“UZAK TEPELER” ÜZERİNDEN JAPONYA’YA BİR BAKIŞ

-ADANA-
Kazuo Ishiguro’nun “Uzak Tepeler” romanının yapısı, Japonya’nın içinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız düşünülemez. Savaş, savaş sonrası yıkım, ekonomik buhranlar, insanların yerlerinden edilmeleri, göç, aidiyet sorunu ve geçmişe duyulan özlem romanın arka planında sürekli hissedilir. Özellikle Nagasaki’nin seçilmiş olması tesadüfi değildir. Atom bombasının ardından yeniden kurulmaya çalışılan bir şehirle, hayatlarını yeniden kurmaya çalışan insanların hikâyeleri iç içe geçer. Şehir değişir, insanlar değişir; fakat değişmek, geçmişin ortadan kalkması anlamına gelmez.
Romanın ana karakteri Etsuko’nun hikayesinde Ishiguro’nun kendi yaşamından da izler görmek mümkün. Ishiguro, Japonya’da doğar ancak beş yaşında ailesiyle İngiltere’ye gider. Kendisi de bir röportajında edebi açıdan büyük ölçüde “Batı geleneğinin” içinde yetiştiğini; Dostoyevski, Çehov, Charlotte Bronte ve Dickens gibi Batılı yazarlarla büyüdüğünü söyler.
Bu nedenle Ishiguro’nun Japonya’ya bakışı ne tamamen içeriden ne de tamamen dışarıdandır. Çocukluk hafızasının Japonya’sı ile İngiltere’de şekillenmiş edebi kimliği arasında bir yerde durur. Romanı okurken sorulması gereken sorulardan biri de belki budur: Bu hikâyeyi kim anlatıyor ve nereden bakarak anlatıyor?
Çünkü bu soru roman boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Etsuko, Saçiko’nun hikâyesini anlatır. İngilizler Keiko’nun ölümünü Japon kimliği üzerinden anlamlandırır. Ishiguro ise Japonya’yı yıllardır İngiltere’de yaşayan Japon kökenli bir yazar olarak anlatır. Hikâyeyi kimin anlattığı, hikâyenin neye dönüşeceğini de etkiler.
Romanın başlarında Etsuko’nun, Keiko’nun intiharından söz ederken söylediği bir cümle bu nedenle oldukça önemlidir. İngilizlerin, Japonların intihara yönelik içgüdüsel bir eğilimi olduğu fikrini sevdiklerinden söz eder. Etsuko’nun hemen ardından yaptığı itiraz daha da önemlidir: Böyle düşünüldüğünde başka açıklamalara gerek kalmaz.
Kitabı okurken Japonya’daki intihar oranlarını savaş, ekonomik krizler, toplumsal görev anlayışı ve kültürel yapı üzerinden değerlendirmek mümkün görünür. Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında bunu yalnızca “Japon kültürü” ile açıklamanın ne kadar sorunlu olduğu ortaya çıkar. Japonya’da savaş sonrasındaki otuz üç yılı inceleyen bir çalışma, intihar oranlarının ekonomik refah dönemlerinde düştüğünü, ekonomik gerileme çevresinde ise yükseldiğini ve sosyoekonomik koşullarla ilişkili olduğunu gösterir. 1953-1986 dönemini inceleyen başka bir araştırma da işsizlik, iş gücü yapısı, boşanma ve ekonomik dönüşüm gibi değişkenlerle intihar oranları arasında dönemlere göre değişen ilişkiler bulur.
Dolayısıyla Keiko’nun ölümünü “Japonların intihara eğilimli olması” gibi kültürel bir özcülükle açıklamak, aslında onun hikâyesini anlatmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Göçünü, yalnızlığını, aidiyetsizliğini, annesiyle ilişkisini, İngiltere’deki hayatını ve kendi kişisel dünyasını araştırmak yerine tek bir kimlik açıklamasına sığınmak çok daha kolaydır.
Burada Toni Morrison’ın “Sevilen” romanındaki bir cümle hatırlanabilir: “Tanımlar tanımlananlara değil, tanımlayanlara aittir.” Morrison bu düşünceyi kölelik ve iktidar ilişkileri içinde dile getirir; ancak bağlam değişse de cümlenin taşıdığı düşünsel kuvvet burada da geçerliliğini korur.
