SİBEL K. TÜRKER’İN DÜNYASINDA ÖYKÜNÜN DERİNLİKLERİ

-ADANA-
Dünya Öykü Günü vesilesiyle yazı yazmak için masaya oturunca insanın aklına önce şu sorular düşüyor: Öykü nedir? Nasıl doğmuştur, nerede durur, neyi anlatır? Öykünün bizdeki ve dünyadaki serüvenine bakıldığında bu sorulara verilmiş tek ve kesin bir yanıt olmadığı hemen fark ediliyor. Öykünün tanımına kafa yoran herkes, onu kendi yerinden, kendi deneyiminden tanımlıyor. Belki de tam bu sebepten, öyküyü tek bir tanıma sığdırmak her zaman güç.
Selim İleri, öykünün tanımını yapmanın güçlüğüne işaret ettikten sonra öykünün zengin açılımlarından söz ederken türün sınır tanımaz doğasını özellikle vurgular: “Öykü; romana, şiire, oyuna en açık yazın türü. Öyküyü kesin, sınırlanmış bir alana oturtmamalı. Tersine, bu alanın var görünen sınırlarını yıkmalı, aşmalı.” (Türk Dili Dergisi, 1975, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, s.136) Selim İleri’ye göre öykü, kalıplara yerleştiğinde değil; o kalıpları zorladığında, yerinden oynattığında gerçek gücüne ulaşır. Belki de bu yüzden öykü, her dönem yeniden tanımlanır, her yazarla birlikte başka bir sese bürünür. Edebiyat çevrelerinde uzun yıllar boyunca öykünün romana geçmeden önce aşılması gereken bir basamak olduğu yönünde yaygın bir kanaat de var. Tomris Uyar, bu düşünceye açıkça karşı çıkar ve kısa öykünün bağımsızlığını ısrarla savunur: “Önce, ‘kısa öykü’yü çok önemli bir yazın türü saydığımı belirtmek isterim. Kimi yazarların, eleştirmenlerin, bu türü, yazarın romana geçmesi için bir çeşit hazırlık, bir kalem bileme deneyi saydığını biliyorum… Ama kısa öykünün kendi onurunu koruduğunun en iyi kanıtı değil mi bunlar?” (Türk Dili Dergisi, 1975, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, s.153) Tomris Uyar, dağınık ve uzayıp giden anlatıların çoğalmasını, kısa öykünün eksikliği değil; tersine, onun kendine özgü estetiğini ve onurunu koruduğunun bir göstergesi olarak okur. Feridun Andaç ise öyküyü zaman, mekân ve insan ilişkisi üzerinden düşünür ve tanımı neredeyse bir cümlelik yoğunlukla kurar: “Öykü, taşıyıcı zamanın dilini kurar. Bu da bize, bir yerin anlamını, o yerdeki insanın durumunu gösterir. Anlam ve durumdur öykü.” (Andaç, 2017, s.15) Bu bakışla öykü, olup biteni anlatmaktan çok, olanın insanda bıraktığı izi dinler. Zamanın içinden geçen bir insanı, tutunduğu bir köşeyi, sustuğu bir anı görünür kılar; mekân, insan ve anlam birbirine karışarak anlatının asıl sesini oluşturur.
Bütün bu tanımlar bir araya geldiğinde öykünün sınırları çizilmiş bir türden çok, insanın iç hallerine açılan bir alan olduğu daha da belirginleşir. Selim İleri’nin sözünü ettiği sınır aşımı, Tomris Uyar’ın ısrarla koruduğu tür onuru ve Feridun Andaç’ın işaret ettiği anlam-durum ilişkisi, öykünün asıl meselesinin olaydan çok insan olduğunu fısıldar bize. Sibel K. Türker’in öykücülüğü de tam bu noktada durur. İki binli yıllarda edebiyatımıza katılan öykü ve romanlarıyla kısa sürede kendine özgü bir yer açan Sibel K. Türker, çağımız insanının çıkmazlarını yüksek sesle değil, derinleştirerek anlatır. Onun öykülerinde yalnızlık, yabancılaşma, kaçış ya da korku birer tema olmaktan çok, karakterlerin varoluş haline dönüşür; olaylar geri çekilir, durumlar öne çıkar. Zamanın belirsizleştiği, mekânın çoğunlukla kapandığı bu anlatılarda, insan kendi içine doğru yürür. Sibel K. Türker, tam da bu noktada, öykünün tanımına değil; öykünün imkânlarına yaslanan bir anlatıcıdır.
Sibel K. Türker’in öykücülüğü, bir anda verilmiş bir kararın değil, uzun bir iç sesin ve tereddüdün içinden süzülerek gelir. 1968 doğumlu olan Sibel K. Türker’in yazıyla kurduğu ilişki ortaokul yıllarında başlar; öğretmenlerinin “sen yazar olacaksın” dediği o erken dönemlerde, henüz adını koyamadığı bir eğilimdir bu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken yoğun bir okuma dönemine girer. Şiir yazar, kendini edebiyat dünyasında daha çok şair olarak hayal eder. Ancak tam da bu yıllarda bir kırılma yaşar. Yazmayı bırakmayı düşünür, varoluşsal bir sıkışmanın içine girer. Ne var ki yazmak onu bırakmaz. Yazmadığını sandığı günlerde bile şiirler kaleminden akıp gider. “Bir daha yazamam” dediği bir eşikte, Uğur Mumcu Vakfı’nın Yazarlık Semineri’nde Mehmet Eroğlu’nun adını görmesiyle yeniden yola çıkar. Üç ay süren bu seminerde Mehmet Eroğlu’nun “Sende yazarlık kumaşı var” demesi, Sibel K. Türker için cesaretin adıdır. Öykülerini Hayalet Gemi dergisine göndermeye başlar. Şiirle geçen yıllar öykü dilini besler, sertleştirmez. Aksine akışkan, içerden ve varoluşsal bir tona taşır. Sibel K. Türker, yazmayı bir sonuçtan çok bir arayış olarak görür: “Ben de içimden bu kahramanların çıkacağını bilmiyordum” der ve yazının kendisiyle karşılaşma hâli olduğunu ima eder. Ödüller elbette görünürlük sağlar, ama onun için asıl mesele, yazmadan kendini görmenin başka bir yolunun olmamasıdır. Geceyi, masayı ve yalnızlığı tercih etmesi de belki bu yüzdendir. Öykülerinde zaman zaman ironinin bir tutunma biçimine dönüştüğü görülür; postmodern tekniklerle temas etse de bu topraklarda edebiyatın asıl meselesinin sahicilik olduğunu savunur; çünkü gerçekliğin hükmü ağırdır ve edebiyat, ona sırtını dönemez.
Sibel K. Türker’in yazarlık serüveni, öyküyle başlar ve öyküye dönerek devam eder. Şair olma hayaliyle çıktığı yolda, 2003 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı ‘Kalp Yazan’ ile edebiyat dünyasına adım atar. Yazarlık yolculuğu, ‘Öykü Sersemi’ ile devam eder ve bu kitap ona 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü getirir. Ardından yayımlanan ‘Ağula’, 2007 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görülerek Sibel K. Türker’in öykücülüğündeki yerini daha da belirginleştirir. Romanla genişleyen anlatı alanına rağmen Sibel K. Türker’in öyküyle bağı hiç kopmaz. Uzun bir aradan sonra yayımlanan ‘Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’, onun öyküye dönüşünün değil, öyküyle kurduğu ilişkinin sürekliliğinin işareti gibidir. Öykü ve roman arasında gidip gelen bu yazarlık çizgisi, Sibel K. Türker’in anlatı dünyasının tek bir türe değil, tek bir bakışa yaslandığını gösterir. Öncelikle, yazarın öykücülüğünü kronolojik bir hat üzerinde izleyerek dört öykü kitabı üzerinden bu bakışın izini sürmeye çalışalım.
Sibel K. Türker’in ilk öykü kitabı ‘Kalp Yazan’, okuru büyük cümlelerle değil, küçük ama derin yaralarla karşılar. 2003’te yayımlanan bu kitapta anlatılanlar, yüksek sesle dile getirilen acılar değil; daha çok içte tutulan, konuşulamayan, bastırıldıkça büyüyen hallerdir. Sibel K. Türker, ilk kitabında bile öykünün sesini olaydan çok insana yaklaştırır. Kayıp, fedakârlık, yalnızlık ve suskunluk gibi duygular metinlerin görünmez omurgasını oluşturur. Bu öykülerde zaman yalnızca geçen bir şey değil, insanın yükünü artıran, ondan sürekli bir şey talep eden bir varlık gibidir. Nitekim anlatıcılardan biri zamanı şöyle tarif eder: “Zaman yaşlı bir budalaydı, uzamış, esnemiş ve sarkmış. Bizden onu gençleştirmemizi isterdi, bizden henüz yorulmamış ve meraklı gözler isterdi.” (Türker, 2003, s.83) Bu satırlarda zaman, karakterlerin üzerinde baskı kuran, onları sürekli sınayan bir güce dönüşür. ‘Kalp Yazan’da yaşananlar çoğu zaman büyük olaylar değil, zamanla ağırlaşan haller, içten içe biriken yorgunluklardır. Suskunluk da bu yorgunluğun doğal sonucudur. Sibel K. Türker’in karakterleri susarak korunur, susarak ayakta kalır. Kitapta bu susuş, bir kabullenişten çok, hayatta kalma biçimi olarak karşımıza çıkar: “Aslında susuşum bir ömür boyu yalanların üzerine titremiş ve onları esirgemiş birinin sessizliğinden başka neydi ki? Şimdi ağırlıklarımı atıyorum. Küçük, kaygısız bir tekne gibiyim. Ne gideceğim yeri biliyorum ne de yön değiştiren işaretlerim var…” (Türker, 2003, s.63-64) Bu uzun iç monologda yönsüzlük, korku ve yalnızlık iç içe geçer. Deniz kamaştırıcı, karanlık inatçı, hayat ise ardında “tuzdan, acımasız bir gülüş” bırakır. Buna rağmen anlatıcı yol almaya devam eder. ‘Kalp Yazan’da kalp, tam da bu yüzden, yalnızca sevmenin değil; dayanmanın, katlanmanın ve ilerlemenin organıdır. Her öyküde sıradan insanların hüznü, mutsuzluğu ve hayal kırıklıkları anlatılır. Kitap, bir ilk kitabın heyecanından çok, neyi dert edindiğini bilen bir anlatıcının sessiz ama derinlikli başlangıcını işaret eder.
