14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DOSYA 

MAVİ HIRKA


Yerinde duramayan, gökyüzüne çıkmak için merdiven arayan bulutlar, çocuk bulutlardır. Onlara ayak uydurmak için kâh kümülüs kâh nimbus olansa anneleri…

O sabah Beyaz Bulut’la karşılaşmasaydım, yolculuk başka türlü geçecekti. Yolculuk dedimse de kıvrılıp giden yollarda, ara durakları olan ihtiyaç molalı, otobüs yolculuğu değil. Hani o birbirinin sırtını sıvazlayan darıların, güneşin gözünü kamaştıramadığı günebakanların içinden hızla geçen araba yolculuğu da değil. Simsiyah bir gecenin içinde kalbi yerinden çıkacakmış gibi tekleyip tekrar yola devam eden tren yolculuğu hiç değil.

Yolcu için yol özlemi, pencereyi döven bir yel, bacadan koyum koyum tüten duman olduysa vakit gelmiştir. Yaş olup akası, Hümâ olup uçası gelir.

Uçmaya alışkın olanın, kanadı açık, hedefi hazırdır derler. Gözlerimi kapatmaya, kat kat yükselmeye, uçak burnunu menzile uygun düzlüğe getirdiğinde çantamdan kitabımı çıkarıp okumaya hazırdım.

Bitirmek üzereydim. Ayraç; çocuk sahibi olmak istemeyen genç kadının,

Öyleyse hayattan ne istiyorsun? Sorusunda asılı duruyordu. Okumanın en heyecanlı yerinde kim bilir ne için ara vermek zorunda kalmıştım… Tam da düğümün çözülmesine ramak kala aklımı çelen ne olmuştu acaba? Bitirmeyi düşünmekle, bitirmek arasında uzun bir yol vardır. Araya yeni bir öykü girer, yeni bir kahraman derken kalıverir elimizdeki. Bitmeden, bitir(e)meden.

Tam da böyle oldu. Bavulumu kabine yerleştirirken gördüm onları. Annesiyle beraber küçük bir kız çocuğu. Kıvırcık saçları, tatlı bakışlarıyla tıpkı Prenses Merida’nın çocuk hali. Henüz bir savaşçı gibi görünmüyordu. Geleneklere meydan okumaktan, bağımsızlıktan habersiz bir sevgi meleği… Annesinin eteğine tutunmuş sırasını bekleyen ışık huzmesi.

Ortamıza oturup kemerinin bağlanmasını, yanına oturmamı, yerleşmemi uysalca izledi. Ona bakıp gülümsedim. O da bana. Kucağındaki şekerleme çantası, elindeki meyve suyu şişesi kıpırdadı. Dudaklarının kenarından tatlı bir su aktı.

Bu sıcak merhabadan hemen sonra arkama yaslanıp gözlerimi yumdum. İlk yükselişin etkisi geçtiğinde açtım. Uçmanın keyfini sürmeye gelmişti sıra. Salıncak havalanmıştı. Baktım küçük yol arkadaşımın uzun kıvrık kirpikleri kıpırdıyor ama gözleri yumulu. Henüz ne uyumaya ne de hareketlenmeye hazırdı. Annesi küçük kızının önce ayakkabılarını ardından tokasını çıkardı. Çağıldayan kızıl saçlarını koynuna yatırdı. Sanki elinin içinde saklı bir tarak vardı ve o görünmez tarak kökten uca doğru tekrar tekrar taradı saçları. Düğümleri açılsın diyedir belki yumuşacık, mırıl mırıl bir şeyler söyledi. Genç annenin dilinden, cümle olmamış kısa kelimeler döküldü. Anlamadığım bir dilin ninnisi. Sinekkapanın ötüşüne benzeyen incecik bir ezgi… Yuvarlacık ağzı, havada açık kalıncaya dek anne, kısık sesle devam etti söylemeye.

Çav şirina…

Çi şirine…

Min bibine…

Duyduğum güzelim ezgiden, aciz kulağımın seçebildiği sadece…

Kitabın başında okuduğum “Bir kez anne oldun mu ölene kadar annesindir” cümlesi yerini buldu.

Doğuyor, adı konuyor, elinin içinde ıslak bir el. Annesinin avucunda büzülen parmaklarını izledim. Küçük tatlı öykücükler. Kucağa dağılan kıvırcık saçların içinde beyaz, yumuşacık bir buluta benzedi yüzü. İşte o zaman koydum adını: Beyaz Bulut.

Mavi hırkanın içinde kaybolan kollarını açtı. Artık tutamayacak olduğu şeker kutusu hışırdadı. Kolunun biri kucağıma düştü. Hiç kıpırdamadım. O da uyanmadı. Uyanacak gibi oldu, uyanmadı.