Belki İngilizlerin Japon intiharına ilişkin tanımlaması Japonlardan çok, İngilizlerin Japonya’ya nasıl baktığını anlatıyordur. Ve yine aynı soruya dönülür: Kim kimi tanımlıyor? Kimin hikâyesini kim anlatıyor?
Bu soru Etsuko ile Saçiko arasındaki ilişkiye geldiğimizde daha da önemli hale gelir.
Roman ilerledikçe Saçiko’nun gerçekten yalnızca Etsuko’nun geçmişinde tanıdığı bir kadın olup olmadığı belirsizleşir. Saçiko ile Etsuko’yu birebir aynı kişi ilan etmek doğru olmaz; roman bunu kesinleştirmez. Fakat Saçiko, Etsuko’nun kendisine bakabilmek için yarattığı bir ayna, bir ikinci benlik ya da en azından psikolojik bir mesafe olarak okunabilir.
Saçiko’nun anneliği özellikle dikkat çekicidir. Mariko’yla ilişkisi çoğu zaman ihmalkâr görünür. Kendi geleceğine, Frank’e, Amerika’ya ve başka bir hayat ihtimaline öylesine tutunur ki kızının ne hissettiği zaman zaman geri planda kalır. Etsuko’nun Saçiko’yu anlatırken onun anneliğine yönelttiği eleştiriler giderek Etsuko’nun kendisine sorduğu bir soruya dönüşür: Ben kendi çocuğum için elimden geleni yaptım mı?
Belki Saçiko, bu soruyu doğrudan kendisine yöneltemeyen Etsuko’nun dolaylı yüzleşme alanıdır.
Çünkü bir başkasını yargılamak kendimizi yargılamaktan daha kolaydır. Bir başkasına “Çocuğunu neden düşünmedin?”, “Neden bütün umudunu başka bir ülkede kuracağın hayata bağladın?”, “Kendi kurtuluşunu ararken çocuğunun ne istediğini yeterince düşündün mü?” diye sorabiliriz. Fakat aynı sorular kendimize döndüğünde ağırlıkları değişir.
İlginç olan, bir başkasını yargılamanın kolay olduğu kadar onu savunmanın da kolaylaşabilmesidir. Saçiko’nun içinde bulunduğu koşulları, sıkışmışlığını, başka bir hayat istemesini ve kurtulma arzusunu anlattıkça Etsuko yalnızca Saçiko’yu açıklamıyor, aynı zamanda kendi kararlarının da anlaşılabileceği bir hikâye kurduğu görülüyor.
Bu yüzden Saçiko anlatımında yargılama ile savunma sürekli birbirine karışır. Etsuko sanki aynı anda savcı, sanık ve savunma avukatı gibidir. Fakat bütün bunları “ben” diyerek yapmak yerine başka bir kadının hikâyesi üzerinden gerçekleştirir.
Burada belleğin nasıl çalıştığı da önemlidir. Psikolojide bellek, geçmişin değişmeden saklandığı bir kayıt cihazı olarak görülmez. Hatırlamak, aynı zamanda yeniden kurmaktır. İnsan geçmişte yaşanan bir olayı bugünkü bilgisi, duyguları ve deneyimleriyle yeniden anlamlandırabilir.
Bu yüzden “Uzak Tepeler” yalnızca geçmişi hatırlayan bir kadının hikâyesi değil, insanın geçmişini nasıl hatırladığı üzerine kurulmuş bir roman olarak da okunabilir.
Nagasaki’yi hatırlayan Etsuko artık Nagasaki’deki genç Etsuko değildir. İngiltere’de yaşamış, yıllar geçirmiş ve en önemlisi Keiko’nun ölümünü öğrenmiş bir kadındır. Dolayısıyla geçmişine döndüğünde yanında bugünkü bilgisini de götürür. Keiko’nun sonunu bilen Etsuko, o sonu henüz bilmeyen genç Etsuko’nun kararlarını yeniden yargılar.
