SURETLER

-ADANA-
Elimde bir çalı süpürgesi, banyonun önündeki daracık holü süpürüyorum da süpürüyorum. Yerler sararmış yapraklarla kaplı. Kapı mı açık kaldı, yoksa pencere mi? Sonbaharın tüm yapraklarının bu evde işi ne ki?
Rüzgâr evin içinde esiyor sanki. Saçlarım uçuşuyor. Elimle düzeltip ikide bir kulağımın arkasına sıkıştırıyorum. Kimsecikler görünmüyor etrafta. Yaprakların hışırtısından, rüzgârın uğultusundan başka bir ses de çalınmıyor kulağıma.
Süpürgemin sapı ha bire banyonun önündeki küçücük lavaboya çarpıyor. Vidaları gevşemiş herhalde, her seferinde düşecekmiş gibi sallanıyor. Üzerinde asılı duran ayna öyle puslu ki, kendimi seçemiyorum. Askılıktaki havlunun gerçek rengini de bir türlü tahmin edemiyorum. Gri ile kahverengi arası kirli bir tonda gidip gidip geliyor. Orijinal rengi mi bu, yoksa sonradan mı olma, hiç bilemiyorum.
Lavabonun hemen altında duran bir çift terlik süpürgeme takılıyor. Aralık duran banyo kapısından ittiriveriyorum şöyle içeri. Elimde bir ıslaklık hissediyorum. Demek içleri hâlâ nemli.
Kapı bir gıcırtı ile ardına kadar açılıp siyah beyaz damalı duvar fayanslarına yapışıp öylece kalıyor. Aynı anda yoğun bir buhar bulutu havalanıp yüzüme çarpıyor. Buram buram lavanta kokuyor her yer.
Mermer kurna ağzına kadar su ile dolu. Üzerinde bakır bir hamam tası sürekli yüzüyor. Pirinç musluk tam kapanmamış, damla damla su akıtıyor. Ama kurna hiç taşmıyor.
Birden telefonun sesi yankılanıyor holde: Zırrrrrrr, zır, zır… Kimse açmaya gelmiyor.
Köşe duvara monte edilmiş maun etajerin hemen üzerinde kıpraşıp duruyor çevirmeli eski yeşil telefon. Hemen yanı başından artık bekleye bekleye sararıp solmuş dantel bir örtü sarkıyor. Ahizeyi tutup kaldırırken kablosunun yanından kayıp ağır çekimde aşağı düşüyor. Yere değdiği anda da ufalanıp toza toprağa karışıyor, zavallı.
Telefonu her zaman yaptığım gibi sol kulağımla omzumun arasına sıkıştırıyorum. “Alo, alo, aloooooooo” diyorum hem de arka arkaya birkaç kez. Mutlak sessizlikten başka bir yanıt alamıyorum. Ahize kulağımda, hat hâlâ açık ama yine de çalmaya devam ediyor bizim antika: Zırrrrrrrr, zır, zır… Beni resmen sabrımla sınıyor.
Süpürgeyi elimden atıp telefonun kablosunu yerinden söküyorum. Sessizlik ve karanlık sanki aralarında sözleşmişler gibi aynı anda çöküyorlar üzerime. Neye uğradığımı şaşırıyorum. El yordamıyla duvardaki bir düğmeyi ararken buluyorum kendimi sonra. Ellerim her bir yandan sarkan örümcek ağlarına takılıyor. Hızlıca silkeliyor, sonra da üzerime siliyorum. İçim kalkıyor ama yine deniyorum. Bulunca gülümseyerek yukarı doğru kaldırıyorum düğmeyi. Cılız kör bir ışık beliriyor o zifiri karanlığın içinde. Başımı kaldırıp bakıyorum, ampulün her bir yanı toz, toprak, is içinde. Tavan da yeşermiş, küf içinde.
