YOLLAR VE 2 EKİM ŞEBNEM FERAH ANKARA KONSERİ İZLENİMLERİ

-ANKARA-
Birçok felsefi öğreti yaşamın bir yol, insan ömrününse bir yolculuk olduğunu söyler. İnsanın bu yolculuğunda ona eşlik eden en sadık yoldaşlarından birinin sanat ve sanat eserlerini ortaya koyan sanatçılar olduğunu düşünüyorum. Şebnem Ferah da benim için öyle. Ferah’ın sesini, benim jenerasyonumdan olan çoğu arkadaşım gibi ben de ilk kez yoğun bir şekilde “Perdeler” albümü ve onun yıldızı Sigara’yla duydum. 2001’de, sanırım okulun öğle arasında bir arkadaşımla bakkala gittiğimizde, bakkalın otuz yedi ekran tüplü televizyonunda garip bir şeyler dönüyordu. O video klip, görsellere boğulduğumuz şu günlerde bile bana hâlâ fazlasıyla orijinal görünür. Tıpkı şarkının sözlerinin beni hâlâ, zihnimin soyut yanının henüz tam gelişmemiş günlerinde etkilediği gibi. O yıllardan sonra ülkenin müziğe dair gündeminden de benim kulaklarımdan da pek düşmedi Şebnem Ferah. “Kelimeler Yetse”, belli ki büyük bir olaydı ama yaş haddinden pek de algılayamamıştık. İki yıl sonra gelen “Can Kırıkları” ise ıskalanacak gibi değildi. Sadece aynı adlı şarkı bile beni tek başına üniversite yıllarıma bağlamaya yetmiştir. 2008’de yapılan Malatya İnönü Üniversitesi Bahar Şenlikleri’ndeki konser hariç… Evet, tanık olmama rağmen on sekiz yıl önce benim de önden çıkan sanatçının en bıçkın yıllarındaki Hayko Cepkin’in olduğu –ki kefeni simgeleyen bembeyaz kostümlerle çıkıp birden onların yırtılmasıyla ortalık kıpkırmızı olmuştu– ve sonrasında Türk müziğindeki yerini iyice sağlamlaştırmış Şebnem Ferah’ın sahne aldığı Malatya’da üniversite bahar şenliğine inanasım gelmiyor. Metin Türkcan’ın tek eliyle sololar attığı ve konser alanından son şarkıyı beklemeden çıktığımızda, ardımızdan Ben Şarkımı Söylerken’i duyduğumuzda arkadaşım Ersen’in, “Oğlum, en güzel şarkıda çıktık.” demesi hâlâ hatırımda.
Sonraki yıl, hayatımın birkaç ay öncesine kadar olan Adana yolculuğu kısmında da yalnız bırakmadı Ferah beni. Üniversitenin kafesinde sevgili Bekir Hoca’mla Yalnız’ın sözleri üzerine konuştuğumuzu hatırlıyorum. “Benim Adım Orman”ın turnesinde gittiğim 2009 Hilton Oteli otoparkındaki konseri de. Daha sonra Çukurova Üniversitesi’ndeki bahar şenliklerine iki kez geldi Ferah. Her iki konser de tek kelimeyle muhteşemdi. Gece göğüne yükselen Fırtına melodisini ve konser öncesinde Zombie (r.i.p. Dolores) çalınca nasıl çıldırdığımızı unutmuyorum. Ardından, 2016 Küçükçiftlik Park Scorpions konserinde ön sanatçı olarak izledik onu. Zaman kısıtlı olduğundan şarkıların ikinci ‘verse’lerini çalamıyoruz, demişti. Son kez de 2017’de yine Çukurova Üniversitesi’nde seyrettim Ferah’ı. Metin Türkcan değişikliği her ne kadar üzse de –onun ayrılışının sahne enerjisini düşürdüğü dün de gün gibi açıktı– o konserden sonra, dokuz sene boyunca bir Şebnem Ferah konserine gidemeyeceğimi bilmiyordum herkes gibi.

Gelelim 2 Ekim akşamına. Yıllardır küçük veya büyük çaptaki birçok konser organizasyonuna katılan, o organizasyonları gözlemleyen bir dinleyici olarak sonda söyleyeceklerimi baştan söylemek niyetindeyim. Dâhil olan sanatçıların değerinden bağımsız olarak ifade etmek isterim ki bu ‘Beş yüz yıl aradan sonra dönüyor’ safsatalarının yaramadığı ya da bu sloganın altında ezilen tek bir zümre var: müzik dinleyicisi! Şebnem Ferah özelinde konuşmak gerekirse de altı yıl ‘kendisine çekilmiş’ bir sanatçının sahnelere dönüşünü koz olarak kullanıp kötü organizasyonlar ve fahiş bilet fiyatlarıyla dinleyici ‘silkeleme’ye çalışmanın etiği tartışmaya çok açık bir konu. Şu an dünya üzerinde aktif müzik yapan birçok kült sanatçı veya grubun albümlerinin arasına sekiz-on seneleri koyduğunu biliyoruz ve onların dinleyicilerine sunduğu şartları da. Bilet fiyatlarına malum şartlardan dolayı zaten alıştık veya alıştırıldık fakat elli bin küsur insanı konser alanı olmayan bir alana toplamak niyetiniz varsa biraz hazırlık yapmanız gerekmez mi? İnsanları, ellerinde megafon tutan görevlilerle, ‘Hadi arkadaşlar, biraz hızlanalım, bakın kapıları kapatacağız’ diyerek azarlatmak kimin fikriydi acaba? Hele ki o insanlar Ankara’nın ayazında trafikten dolayı konser saatine yetişemeyeceğini düşünüp birkaç kilometrelik yolu taksilerden vs. inip yürümeye çalışırken. Konser alanına dev ekranlar serpiştirip ‘Alın bunları, zaten sahneyi göremeyeceksiniz, idare edin’ mesajıysa cabası. On binlerce kişiyi kaldıramayacağı zaten belli olan çim bir alan, çim alanın beton bir zemine ‘güzel’ bir engebeyle bağlandığı başka bir alan ve uzakta karaltı halinde görün(mey)en bir sahne. Şefim, biraz da arka taraflarda yeterli olmayan ses ekler misin? Ne demek, hemen! Hadi taksi yolculuğu ve yarım saate yakın yürümeyle iki saate yakın zaman israfı –unutmadan, burası İstanbul değil ve gelen kitlenin yaşadığı yer konser alanına hiç uzak değil–, hadi kapılara doğru izdiham ve megafon sesleri, hadi konser alanı olmayan bir alan – bu kadar negatifliğe verilen bilet parası çık aklımdan… Bu kadar zorluğun sonunda insan, haliyle, bari konser güzel geçse, diyor. Ama olur mu! Ses, ses diye bağırmak zorundasınız. Bu ses sorunu bana bir dejavu yaşatmıyor değil. Mor ve Ötesi’nin İnönü Stadyumu konseri. Neyse ki bu bir stat konseri değildi de sesimizi az çok sahneye kadar duyurabildik, ara sıra da olsa Aykan İlkan ‘kick’leriyle Buket Doran baslarını hissedebildik.
Ve konser… Anka kuşu görselinin görünmesinin ardından (Ferah bunu boynuna dövme de yaptırmış) giren Aykan İlkan’ın Çakıl Taşları’ndan tanıdığımız davul solosu ve ardından başlayan şarkı biraz arkalarda olan dinleyici bölümünü ne yazık ki konser açılışı heyecanına kavuşturamadı. Burada şunu belirtmek gerekiyor, bu durumun nedeni grubun ‘sound’u değil de ses seviyesinin yeterli olmamasıydı. Kaldı ki Ferah ve grubunun ne kadar formda olduğu aşikârdı. Yılların eskitemediği o müthiş sesi ve samimiyetiyle bütün olumsuzluklara rağmen bir buçuk saatlik bir müzik ziyafeti sunmayı başardı Şebnem Ferah ve arkadaşları. Klavye ve piyanoda Ozan Tügen, basgitarda Buket Doran, yan flütte Serdar Barçın, gitarda Barış Manisa ve geri vokaliyle bildiğimiz Ceren Tügen Akdeniz’den oluşan grup yılların özlemini almadı değil. Çakıl Taşları’yla başlayıp genel itibariyle son albümden ilk albüme bir zaman yolculuğu şeklinde seyreden konser Can Kırıkları ve Yalnız’la ilerlerken vokal, grup, ışık ve görsellerin uyumunun dikkat çektiğini söylemek gerek. Bunun yanında bu iki şarkının ve Fırtına’nın ikinci ‘verse’lerinin çalınmadığını da –muhtemelen daha fazla şarkı çalabilmek için– belirteyim. Yine de şarkılar o kadar büyük ki pek de bir şey kaybetmediler bu durumdan dolayı.
Ve Serdar Barçın’ın yan flütüyle Barış Manisa’nın berrak gitar tonu eşliğinde Sigara… Yirmi beş yıl sonra yeniden, bu kez Ankara’da. “… İyi dostlar biriktirdim, hepsi ailem oldu / küçük bir aşk yetiştirdim, düzene yenik düştü / ben sigara dumanının altında yana yana en sonunda kül oldum / sen kibritin hiç yanmayan ucunda birinin hayatından geçmiş oldun” dizeleri pek de yenik düşecek gibi değil zamana. Bu esere bağlanan bas, davul ve flüt ‘jam’iyse gecede yankılanan bir diğer güzel an oldu. Barçın’ın notaları Sil Baştan’la başkent göğünde çınlamaya devam ettikten sonra Ferah; Pentagram ve Mor Ötesi’nin de ‘kanat forveti’ Ozan Tügen’i klavyeden piyanoya davet ediyordu. Tügen ve Ferah duosuyla devam eden ve gecenin zirvesinde yer alan müzik ziyafeti, Yağmurlar ve Deli Kızım Uyan’la birlikte Ateşe Yakın’ı sundu. Tam Artık Kısa Cümleler Kuruyorum’dan bir şarkı –bugün çokça çalınırdı çünkü– çalınmadı derken Ferah’ın gece atmosferine en çok yakıştığını düşündüğüm Fırtına’sının ilk notaları gecede yankılanınca bu düşünce silinip gitti çoktan. Sonrasında başlayan Bu Aşk Fazla Sana ile konser bitti diye düşünürken Hoşça Kal’ın devreye girmesi şarkı her ne kadar ‘kırıcı’ olsa da güzel bir sürpriz olmadı değil.
Yıllar sonra bir Şebnem Ferah konserine gitmek her şeye rağmen pozitif hissettirse de müzik dinleyicisinin iyi müziğe ulaşmak için maddi-manevi bu kadar zahmete katlanmak zorunda olması fazlasıyla düşündürücü ve maalesef ülkenin içinde bulunduğu sosyoekonomik durumun da bir özeti. İyi müziğe daha rahat ulaşabilmek ve organizatörlerin açgözlülüğünün bir nebze de olsa azalması dileğiyle.