Burada psikolojide “sonradan bilme yanlılığı” olarak adlandırılan durum devreye girer. Bir olayın sonucunu öğrendikten sonra geçmişe baktığımızda, o sonucun başlangıçta olduğundan daha öngörülebilir olduğunu düşünme eğiliminde olabiliriz.
Etsuko İngiltere’ye gitmeye karar verdiğinde Keiko’nun geleceğinde ne olduğunu bilmiyordu.
Karar almak, daha en başından sorumluluğu göğüslemek ve ihtimallere yüreğini açmaktır. Bir karar verirken yalnızca bir yol seçmeyiz; diğer bütün yolların gerçekleşmeme ihtimalini de kabul ederiz. Fakat hiçbirimiz karar anında geleceğin bilgisine sahip değiliz.
Bir kararın iyi sonuçlanma ihtimaliyle kötü sonuçlanma ihtimali, henüz karar anındayken geleceğe ait olasılıklardır. Sonuç gerçekleştikten sonra ise bu denge zihnimizde bozulur. İyi sonuçlanan bir kararın ardından geçmişteki kendimizi aynı sertlikle sorgulamazken kötü bir sonuç ortaya çıktığında sanki o sonucu önceden görebilmemiz gerekirmiş gibi geçmişteki kendimizi yargılamaya başlayabiliriz. Oysa her iki durumda da karar, geleceğin henüz bilinmediği aynı belirsizlik içinde verilmiştir. Sonucun iyi olması geçmişteki insanı daha bilge, kötü olması ise daha kusurlu yapmaz. Değişen, karar anındaki bilgi değil; bugünden geçmişe bakan kişinin artık sonucu biliyor olmasıdır.
Belki vicdanın en büyük yanılgılarından biri de budur: Sonucu bilmenin verdiği üstünlüğü, geçmişteki kendimizin de sahip olması gereken bir bilgiymiş gibi kullanmak.
Etsuko’nun vicdan muhasebesinin çözülememesinin nedenlerinden biri de burada aranabilir. Bugünkü Etsuko sonucu biliyor; geçmişteki Etsuko ise yalnızca ihtimalleri biliyordu.
Ve insan yalnızca yaptığı seçimin sonuçlarıyla değil, gerçekleşmemiş bütün diğer ihtimallerle de yaşamaya devam eder.
Buna biraz da “yaşanmamış hayata övgü” denebilir.
Çünkü yaşadığımız hayatı bütün kusurlarıyla biliriz. Nerede incindiğimizi, hangi kararın neye mal olduğunu, hangi ilişkinin kırıldığını, hangi günün kötü geçtiğini biliriz. Fakat seçmediğimiz hayatı bilmeyiz. Bu nedenle onun acıları yoktur; çünkü hiç yaşanmamıştır. Yaraları yoktur, yanlış kararları yoktur, kayıpları yoktur. Onu yalnızca hayal ederiz ve hayal ettiğimiz için de kolaylıkla kusursuzlaştırabiliriz.
Psikolojide “karşıolgusal düşünme” üzerine yapılan çalışmalar da insanların özellikle olumsuz sonuçların ardından “Başka türlü olsaydı ne olurdu?” biçiminde alternatif geçmişler ürettiğini gösterir. Bu düşünceler bazen öğrenmeye yardımcı olsa da gerçekleşen hayat ile gerçekleşmemiş ihtimal arasındaki karşılaştırma olumsuz duyguları da güçlendirebilir.
Etsuko da “İngiltere’ye gitmeseydik Keiko nasıl olurdu?” sorusunun cevabını hiçbir zaman bilemez.
Belki daha mutlu olurdu.
Belki olmazdı.
Fakat yaşanmamış hayatın en büyük ayrıcalığı tam da budur: Hiçbir zaman yanlışlanamaz.
Gerçek hayat yaşandığı için kusurludur; yaşanmamış hayat ise yalnızca ihtimal olduğu için kusursuz kalabilir.
Bu nedenle insan bazen kaybettiği bir hayatın değil, hiç yaşanmamış bir ihtimalin yasını tutar.
Belki “uzak tepeler” imgesi de bu yüzden giderek başka bir anlam kazanır. Uzakta gördüğümüz tepelerin yalnızca siluetini görürüz; çukurlarını, taşlarını, yarıklarını, çıkılması zor yamaçlarını göremeyiz. Yaşamadığımız hayatlar da biraz böyledir. Uzaktan güzel görünürler çünkü içlerinde hiç yaşamamışızdır.
Romanın başka bir imgesi ise bunun tam tersini yapar: halat.
Etsuko’nun Mariko’yu aradığı sahnede elindeki halatın çocuğu korkutması, Keiko’nun daha sonra kendisini asarak ölmesi düşünüldüğünde geriye dönük olarak ürpertici bir anlam kazanır. Bunu “Halat kesin olarak Keiko’yu temsil ediyor” şeklinde okumak doğru olmaz. Fakat ölüm, su, karanlık, korku ve halat gibi imgelerin Etsuko’nun anlatımında tekrar tekrar ortaya çıkması dikkat çekicidir.
Belki Etsuko, Keiko hakkında doğrudan konuşmaktan kaçınabiliyor ama hafızası aynı şeyi imgeler aracılığıyla yapamıyordur. Sözcüklerle susturulan geçmiş, başka görüntülerden anlatının içine sızar.
Halatın başka bir anlamı daha olabilir: bağ.
Halat yalnızca öldüren bir nesne değildir; tutar, birleştirir, birbirinden uzaklaşan şeyler arasında bağ kurar. Etsuko fiziksel olarak Japonya’dan ayrılmış, İngiltere’de yeni bir hayat kurmuştur. Fakat geçmişiyle arasındaki bağ hiçbir zaman tamamen kopmamıştır. Keiko’nun ölümü bu bağı koparmak yerine belki daha da sıkılaştırmıştır.
Bu açıdan “uzak tepeler” ile “halat” birbirinin karşıtı gibi görünür. Uzak tepeler, yaşayamadığımız ve uzaktan idealize ettiğimiz hayata; halat ise geride bıraktığımızı düşündüğümüz halde bizi hâlâ kendisine bağlayan geçmişe dönüşür.
Bu geçmişin en önemli mekânlarından biri de Nagasaki’dir.
İnsanla yaşadığı yer arasındaki ilişki yalnızca fiziksel değildir. Zaman içinde şehir, mekân ve insan birbirine karışır; insan yaşadığı yere kendi hikâyesinden bir şeyler bırakırken o yer de insanın hafızasına ve kimliğine yerleşir. Sokaklar, evler, manzaralar, hatta artık var olmayan mekânlar bile kişisel geçmişin taşıyıcısına dönüşebilir.
Nagasaki yeniden kurulur. Yeni binalar yapılır, savaşın yıkıntıları kaldırılır ve hayat devam eder. Fakat yeniden inşa edilmiş bir şehir, geçmişi silinmiş bir şehir değildir.
Etsuko da İngiltere’de kendisine yeni bir hayat kurar. Fakat yeni bir hayat kurmak eski hayatın ortadan kalkması anlamına gelmez.
Nagasaki ile Etsuko arasında bu nedenle güçlü bir paralellik vardır. Nagasaki yeniden kurulur; Etsuko da yeniden kurulur. İkisinin de yeni biçiminin altında eski halinin izleri yaşamaya devam eder.
Etsuko’nun bedeni İngiltere’de olsa bile hafızasının önemli bir bölümü hâlâ Nagasaki’de dolaşır.
Romanın tarihsel boyutunda da aynı eski-yeni gerilimi görülür. Özellikle Jiro’nun babası Ogata-san üzerinden savaş öncesi ve savaş sonrası Japonya arasındaki değer çatışması görünür hale gelir. Ogata-san’ın eğitim ve demokrasi üzerine yaptığı tartışmalar bu nedenle romanın önemli katmanlarından biridir.
Savaş öncesi Japon eğitim sistemi imparatorluk düzeni, görev, itaat ve milliyetçilikle güçlü bağlar taşır. Savaşın ardından Japonya’da eğitim sistemi kapsamlı biçimde değiştirilir. Savaş sonrası eğitim reformu, yeni ve demokratik Japonya’nın kurulmasının temel araçlarından biri olarak görülür. Eğitim hakkı, fırsat eşitliği, karma eğitim ve daha uzun süreli zorunlu eğitim gibi ilkeler güçlendirilir. Reformlarda Amerikan işgal yönetiminin ciddi etkisi bulunmakla birlikte Japon eğitimciler ve reform kurulları da sürecin parçasıdır.
Burada önemli bir demokratikleşme hareketi vardır. Eğitim, militarist ve aşırı milliyetçi düşüncenin yeniden üretilmesinin aracı olmaktan çıkarılmaya ve daha demokratik bir toplumun kurulmasının araçlarından biri haline getirilmeye çalışılır.
Fakat Ogata-san açısından bu değişim yalnızca demokratikleşme değildir. Onun gözünde eski Japonya’nın görev, aile, otorite ve toplumsal sorumluluk anlayışının da çözülmesidir. Bir kuşağın özgürleşme olarak gördüğü şeyi başka bir kuşak kayıp olarak yaşayabilir.
Ishiguro burada Ogata-san’ı tamamen haklı çıkarmaz. Çünkü eski düzenin sorgulamayı engelleyen, milliyetçiliği ve itaati güçlendiren yönleri de ortada durur. Roman “Eski Japonya iyiydi, Amerika onu bozdu” demez. Daha rahatsız edici bir soru sorar: Değişim ne zaman özgürleşmedir ve ne zaman kayıptır?
Ve bu eğitim tartışması ister istemez bugüne uzanır.
Çünkü eğitim hiçbir zaman yalnızca çocuklara bilgi aktaran tarafsız bir kurum değildir. Eğitim aynı zamanda toplumsallaştırır. Neyin değerli olduğunu, hangi bilginin önemli sayıldığını, otoriteyle nasıl ilişki kurulacağını, nasıl bir yurttaş olunacağını ve hangi ortak anlatıların gelecek kuşaklara taşınacağını da etkiler.
Dolayısıyla eğitim ile siyaset arasındaki ilişki görmezden gelinemez.
Japonya örneğinin gösterdiği en önemli şeylerden biri eğitimin toplumu dönüştürme gücünün iki yönde de kullanılabilecek olmasıdır. Eğitim yoluyla sorgulayan, araştıran, otorite karşısında kendi aklını kullanabilen ve gerektiğinde düzene itiraz edebilen insanlar yetiştirmek mümkünse bunun tersi de mümkündür.
Sorgulamaya alışmamış, hazır cevaplarla yetinen, kendisine sunulan düzeni doğal ve değişmez kabul eden bireylerden oluşan bir toplumun yönetilmesi daha kolaydır.
İşte eğitim kurumu ile siyaset kurumu arasındaki ilişki tam burada önem kazanır: Eğitim, bireye içinde yaşadığı siyasal ve toplumsal düzeni sorgulayabileceği düşünsel araçları mı veriyor; yoksa o düzenin kendisini yeniden üretmesinin araçlarından birine mi dönüşüyor?
Bu soru günümüz Türkiye’sinden bağımsız düşünülemez.
Burada eleştiriyi yalnızca müfredatta hangi konuların bulunduğu üzerinden kurmak yeterli değildir. Çünkü bir eğitim programına “eleştirel düşünme”, “sorgulama”, “demokrasi” ya da “özgür düşünce” yazılması, bunların eğitim pratiğinde gerçekten var olduğunu tek başına kanıtlamaz.
Asıl soru öğrencinin gerçekten neyi sorgulayabildiğidir.
Çünkü gerçek anlamda eleştirel düşünme, öğrencinin yalnızca kendisine sorgulaması için izin verilen meseleleri sorgulaması değildir. Öğrenci öğretmenini, ders kitabını, toplumun genel kabullerini, kendisine aktarılan değerleri, kurumları ve gerektiğinde eğitim sisteminin kendisini de sorgulayabilmelidir.
Bir eğitim sistemi öğrenciden eleştirel düşünmesini istiyorsa öğrencinin varacağı sonucun başlangıçta öngörülenden farklı olabileceğini de kabul etmek zorundadır.
Aksi halde “sorgulama” kelimesi kalır ama sorgulamanın kendisi giderek daralabilir.
Bu nedenle eğitim sistemlerinin sürekli değiştirilmesini yalnızca pedagojik bir mesele olarak görmek yeterli değildir. Her eğitim anlayışının arkasında açık ya da örtük biçimde bir insan ve toplum tasavvuru vardır. Buradaki kritik mesele değerlerin eğitimde bulunması değildir; hiçbir eğitim bütünüyle değerden bağımsız değildir. Asıl mesele, değer aktarımının öğrencinin o değerleri sorgulama, tartışma ve gerekçelendirme hakkının önüne geçip geçmediğidir.
Belki de Ogata-san’ın yıllar önce “demokrasi” kelimesi üzerinden yürüttüğü tartışmanın bugün düşündürdüğü şey budur. Bir ülkenin müfredatında demokrasi yazabilir; asıl mesele öğrencinin demokratik bir düşünme deneyimi yaşayıp yaşamadığıdır. Müfredatta eleştirel düşünme yazabilir; asıl mesele öğrencinin gerçekten eleştirebildiği alanın nerede başlayıp nerede bittiğidir.
Çünkü eğitim ile yönetim arasındaki ilişkiye bakıldığında en önemli soru şudur: Eğitim, yönetilmesi kolay insanlar mı yetiştiriyor; yoksa gerektiğinde kendilerini yönetenleri de sorgulayabilecek yurttaşlar mı?
Belki savaş sonrası Japonya’nın yaşadığı dönüşümle Etsuko’nun kişisel hikâyesinin birbirine bu kadar benzemesinin nedenlerinden biri de budur. Japonya eski dünyasından uzaklaşıp kendisine yeni bir toplumsal düzen kurmaya çalışırken Etsuko da Japonya’dan ayrılıp kendisine başka bir hayat kurmaya çalışır.
İkisinde de yeni olan bir imkân sunar.
İkisinde de geride bırakılmak istenen bir geçmiş vardır.
Ve ikisinde de değişimin bir bedeli vardır.
Bir insan için kurtuluş anlamına gelen bir karar, başka biri için köklerinden koparılmak anlamına gelebilir.
Bu düşünce bizi yeniden Keiko’ya ve Niki’ye götürür.
Niki, romanda karşıtlık oluşturan bir karakter olarak konumlandırılmış gibidir. Etsuko geçmişe dönük yaşarken Niki bugüne ve geleceğe dönüktür. Etsuko’nun zihni sürekli Nagasaki’ye giderken Niki’nin hayatı İngiltere’de köklenmiştir. Keiko giderek kendi içine kapanırken Niki daha bağımsız ve dış dünyayla ilişki kurabilen bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Bu iki kız kardeş, Etsuko’nun verdiği aynı büyük kararın iki farklı ihtimalini gösteriyor olabilir.
İngiltere Keiko için aidiyetsizlik, yalnızlık ve köklerinden kopuşla ilişkilendirilirken Niki için yaşadığı ve ait olduğu dünyadır. Birinin ait olamadığı yere diğeri zaten aittir.
Bu nedenle Niki’nin varlığı Etsuko’nun kendisine yönelttiği suçlamayı da karmaşıklaştırır. Çünkü İngiltere’ye gitme kararının sonucunu yalnızca Keiko üzerinden okursak karar kaçınılmaz biçimde felaket gibi görünür. Oysa aynı hayatın içinde Niki de vardır. Aynı göç, aynı aile ve aynı tarihsel kırılma iki çocuk tarafından tamamen farklı biçimlerde yaşanabilir.
Belki Niki’nin romandaki en önemli işlevlerinden biri de budur: geçmişe tek bir sonuç üzerinden hüküm vermemizi engellemek.
Niki aynı zamanda Etsuko’nun geçmişinin dinleyicisidir; fakat o geçmişi bütünüyle devralamaz. Nagasaki’yi yaşamamıştır. Etsuko’nun savaş sonrasındaki Japonya’sını, oradaki evleri, sokakları ve insanları yalnızca annesinin anlattığı kadar bilebilir. İnsan geçmişini anlatabilir ama yaşadığı deneyimi başka birine bütünüyle aktaramaz.
Bir bakıma Keiko ölüm ve geri çekilme yönünü, Niki ise yaşamaya devam etme ihtimalini taşır. Etsuko geçmişe dönüyorsa Niki şimdiye döner. Etsuko’nun temel hareketi hatırlamaksa Niki’ninki devam etmektir.
