması ne tarımsal üretime geçmesi ne de endüstri çağına girmesidir. Onun en büyük başarısı; sosyal ve duygusal bağları güçlü, yardım, iş birliği ve dayanışmaya dayanan örgütlü bir toplumsal yapı kurmasıdır. Bu yapıyı çıkarırsak insandan geriye pek bir şey kalmaz. Konuşma ve iki ayak üzerinde durma yetimizi bile sosyal ortamda geliştirebiliyoruz. “Bir maymunu ormandan çıkarabiliriz ama ormanı maymunun içinden çıkaramayız” örneğinde olduğu gibi, toplumsallığı da insanın içinden çıkaramayız.
Sosyal yalıtım veya sosyal çevrenin daralması gibi tanımlarla ilişkilendirilen yalnızlık, yaşamımızın en kritik ve zorlu bir evresi olan yaşlılıkta ayrı bir öneme sahiptir. Yaşlılık sadece biyolojik değişimlerin yaşandığı bir dönem değil, aynı zamanda sosyal çevrenin, duygusal ilişkilerin ve gündelik yaşam pratiklerinin yeniden şekillendiği bir yaşam evresidir. Çalışma hayatından çekilme, çocukların evden uzaklaşması, eş, arkadaş ve akran kayıpları, fiziksel etkinliğin azalması ve sağlık sorunları bireyin sosyal yaşamında daralmalara yol açar. Bu dönem çoğu zaman bazı kısıt ve kayıplar üzerinden tanımlansa da aynı zamanda yaşamı anlamlı kılan zenginlikleri de barındırır. İlişkiler daha seçici, beklentiler daha gerçekçi hale gelir. Gündelik telaş ve koşuşturmaların azalması, yarım kalan işlerin tamamlanması, yaşamı daha iyi tanıma ve anlamlandırma, kendi zamanına daha fazla hâkim olma ve denetlenmesi gibi olumlu yönleri de içerir.
Bu dönemi daha mutlu ve sorunsuz kılmanın anahtarı, öncelikle sosyal ilişkilerimize yaptığımız yatırımdır. Bu yatırım çoğu zaman bankadaki mevduatlarımızdan daha değerli ve yaşamsaldır. İçinde insan barındırmayan hiçbir şey güzel ve anlamlı değildir.
YAŞLANMADA SOSYAL AĞ YAPISI DEĞİŞİYOR
Yaşlandıkça sosyal çevrenin daralması uzun zamandır gözlenen bir olgu. Bu olgunun nedeni çoğu zaman sosyal ilgi ve motivasyonunun azalmasıyla açıklansa da psikoloji ve primatoloji alanındaki çalışmalar başka bir olasılığa işaret ediyor: Yaşlanmayla birlikte gelen sosyal çevrenin daralması, Laura Carstensen tarafından geliştirilen “Sosyo-Duygusal Seçicilik” kuramına göre sosyal seçiciliğin bir sonucudur. Gençlik döneminde yeni insanlarla tanışmak, bilgi kaynakları ve sosyal çevrenin genişletilmesi önemli olurken zaman aralığı dar olan ileri yaşlarda sosyal ağ daralıyor, ancak ilişkilerin niteliği değişiyor. Sığ ve yüzeysel ilişkiler azalırken yerini daha sıcak ve anlamlı ilişkilere bırakıyor. Bir bakıma sosyal ağın genişliği ve niteliğinde bir bütçe planlaması oluşturuluyor. İlginçtir, 2018 yılında American Journal of Primatology dergisinde yayımlanan kapuçin maymunları üzerindeki bir çalışmada da benzer sonuçlar bildirilmiş: Yaşlı maymunların daha az sosyal etkileşimde bulundukları, ancak ilgilerini tercih ettikleri bireyler üzerinde daha fazla artırdıkları gözlemlenmiş. Bu durum insanlarda gözlenen sosyal seçiciliğe son derece benzemektedir. Benzer sonuçlar başka primat türlerinde de rapor edilmiştir. Yaşlı şempanze ve Berberi makaklarının sosyal ağları daralırken ilgilerini yakın arkadaşları ve sosyal açıdan daha önemli gördükleri bireyler üzerinde yoğunlaştırdıkları görülmüştür. Dolayısıyla yaşlanmayla gelen sosyal çevredeki daralmayı, sosyal ilgisizlik veya kayıtsızlık olarak değil, sosyal yatırımın yeniden düzenlenmesi-örgütlenmesi olarak değerlendirmek gerekir. Bu olgu daha çok zaman ve enerjisi sınırlı bir bireyin geniş bir sosyal çevre yerine daraltılmış ama daha nitelikli bir sosyal ağ kurma stratejisiyle ilgilidir. Pek çok primat türlerinde ve birbirleriyle bulaşık olmayan kültürde de gözlendiği için, bu stratejinin doğuştan gelen evrimsel bir mekanizmayla ilgili olabileceği güçlü bir olasılıktır. İnsanlarda yaşamın sonlu olduğunun farkındalığı nedeniyle bu stratejinin diğer primat atalarımıza göre türümüzde daha yoğun ve yaygın uygulandığı açıktır.
SOSYAL ÇEVRENİN DARALMASI CİNSLER ARASINDA FARKLILIK GÖSTERİYOR
Hamilelik ve çocuk bakımı nedeniyle kadının erkekten farklı bir evrimsel patika izlemesi, onun duygu ve sosyal gelişiminde de farklılık yaratmıştır. Kendini ifade edemeyen bir bebeğin fiziksel, besinsel ve duygusal tüm gereksinmesinin annesi tarafından sezinlenmesi ve karşılanması güçlü bir duygu donanımı gerektirir. Bu nedenle empati, bağlanma, sevgi ve şefkat gibi duyguların kadında görece daha fazla gelişmiş olması işin doğası gereğidir. Bu nedenle evrimsel biyologlar insan başta olmak üzere tüm primat türlerinde duyguların, bebeğin anneye olan bağımlılığının doğal bir sonucu olarak evrimsel süreç içerisinde ebeveyn-yavru ilişkisinden kökenlenmiş olabileceğini ileri sürerler. Tabii ki bu, duyguların erkekte olmadığı anlamına gelmez. Uzun ve zorlu geçen çocuk bakımını kadın tek başına sürdüremeyeceğinden bu sürece erkek de dâhil olmuş, duygusal ve sosyal donanımları da buna göre gelişmiştir. Ancak annenin bebekle olan daha yakın ilişkisi kadına görece daha zengin bir duygu repertuvarı ve daha geniş bir sosyal alan yaratmıştır.
Kadınlar duygusal ifadeleri ve sosyal kodları daha iyi okurlar. Karşıdakini anlama ve teselli etme konusunda yeteneklidirler. Çatışma ve gerginlik durumlarında ortamı yumuşatma becerileri yüksektir. İyi dert dinlerler, bununla da kalmayıp karşıdakinin derdiyle de dertlenirler. Bu nedenle çevresiyle daha yakın ve sıcak ilişkiler kurarlar. Bebeklik döneminde erkeklerin çevredeki nesnelere, kızların ise çevredeki insan yüzlerine odaklanması, kadınların yapısal olarak daha sosyal eğilimli oldukları savını desteklemektedir. Aile ve arkadaş ilişkilerini canlı tutan genelde kadındır. “Anneni ara, cumartesi kardeşlerine gidelim, yarın Mehmet’in doğum günü, Ali’yle uzun zamandır görüşmedik” sözlerinin çoğu kadına aittir.