Bayanlar, baylar ve sevgili çocuklar…”, duymadı. “İçinde bulunduğumuz hava koşulları sebebiyle yerlerinizden kalkmamanız, kemerinizi çıkarmamanız…” Annesi, Beyaz Bulut’un kucağıma düşen kolunu kendine çekti. Bakışlarındaki çekingenlik özür doluydu.

Başımı arkaya yasladım, kitabımı açmadan gözlerimi kapayıp ilk yolculuklarıma gittim. Annemin babama küsüp küsüp bavul hazırlamasını, uzun bir yolculuğa çıkacakmış gibi evle, kapıyla vedalaşmasını, her defasında geri dönmeyecekmiş gibi eşiğe acı dolu yaşlar dökmesini hatırladım. Oysa gidilecek yerde kalmak için yetmeyecek bir bavuldu hazırladığı. Uzun ayrılıkları onaylamıyordu içi. Sadece bir hafta on günlük doluydu bavulun gözleri.

Beyaz Bulut’a baktım. Uyuyordu. Yolculuk onu birazdan kendi dilinde gördüğü rüyadan uyandıracaktı. Gerçek, “Hej” diyecekti, “Hej”.

Kendi evine, sokağına, mahallesine, kendi ülkesine benzemeyen bir ülkeye, sıcaktan, soğuğa yol alıyordu. İrtifa kaybedecek, çok sallanacaktı.

Yolculuk boyunca kitabımın kapağını birkaç kez açtım kapadım. Okumanın şenlikli sofrasına oturmaktan, leziz kelimelere uzanmaktan vazgeçtim. Baştan beri çocuk sahibi olmak istemeyen otuz beş yaşındaki kadın kahramanın hikâyesini nereye bağlayacağını Stockholm’de nehre bakan odama sakladım. Pencereden dışarı baktım. Uçağın kanadı, boşluğa doğru bir inip bir kalkıyordu. Yanı başımda uyuyan Beyaz Bulut’un uçma serüvenini düşündüm. Gökyüzündeki karanlık ağızlı devleri, çok kanatlı melekleri, kuzu sürülerini…

Üç saat kırk beş dakika, kanadı döndü umudun. Beyaz Bulut, uçak alçalırken uyandı. Gözlerinden pırıl pırıl bir ışık sızdı. Annesi, sarılı olduğu mavi hırkasından çıkardı, ayakkabılarını giydirdi, dağılmış saçlarını topladı, taşlı tokasını taktı.

Min şirine…

Min bibine…

Upuzun saçlarımın tokalarla süslü olduğu fotoğraflarım var. Düz ipeksi sarı saçlarım özenle taranmış, iki yanda renkleri şekilleri değişen tokalar. Babama küsüp küsüp aceleyle bavul hazırlardı ama küçük kızını güzelce giydirmekte, saçlarını tarayıp tokasını takmakta acele etmezdi annem. Mühim şeydi kızını süslemek. Annemin benim için başka türlü bir gelecek hayali olduğunu düşündüm sonraları. Onunkine benzemeyen, çıkışı inişi kendi kontrolümde olan bir hayatım olmasını düşlemişti. Ben büyüdüm, küslük bavulu köşesine çekildi. Uzun yıllar birlikte, anlaşmalı yaşayıp gittiler.

Tekerler yere değince ayağa kalkıp yol verdim. Bir daha karşılaşması zor bir tanışıklığın hüznüyle hafifçe dokundum saçlarına. Yolculuk boyunca gidip döndüğüm anne-kız patikalarındaki çiçeklere benziyordu saçları. Güneş görünce parlayan, rengi ışıyan çayır çiçeklerine…

Uzun koridorda, önümden çıkışa doğru yürüdüler. Beyaz Bulut’un adımları, annesinin adımlarının peşinde… Uzaktan bakınca mavi hırkaya işlenmiş beyaz, küçük bir desen gibi görünüyor.

Tıka basa dolu bavulumu sürüklerken küslük bavuluyla çıktığımız yolculukları hatırlıyorum. İhtiyacım olana karar veremediğim, bir ele sıkıca sarıldığım uzun zaman önceyi. Daracık sokağımıza geri döndüğümüzde genişlerdim. Tüm korkum geçerdi demir kapının sürgüsü açıldığında. Anneminki ise tersiydi sanki.

Bir anlık geriye dönüş, zamanın ormanında kısa bir soluklanma, Beyaz Bulut’la annesini gözden kaybetmeme yetmişti. Uzun koridor, hayata karışmak için heyecanlanan insanların hızıyla sıkışmış Anneyle kızı, görünmez olmuştu.

Baştan beri göçmen bir bulut olarak hayal ettiğim Beyaz Bulut, kendi gökyüzü merdivenini bulmak başka bulutlara karışmak üzereydi.

Çi şirine…

Çi şirine…

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark