“PUBLISH OR PERISH”: AKADEMİK KİMLİĞİN İNŞASI

-ADANA-
Yüksek lisans sürecinde akademiyi daha yakından deneyimleyince akademik üretime dair sahip olduğum idealist beklentilerin hızla yok olduğunu fark ettim. Başlangıçta yüksek lisans yapmak düşüncelerimi görünür kılmanın, bir tartışmaya katılmanın ve akademik bir diyalogun parçası olmanın doğal sonucu gibi geliyordu. Yazmak bir süreçti; okumanın, düşünmenin ve tereddüt etmenin yazıya sızdığı uzun bir zihinsel emeğin ürünüydü. Ancak akademik sistemin işleyişiyle daha yakından temas edince bu sürecin yerini, zamana karşı yarışa bıraktığını gördüm.
Bu noktada tez fikri, heyecan verici olmaktan çok baskı üreten bir zorunluluğa dönüştü. Akademik kariyer yolculuğumda hangi dergide yayımlanmanın “geçerli” sayıldığı, kaç makalenin “yeterli” olduğu ve ne kadar sürede üretmem gerektiği soruları, düşüncenin kendisinin önüne geçmeye başladı. Henüz olgunlaşmamış fikirleri hızla metne dönüştürme fikri, akademik çalışmanın doğasıyla çelişiyor gibiydi. Okumak için durmak, düşünmek için yavaşlamak ve belirsizlikle oyalanmak yerine, sonuç üretmeye çağrılıyordum. Derinlik ile görünürlük arasındaki bu çatışma, akademik varoluşun temelini oluşturan düşünsel süreci bastırıp sıkıştırıyordu.
Bir konuyu uzun süre düşünmek, metinler arasında dolanmak ve kendi kavramsal pozisyonumu kurmak istediğimde, bunun “verimsizlik” olarak algılanabileceğini hissettim. Oysa benim için akademik üretim, hızla tüketilecek metinler yazmak değil; düşüncenin gerçekten sınandığı bir alan açmaktı. Buna rağmen sistem, beni sürekli daha fazla ve daha çabuk üretmeye yöneltiyordu. Bu yönlendirme, akademik merakla kurduğum ilişkiyi de dönüştürmeye başladı.
Bu baskının yalnızca nicelikle sınırlı olmadığını, akademik kimliğin nasıl kurulduğunu da belirlediğini fark ettim. Zamanla kendimi, ne düşündüğümden çok ne yazdığım üzerinden tanımlama riskini taşıyordu. Henüz yolun başında olmama rağmen, yayın listesi oluşturma kaygısı, akademik sezginin ve düşünsel cesaretin önüne geçiyor. Akademisyen olma idealimle akademik sistemin beklentileri arasındaki mesafe, tam da bu noktada belirginleşti.
Bu süreçte etik meseleler de kaçınılmaz olarak görünür hale geldi. Sürekli üretme baskısı altında, gerçekten söyleyecek sözü olup olmadığına bakılmaksızın yazan akademisyen figürüyle karşılaşmak, beni rahatsız etti. Yazının, düşüncenin zorunlu bir sonucu olmaktan çıkıp akademik hayatta kalma stratejisine dönüşmesi, akademik etiği zedeliyordu. Kendi adıma, yalnızca yayın yapmak için yazmak istemediğimi fark ettim; ancak bu tutumun, sistem içinde “yavaşlık” ya da “geride kalma” olarak okunabileceğinin de farkındaydım. Bu ikilem, akademik etik ile akademik var olma biçimleri arasındaki gerilimi somutlaştırdı.
Akademiyi içeriden gözlemledikçe bilginin değerinin her zaman bilginin kendisinden kaynaklanmadığını görmeye başladım. Akademik dünyada geçerlilik, çoğu zaman derinlikten çok dolaşımla; düşünsel tutarlılıktan çok görünürlükle ilişkilendiriliyor. Yayın yapma zorunluluğu etrafında şekillenen bu düzen, yalnızca üretim hızını değil, kimin “iyi akademisyen” olarak kabul edileceğini de belirliyor. Bu noktada popüler akademisyen figürü, neredeyse tartışmasız bir meşruiyet alanı yaratıyor.
Özellikle yeni Türk edebiyatı alanında, belirli isimlerin ve yaklaşımların merkezî konumda tutulduğunu görebiliyorum. Bu merkezilik, çoğu zaman akademik katkının niteliğinden çok, görünürlükle besleniyor. Sosyal medyada aktif olmak, söyleşilerde yer almak ya da medyada tanınmak, üretilen bilginin içeriğinden bağımsız olarak bir tür akademik sermaye sağlıyor. Popüler olan, zamanla nitelikli kabul ediliyor; bilinen olmak, düşüncenin yerine geçiyor. Bu durum, alanın eleştiri mekanizmalarını zayıflatıyor ve farklı seslerin duyulmasını zorlaştırıyor.
İnternet bu dönüşümde belirleyici bir organ… Akademik bilgi artık yalnızca makaleler ve kitaplar aracılığıyla değil; kısa paylaşımlar, videolar ve hızla tüketilen içerikler üzerinden dolaşıma giriyor. Bu durum erişilebilirlik açısından olumlu görünse de yüzeysellik riskini de beraberinde getiriyor. Karmaşık meselelerin sadeleştirilmesi, çoğu zaman basit bir indirgemeye dönüşüyor. Buna rağmen bu tür üretimler, akademik değer göstergesi olarak algılanabiliyor.
“Akademinin titanları” olarak görülen –ben böyle tanımlıyorum– bazı figürlerin bu yapının sürdürülmesindeki rolünü göz ardı edemeyiz. Bu isimler, hem akademik yayın dünyasında hem de kamusal alanda güçlü bir görünürlüğe sahip oldukları için belirleyici kimliklere dönüştü. Onlara atıf yapmak, aynı kavramlarla konuşmak ve benzer yönelimleri takip etmek, akademik olarak “doğru yerde durmanın” işareti haline geliyor. Bu durum, farklı düşünme biçimlerini ve alternatif okuma yollarını ortadan kaldırıyor. Yüksek lisans sürecinde olan biri olarak, bu yapının içinde konumlanmak benim için ciddi bir gerilim. Bir yandan akademide kalabilmek için bu düzeni tamamen yok sayamayacağımı biliyorum. Öte yandan, bilginin değerini popülerlik üzerinden tanımlayan bir anlayışa teslim olmak istemiyorum. Elbette daha az görünür ama daha tutarlı olmayı seçmenin bedelini kestirmek zor. Sıkça dile getirilen “publish or perish” ifadesi, akademik dünyada yayın yapmanın bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk haline geldiğini anlatan eleştirel bir kavram olarak ortaya çıkmış. Bugün “publish or perish” söylemi, akademik üretimin anlam kaybını, yazının düşünceden kopuşunu ve akademinin giderek rekabetçi bir piyasa mantığıyla işlemesini eleştiren bir çerçeve olarak kullanılmakta.
Bu süreç beni yalnızca yayın yapmaya değil, yayın yapmanın anlamını sorgulamaya da zorluyor. Akademik dünyada kalıcı olmanın tek yolunun hız ve skor olmadığına inanmak istiyorum. Benim için mesele, yazıp yazmamak değil; nasıl, ne zaman ve ne için yazdığımı sürekli sorgulayarak akademik yolculuğumu sürdürmek. Sessiz kalma riskini göze alarak yazmanın, düşünceye sadık kalmanın ve popüler olanı tekrar etmek yerine kendi sorularımı diri tutmanın, anlamlı ve değer yaratan bir akademik duruş olduğuna inanmak istiyorum.