“Canım sıkılıyor, hey. Kalkın artık akşam oldu. Bu ne uykusu böyle? Hayret vallahi. Uyanın ey, ev halkı! Uyanın, diyorum size!” Bir süre hiç kıpırdamadan olduğum yerde bekliyorum ama sesime ses veren çıkmıyor. Büyük odaya koşuyorum ben de. Yataklar hiç bozulmamış. Çiçekli pembe örtüleri üzerlerinde öylece duruyor. Holün yanındaki diğer odaya yürüyorum hızlı hızlı. Eğilip içeriye bakıyorum. İçime bir damlacık da olsa su serpiliyor. “Ohhh, neyse ki biri burada uyuyor.”
Mavi beyaz ceylan desenli çift katlı pike kanepenin üzerinde bombe yapmış. Nasıl üşüdüyse artık içindeki, örtüsünü başından aşağıya kadar çekip öyle bırakmış. Pikeyi tutup kaldırıyorum. Pembe beyaz şeritli çarşafın dışında herhangi bir şeye rastlamıyorum altında. Gözlerime inanmıyor, onun da bana bir oyun etmesinden endişe duyuyorum. Elimle yoklayıp emin olmak istiyorum. Uzanıp dokunuyorum, kanepe gerçekten de boş. Çarşaf ise hâlâ sıcacık, hissedebiliyorum.
Bir titreme tutuyor beni. Ceketimin üzerinden kendime sımsıkı sarılıyorum. Etrafa şöyle bir göz gezdiriyorum. Pencerelerin hiçbirinde cam falan görünmüyor. Sadece tül perdeler duruyor. Onlar da birbirinin içine geçmiş, düğüm olmuş, kornişlerden sallanıyor.
Koridora çıkıyorum yeniden. Sesleniyorum: Bırakın artık oyunu. Kabak tadı vermeye başladı. Bakın, uyarıyorum sizi. Neredeyseniz çıkın artık ortaya. Ne yazık ki kendi sesimin yankısı dışında bir yanıt gelmiyor feryadıma. Ayağım süpürgenin sapına takılıyor. Portmantoya tutunuyorum sıkıca. Başımı çeviriyorum ve babaannemin kahverengi yünlü paltosunu hemen tanıyorum oracıkta. Yerinden alıp üzerime geçiriyorum. Bir sevinç kaplıyor içimi. Beni bırakıp hiçbir yere gitmez ki…
Mutfağa koşuyorum hemen, üzerime iki beden büyük gelen paltoyla birlikte hem. Kahvaltı masası hazırlanmış, öylece duruyor orta yerde. Çay bardağının üzerindeki duman hareketsiz, havada asılı bekliyor. Ocağın üzerindeki bir tencere süt kaynamış, şişmiş, kocaman balon olmuş ama taşmıyor. Pencerenin kenarındaki boş çiçek saksısına yuva yapan güvercin kafasını cama yapıştırmış, hiç kıpırdamadan beni izliyor. Ne gözlerini kırpıyor ne de korkup kaçıyor. Zaman burada donup kalmış sanki, akmıyor.
Son bir umutla salona yöneliyorum. Gözlerim kamaşıyor içeri girince. Güneş ışınları pencerelerden taşıp yerlere saçılan yüzlerce fotoğraftan duvara yansıyor. Oda rengârenk bir cümbüş içinde… Ayaklarımla yerdekileri ittirip geçebileceğim kadar bir yol açıyorum kendime. Yukarı kaldırıyorum başımı. Floresan lamba kırılmış ama hâlâ yanıyor. Hayret ediyorum. Ayağımın dibine kadar kırmızı lastik bir top yuvarlanarak geliyor. “Hey, bunu hatırlıyorum. Bu benim ilk topum.” diyorum sevinçle. Eğilip tam kucaklayacakken kulpu kırık, yaldızlı bir kahve fincanına çarpıyor elim. Görür görmez anımsıyorum onu. “Bunun bir de şöyle alt tabağı olacaktı yonca şeklinde” diyorum içimden. Hani o yok, o nerede acaba diye etrafta aranırken Polaroid bir fotoğraf geliyor elime. Kolumun ucuyla tozunu siliyorum. Görüntüler arka arkaya beliriveriyor hemen üzerinde. “Babaanne, ben de içeceğim. Bana da içir. Lütfen, lütfen.” diye oturma odasına serili bordo halının üzerinde hoplayıp sıçrayan sarı renk etek bluzlu, beyaz külotlu çoraplı küçük bir kız, namı diğer ben, çıkıyorum sahneye. “Kızım, çok sıcak, ağzın yanar. Dur, fincandan tabağına biraz döküp soğutayım madem.” diyor babaannem ve eğilip kahverengi çantasını kucağına alıyor. İçinden kâğıt peçeteye sarılmış fındıklı bir lokum ile kırmızı ambalajlı bir çikolata çıkarıyor. Hiç tereddüt etmeden ikisini de bana uzatıyor. Yonca şeklindeki kahve altlığını eline alıyor ve son bir kez daha üfleyip soğusun diye beklettiği bir yudumcuk kahveyi yavaş yavaş bana içiriyor. Fotoğraf karesindeki son sahne de bu oluyor.
O kadar çok terliyorum ki artık kıyafetlerim cildime yapışıp bedenimin bir parçası haline geliyor. Pencereyi açmak için tül perdeyi sağa doğru topladığım an erik ağacının yemyeşil dalları ile karşılaşıyorum. Arada cam olmazsa hani burun burunayız yine. Küçükken yaptığım gibi ilk ben bakmak istiyorum meyvelerinin tadına. Arıyorum, tarıyorum kulp mulp bulamıyorum etrafta. Onun yerine pencerenin köşesine bantlı bir fotoğrafa rastlıyorum. Yavaşça söküyorum yerinden. Görüntüler arka arkaya diziliyor hemen.
Siyah saçları başının arkasında sıkıca atkuyruğu yapılmış, küçük kız çocuğu çikolata kaplı dev bir pastanın önünde gözlerini kapatmış, dilek tutuyor. Mumları üflemek için telaşlanıp gözlerini hemen açınca annesi eğilip kulağına “Tek bir tane dilemek zorunda değilsin. Sonsuz dilek hakkın var. Hadi, tüm isteklerini sırala.” diye fısıldıyor. Bunun üzerine gözlerini bir daha kapıyor küçük kız ve Yaradan’dan sonsuza dek hep böyle sevilmeyi diliyor. Etraf öyle kalabalık ki tanıdığı, bildiği herkes orada… Geniş ailenin tamamı, aile fertlerinin dostları, arkadaşları, konu komşu… Kimse ölmemiş daha, herkes hayatta.
Misafirler sabırsızlanıp alkışlarıyla tempo tutmaya başlıyor. “Üfle, üfle, üfle…” Aynı anda çok uzaklardan, derinlerden bir yerlerden sürekli ismimi duyar gibi oluyorum. Evet evet, arka arkaya adım çağrılıyor. Bir yandan da bedenim sarsılıyor. “Mumlarımı üflemedim daha, rahat bırakın beni ama. Ciğerlerimi hava ile doldurdum. Yanaklarımı şişirdim. Hadi, izin verin, artık üfleyeyim.”
“Kızım, beni duyuyor musun diyorum sana?” Annemin sesi çınlıyor kulaklarımda. Gözlerim açılıveriyor kendiliğinden. Tuttuğum tüm nefesi tek seferde dışarı veriyorum, “Üfffffffffffffffff!” diye hemen. Üstüm, başım, çarşafım, yastığım her yer ter içinde. “Sürekli sayıkladın. Kâbus mu gördün?” diyerek alnımda birikenleri avucuyla siliyor annem. Diğer elinde tuttuğu yardım bardak suyu da ben cevap veremeden ağzıma dayıyor. “Böyle derin bir uykudan kolay kolay uyandırılmaz kimse. Yani öyle öğütler hep büyüklerimiz bize. İnsanın aklı gidermiş sonra. Ama sen nefes almayı bırakınca canı gideceğine, aklı gitsin dedim babana. Uyandırdım.” diye de açıklama yapıyor bana.
Gözlerindeki soru dolu bakışları yakalıyorum hemen. Aklım hâlâ başımda mı diye büyük bir endişe içerisinde, her hareketimi izliyor hem babam hem de annem. Vakit kaybetmeden yüzüme kocaman bir tebessüm yerleştiriyor ve sol gözümü kırpıyorum ben de, onlara cevaben.