Sibel K. Türker’in ikinci öykü kitabı ‘Öykü Sersemi’, 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görülmüş ve Can Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bu kitapta Sibel K. Türker, bireylerin içsel dünyalarına daha yakından eğilir. Kayıplar, aile ilişkilerindeki kırılganlıklar ve geçmişle kurulan sorunlu bağlar öykülerin temel eksenini oluşturur. Geriye dönüşler, hatırlama anları ve iç monologlar aracılığıyla karakterlerin psikolojik çözülmeleri görünür kılınır. ‘Öykü Sersemi’, yalnızca anlatılan hikâyelerle değil yazının kendisini mesele edinişiyle de dikkat çeker. Sibel K. Türker, bu kitapta yazma eylemini kontrol edilmesi güç, sancılı ve çoğu zaman yazarı da aşan bir süreç olarak düşünür. Nitekim kitaptaki anlatıcılardan biri, yazıyla kurduğu ilişkiyi şöyle dile getirir: “Evet, hayat yazıdan da büyüktür, bunu anladım. Hiçbir şey umduğum gibi gitmedi. Tıpkı, kafanda en küçük ayrıntısına dek planladığın hikâyeyi yazmaya başladığında satırların senin kontrolünden çıkarak apayrı yaratması gibi. Yazarın yazdığınca avlanması gibi… Vicdanımı rahatlatan tek şey iyi niyetli olmam. Ancak bu bile, yaptığım aptallığı hafifletmiyor.” (Türker, 2005, s.15-16) Bu satırlar, ‘Öykü Sersemi’nde yazının bir ustalık gösterisinden çok, bir yüzleşme alanı olduğunu düşündürür. Yazı, yazarı rahatlatmaz aksine onu açığa çıkarır, hatalarıyla ve iyi niyetinin yetmediği anlarla baş başa bırakır. Sibel K. Türker’in zaman zaman postmodern anlatım tekniklerine yaslanması da bu yüzleşmenin bir parçası gibidir. Anlatıcıların farkındalığı, kendileriyle ve dünyayla kurdukları mesafeyi derinleştirirken, suskunluk yeni bir anlam kazanır: “Her şeyin farkındaydı ve farkında olan insanlara ait, o dokunaklı suskunluğuna dönmüştü.” (Türker, 2005, s.12) Bu farkındalık hali, Sibel K. Türker’in karakterlerini edilgen değil aksine ağır bir bilincin taşıyıcısı yapar. ‘Öykü Sersemi’nde suskunluk, bilmenin ve görmenin getirdiği bir duraklama anıdır. Öte yandan kitapta, yazarın Ankaralı oluşunun izleri de sezdirilir. Bazı öykülerde mekân açıkça adlandırılmasa bile sokakların dili, kapalı alanların ruhu ve içe dönük şehir atmosferi Ankara’yı çağırır. Bu yönüyle ‘Öykü Sersemi’, bireysel travmalarla birlikte, mekânın insan ruhu üzerindeki sessiz etkisini de duyumsatan bir kitap olarak okunabilir.
Sibel K. Türker’in üçüncü öykü kitabı ‘Ağula’, insan ilişkileri, yaşam kayıpları ve umut arayışlarının daha sert ve daha çıplak bir dille ele alındığı bir eşik gibidir. 2007 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görülen bu kitap, Sibel K. Türker’in öykücülüğündeki yerini daha da belirginleştirir. Ölüm, kayıp ve toplumsal baskılar karşısında bireyin aldığı haller, bu öykülerde yalnızca tematik bir çerçeve olarak kalmaz, karakterlerin iç dünyalarında derin çatlaklar açan birer deneyime dönüşür. Sibel K. Türker, bu kitapta insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkilerdeki karmaşıklığı, umutla pişmanlığın iç içe geçtiği bir duyarlılıkla anlatır. ‘Ağula’da dikkat çeken bir diğer unsur, yazarın yazma meselesiyle kurduğu mesafenin daha da sertleşmesidir. Yazı, artık iç dökmenin ya da rahatlamanın alanı değildir; tersine, insanı yetersizliğiyle yüzleştiren bir boşluk olarak belirir. Sibel K. Türker’in anlatıcılarından biri, yazıya oturduğu anı şu sözlerle dile getirir: “‘Beyaz kâğıdın boşluğu beni her zaman heyecanlandırır, önümde yaratılmayı bekleyen bir dünya vardır’ diye saçmalayan yazarlara hiç inanmamışımdır. Ya ben bildik yazar soyundan gelmiyorum ya da bunu söyleyenler düpedüz yalancı. Yazmaya oturduğum her vakit o kahır dolu boşluk önümde uzanıp arzı endam eder ve ölü kıpırtısızlığına sahip yüzüne kalemin ucuyla dokunmaktan çekinirim. İçini neyle ve nasıl dolduracağımı bilemediğim bir evren parçası, ben de yeteneksiz bir tanrıyım.” (Türker, 2007, s.43) Bu satırlarda yazmak, yaratıcı bir özgürlük alanından çok insanın kendi sınırlarını fark ettiği sancılı bir karşılaşma haline gelir. ‘Ağula’daki karakterler gibi, anlatıcı da ne söyleyeceğinden emin değildir, Boşlukla, eksiklikle ve korkuyla baş başadır. Sibel K. Türker’in dili, tam da bu tereddüt hâlini görünür kılar: süssüz, doğrudan ve incitici bir açıklıkla. Bu yönüyle ‘Ağula’, yalnızca insan ilişkilerini ve kayıpları anlatan bir kitap değil, yazının, yazar için nasıl bir yük ve sorumluluk alanına dönüştüğünü de gösteren bir metinler bütünüdür.
Sibel K. Türker’in dördüncü ve son öykü kitabı ‘Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’, bireylerin duygusal ve toplumsal deneyimlerini daha geniş, daha katmanlı bir perspektiften ele alır. Aşk, yalnızlık, benlik çatışması ve toplumsal baskılar bu kitapta yalnızca psikolojik durumlar olarak değil, zaman zaman olağanüstüyle temas eden haller olarak da karşımıza çıkar. Sibel K. Türker’in anlatısında gerçeklik, kesin sınırları olan bir alan olmaktan çıkar. Özellikle Ankara’nın izlerinin sezildiği öykülerde, şehir sanki denizi olan bir yer gibi anlatılır. Bu kırılma, metinlere hafif bir gerçeküstülük duygusu yer yer de ironik bir mesafe kazandırır. Kitaptaki öykülerde gündelik hayatın içinden seçilen ayrıntılar, alışıldık anlamlarının ötesine taşınır. Bir sigara, yalnızca bir alışkanlık değil; insanın dünyayla kurduğu yorgun ilişkinin simgesine dönüşür: “Sigarada makûs talihe, kahpe feleğe, çivisi çıkmış dünyaya uyan bir şeyler vardı. Gam yüklüydü bir kere. İçli içli yanar, tüter, kimseye derdini söylemezdi. Tükenir giderdi yanarak. Ölürdü dudaklarda.” (Türker, 2014, s.17) Bu satırlarda görülen ironi, ‘Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’nun genel ruhunu da ele verir. Hayat, ağırdır ama bu ağırlık, kimi zaman alttan alta işleyen bir mizahla, kimi zaman da olağanüstü bir sezgiyle anlatılır. Sibel K. Türker’in karakterleri, gerçekliğin sertliğiyle baş ederken anlatının dili onları bütünüyle karanlığa teslim etmez. Bu kitapta yazma meselesi de yeniden ve daha kişisel bir yerden gündeme gelir. Yazarlık, bir kazanım değil kaybetme korkusuyla birlikte taşınan kırılgan bir kimliktir: “Bu halimle kısa saçlı ve ümitsiz bir yazara daha çok benziyordum. Çünkü ümitsiz yazarlar kaybetme korkusuyla doludurlar.” (Türker, 2014, s.64) Yazmak, burada güven veren bir sığınak değil insanın kendini sürekli sınadığı, eksikliğiyle yüzleştiği bir alandır. Sibel K. Türker, geçmişteki şiir deneyimine dönerken de bu eksiklik duygusunu açıkça dile getirir: “Çoktan bir yazar olarak anıldığım şu yaşta… Şiir varlıkların dünyasıydı. Sanıldığının aksine orada ölüm ve ışıksızlık çok az yer kaplar. Şiirde ruhumun gölgesini arıyor, fakat bulamıyordum bir türlü.” (Türker, 2014, s.140) Bu satırlar, ‘Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’nun yalnızca bir öykü kitabı değil; Sibel K. Türker’in yazıyla, şiirle ve kendi anlatıcı sesiyle kurduğu ilişkinin de bir muhasebesi olduğunu düşündürür. Olağan olanla olağanüstü arasındaki bu gidip gelmeler, Ankara’nın hayali denizi, ironinin ince dokunuşları ve yazarlığın yükü, kitabı Sibel K. Türker’in öykücülüğünde ayrıksı ve derinlikli bir yere yerleştirir.
Sibel K. Türker’in öyküleri, karakterlerinin iç dünyasına duyulan özen ve yaşanan olayların incelikli aktarımıyla okuyucuda derin bir iz bırakır. Her bir metin, yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz, insanın duygusal kırılganlıklarını, toplumsal ilişkilerdeki incelikleri ve içsel hesaplaşmaları ustalıkla yansıtır. Sibel K. Türker, öykü yazarlığını samimi ve yakın bir iletişim biçimi olarak görür. Kısa, yoğun ve özlü anlatımı, onun metinlerine özel bir tını katar. Yayın sürecindeki güçlükler ve zorluklar, yazma isteğini yitirmesine yol açmamış aksine, öyküye olan bağlılığını ve kendine özgü anlatımını pekiştirmiştir. Sibel K. Türker’in eserleri, okura yalnızca bir öykü sunmakla kalmaz, aynı zamanda insanı ve yaşamı sorgulatan bir deneyim olarak değer kazanır. Onun öyküleri, yazın dünyasında kendine has bir yer edinmiş, okuyucusuyla her buluşmada yeni anlamlar kazanan metinlerdir.
Ve bir müjde olarak ekleyebiliriz ki: Sibel K. Türker, son kitabı ‘Cennette Gibiyim’ üzerine yaptığı röportajlarda, öyküye olan tutkusu ve sevgisi hâlâ sürmekte olduğunu belirtmiş, “Eski göz ağrım olan öykü yazmak istiyorum. Samimi bir dille, samimi bir ruhla öykü yazmak istiyorum. Öykü yazmak her zaman daha kolay gelir romana göre. Romanda sıkılırım. Kısa kısa yazıp ‘ben müsaadenizi isteyim’ modu bana iyi gelir” diyerek okurlarına yeni öyküleriyle de buluşacağının sinyalini vermiş ve yazın yolculuğuna devam edeceğinin umut verici bir işaretini bırakmıştır.
Dünya Öykü Günü vesilesiyle Sibel K. Türker’in öykücülüğüne yeniden bakmak, öykünün hâlâ insanın en derin, en kırılgan ve en sahici hallerini taşıyabildiğini hatırlatır. Sibel K. Türker’in kalemi, büyük anlatılar kurmaktan çok, insanın içindeki sessiz çatlakları görünür kılar. Bağırmadan, acele etmeden, ama derinlemesine… Onun öykülerinde yazı, bir gösteri alanı değil, bir yüzleşme biçimidir. Bu nedenle Sibel K. Türker, çağdaş Türk öykücülüğünde insanı merkeze alan, öykünün imkânlarını ısrarla genişleten ve okurunu her defasında kendi iç sesiyle baş başa bırakan kalıcı bir anlatıcıdır.
KAYNAKÇA:
– Türk Dili Dergisi. (1975). Türk Öykücülüğü Özel Sayısı. Ankara: Türk Dil Kurumu.
– Türker, K., S. (2003). ‘Kalp Yazan’. İstanbul: Doğan Kitap.
– Türker, K., S. (2005). ‘Öykü Sersemi’. İstanbul: Doğan Kitap.
– Türker, K., S. (2007). ‘Ağula’. İstanbul: Doğan Kitap.
– Türker, K., S. (2014). ‘Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’. İstanbul: Can Yayınları.
– Andaç, F. (2017). ‘Öykü Yazmak, Hikâye Anlatmak’. İstanbul: Eksik Parça Yayınları.