Belki romanın en acı tarafı da burada belirir.
Etsuko geçmişi değiştiremez fakat geçmişe verdiği anlamı değiştirmeye devam eder.
Saçiko’yu anlatır.
Mariko’yu anlatır.
Nagasaki’yi anlatır.
İngiltere’yi düşünür.
Keiko’dan doğrudan söz etmekte zorlanır.
Ve bütün bu hikâyelerin arasında aslında sürekli kendisine döner.
Saçiko gerçekten Etsuko mudur, Mariko gerçekten Keiko’nun yansıması mıdır, halat gerçekten Keiko’nun ölümünün simgesi midir? Bunların hiçbirinden emin olamayız. Zaten romanın bizden istediği de bu kesinliği bulmak olmayabilir.
Belki asıl soru şudur: İnsan kendisiyle doğrudan yüzleşemediğinde kendi hikâyesini ne kadar değiştirmek zorunda kalır?
Etsuko kendisinden uzaklaşabilmek için Saçiko’yu anlatırken aslında sürekli kendisine yaklaşıyor olabilir. Onu yargıladıkça kendisini yargılar, onu anlamaya çalıştıkça kendisini anlamaya çalışır, onu savundukça kendi geçmişine bir savunma hazırlar.
Bazen insan geçmişini değiştirdiği için yanlış hatırlamaz; onunla yaşayabilmek için yeniden anlatır.
Ve belki geçmişin kendisi, yıllar sonra ona baktığımızda düşündüğümüz kadar acımasız değildir. Asıl acımasızlık, bugün bildiklerimizi geçmişteki halimizin de bilmesi gerektiğini düşünerek kendimize verdiğimiz hükümde saklıdır.
Çünkü o günkü Etsuko bugünkü Etsuko değildi.
Keiko’nun sonunu bilmiyordu.
Seçmediği hayatın daha iyi olup olmayacağını bilmiyordu.
Yalnızca önünde duran ihtimaller arasından birini seçti.
İnsanın geçmişiyle barışması, yaptığı her şeyi doğru ilan etmesi değildir. Verdiği kararların sorumluluğunu taşırken o kararları veren insanın henüz geleceği bilmediğini de kabul edebilmesidir.
Bu yüzden “Uzak Tepeler”in sonunda geriye suçtan çok daha zor bir mesele kalır: insanın geçmişteki kendisine gösterebildiği merhamet.
Etsuko’nun asıl mücadelesinin geçmişi hatırlamakla değil, hatırladığı geçmişle yaşayabilmekle ilgili olduğunu düşünüyorum.
“Bugün geriye dönüp baktığında apaçık görünen şeyi o zaman öngöremediğin için kendini affet.” – Judy Belmont
KAYNAKÇA:
– Ishiguro, Kazuo. Uzak Tepeler. Çev. Pınar Besen. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012.
– Morrison, Toni. Sevilen.
– Yapı Kredi Yayınları. “Kazuo Ishiguro”. Yazar biyografisi. www.yapikrediyayinlari.com.tr
– Yapı Kredi Yayınları. “Uzak Tepeler – Kazuo Ishiguro”. Kitap tanıtım ve yayın bilgileri. www.yapikrediyayinlari.com.tr
– Koyama, Kenichi ve Mustafa Özcan. “Japonya’da 21. Yüzyılın Eğitimi”. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. DergiPark.
– Japonya Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı (MEXT). “Savaş Sonrası Eğitim Reformları”.
– Araki, Shunichi ve Katsuyuki Murata. Japonya’daki intihar oranları ile sosyoekonomik koşullar arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar. PubMed ve akademik dergi kayıtları.
– Motohashi, Y. Japonya’da 1953-1986 yılları arasındaki intihar eğilimleri ve sosyoekonomik etkenler üzerine çalışma. PubMed.
– Fischhoff, Baruch. “Sonradan Bilme Yanlılığı” üzerine çalışma.
– Roese, Neal J. “Karşıolgusal Düşünme” üzerine çalışma.


Çok başarılı ve çok güzel anlatılmış, elinize sağlık…