Sırası gelmişken daha çok kadınlar arasında sıkça yaşanan dedikodu olayına da değinmeden geçmeyelim. Dedikodu, daha törpülenmiş ve teknik bir ifadeyle psiko-sosyo kişilik analizleri, yıkıcı olmadıktan sonra çok değerli bir iletişim aracıdır. Bir nevi sosyal tımar işlevi görür. Kadınlar bu sayede sosyal ağlarını genişletir ve ilişkilerini güçlendirirler. Bunun yanı sıra bazı araştırmacılar, dedikodunun istihbarat sağlama gibi bir işlevi olması nedeniyle geliştiğini, dolayısıyla kadınların bu sayede çevresindeki olup bitenlerden daha çok haberdar olduklarını ileri sürerler.
Toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle kadınlar pek çok alanda önemli mağduriyetler yaşarken gariptir ki yaşlılıkla gelen yalnızlıkta olgusu tersine işliyor. Erkeklerde duygularını saklama, kendine yetme ve güçlü görünme daha öne çıkıyor. Bu durumdaki bir kişinin başkasından yardım ve destek istemesi, korku, utanç veya üzüntü gibi duygularını paylaşması zordur. Dolayısıyla bu duygusal katılık erkeklerin sosyal ağını daraltır. “Çok kötü durumdayım, korkuyorum, yalnızım” gibi itiraflar, zafiyet oluşturacağı kaygısıyla erkekler tarafından pek dile getirilmezler. Oysa duyguların dışa vurumu bir zayıflık değil, aksine sosyal iletişimin temel aracıdır. Ağlamak da gülmek kadar insani bir duygu ifadesi olmasına rağmen erkekler bunu bir zayıflık olarak gördükleri için çoğunlukla gizlerler. “Erkek adam ağlamaz” böbürlenmesi de bu gerçeği çok iyi özetliyor. Doğaldır ki erkek, duygularını gömmesi ve kimseyle paylaşmamasının bedelini yalnızlıkla öder. Erkek bir bakıma Pirus Zaferi yaşar. Oysa kadınların gözü yaşlıdır. Duygularını çok rahat ifade ederler. Bu ise kadını sosyal iletişimde daha güçlü bir noktaya taşır.
Yaşlılıkta erkeklerin sosyal çevresi daha dar olduğu için duygusal destek ağları genellikle eşleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle eşlerine daha çok bağımlıdırlar. Kadınların ise sosyal destek ağları daha geniş ve çeşitlidir. Kadınlar bu destekleri eşin dışında çocuklarından, akrabalarından ve arkadaşlarından da alır. Kadınların erkeklere göre daha uzun yaşamasının olası nedenlerden biri bu sosyal ağ farklılığından kaynaklı olabilir. Zira yaşlılıkta daha fazla yalnızlık çeken erkeğin daha fazla stres yükü ve bunun sonucunda daha fazla sağlık sorunları yaşayacağı açıktır.
Eş kaybında her iki cinste de yalnızlık artmasına rağmen dul erkekler, görece daha fazla yalnızlığa maruz kalır, sosyal sistemleri daha kırılgan hale gelir. Bunu yalnızca “Karısını çok seviyordu” şeklinde okumak gerçeği tam olarak yansıtmaz. Erkek aslında sadece çok sevdiği eşini kaybetmiyor, aynı zamanda sosyal ağının merkezine koyduğu hayat arkadaşını, bir bakıma dünyasını kaybediyor ve sonuçta yeni sosyal bağlar kurmakta zorlanıyor.
İnsanlardan farklı olarak, primat akrabalarımız olan şempanze, kapuçin ve Rhesus maymunlarında cinsiyetler arasında sosyal çevrenin daralması bakımından bir farkın görülmemesi; türümüzün erkeklerinde daha yoğun görülen sosyal kırılganlığın olası nedeninin, erkek biyolojisinden ziyade yukarıda özetlemeye çalıştığımız çocukluktan beri biriken toplumsal cinsiyet rolleriyle ilişkili olabileceğine işaret etmektedir.

