14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DOSYA 

“ESKİ BAHÇE” ÖZELİNDE TEZER ÖZLÜ’NÜN ÖYKÜCÜLÜĞÜ


— LOBOTOMİ —

Remember when you were young

You shone like the sun

Shine on, you crazy diamond

 

Alın aklımı alın da

Ben bu karanlığı mezarlara savurayım

Kesip biçiyorsunuz işte kaf(k)a kutumu

Bir Paris terzisi kıvraklığıyla

Ama ben

Çırılçıplağım

 

Now there’s a look in your eyes

Like black holes in the sky

Shine on, you crazy diamond

 

Dörtnala sevişmek

Mi hafifletir bu sızıyı şimdi

Köşe bucak yürümek

Mi eski kıtalar boyu

Yaşamaya yarandım da

Size yamalanamadım

 

Kablolar akıtıp durdunuz beynime

Çocukluğumun soğuk geceleri

Cehennemin ortasındayım sanıyordum

Yaşamın kıyısındaydım. (Murat TATAR)

Son Baskı’nın 14 Şubat Dünya Öykü Günü dosyası için hazırladığım bu çalışmada Tezer Özlü öyküleri arasında bir yolculuğa çıkmak istedim. Bu dosya yayımlandıktan dört gün sonra, 18 Şubat 2026’da Tezer Özlü’nün vefatının 40’ıncı yılı olacak. Edebiyat dünyamıza bıraktığı Eski Bahçe-Eski Sevgi, Çocukluğun Soğuk Geceleri, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektupları, Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar, Kalanlar, Yeryüzüne Dayanabilmek İçin ve Zaman Dışı Yaşam eserleriyle daima yaşayacak Tezer Özlü. Türk edebiyatının “lirik, gamlı ve nostaljik prensesi” olarak anılan –“gamlı prenses” söylemi her ne kadar uygun görülmese de– Tezer Özlü üzerine çalışırken Son Baskı yazarlarından, kıymetli dostum Murat Tatar, çalışmama Tezer Özlü üzerine yazdığı “Lobotomi” şiiriyle katkı sundu. Tezer Özlü’yü yazdıkları dışında bir şiirin mısralarında okuyarak anmamıza ve anlamamıza katkı sağlayan Murat Tatar’a teşekkür ederim.

Tezer Özlü, 10 Eylül 1942’de Kütahya Simav’da öğretmen bir anne ile hukukçu-eğitmen bir babanın kızı olarak dünyaya gelir. Tezer Özlü’nün ağabeyi yazar Demir Özlü, ablası ise Orhan Duru’nun eşi Sezer Duru (Özlü)’dur. Tezer Özlü’nün çocukluğu ailesinin görevleri nedeniyle Anadolu’nun farklı kentlerinde ve İstanbul’da geçer. İlköğrenimini İstanbul’da tamamlayan Tezer Özlü, ortaöğrenimini Avusturya Kız Koleji St. Georg’da sürdürmüş ancak bitirmeden eğitim anlayışını sorgulamaya başlamış, genç yaşta Avrupa’ya yönelmiştir. Paris, Almanya ve Ankara arasında geçen yıllarında tiyatro, çeviri ve kültür-sanat çevreleriyle yakın ilişkiler kurmuş; Ankara Sanat Tiyatrosu’yla çalışmış, önemli edebiyat ve sanat insanlarıyla tanışmıştır. Hayatı boyunca çevirmenlik, kültür programcılığı ve edebiyat tanıtım çalışmaları yapmış; evlilikleri ve anneliği sırasında üretimle gündelik yaşam arasındaki gerilimle yüzleşmiştir. Avrupa’da geçirdiği dönemlerde kendini daha özgür ve yaratıcı hisseden Tezer Özlü, Berlin’de yazdığı Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı eseriyle Marburg Kenti Edebiyat Ödülü’nü kazanmış; yaşamının son yıllarını İsviçre’de geçirmiş, kanser nedeniyle 18 Şubat 1986’da Zürih’te yaşamını yitirmiş ve İstanbul Aşiyan Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Tezer Özlü yazarlık, çevirmenlik, tiyatro oyunculuğu, asistanlık, radyo program yapımcılığı gibi farklı türde işler içerisinde yer almış olsa da yazın dünyasına yazdığı kısa öykülerle adım atmıştır. Tezer Özlü’nün yazmış olduğu ilk öyküsü “Fortuna” 1963 yılında Celal Sılay’ın çıkardığı Yeni İnsan dergisinde yayımlanır. Daha sonraki öyküleri ise Milliyet Sanat, Yeni Dergi ve Yeni Ufuk gibi dergilerde yayımlanır. Tezer Özlü’nün çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleri 1978 yılında “Eski Bahçe” adıyla kitaplaştırılır. Yazarın ölümünden bir yıl sonra, 1987 yılında tüm öyküleri “Eski Bahçe-Eski Sevgi” adıyla bir araya getirilir.

Bu çalışmanın odağında Tezer Özlü’nün ilk dönem öykücülüğü olarak adlandırabileceğimiz “Eski Bahçe” içerisinde yer alan on bir öykü ve bu öykülerden hareketle Tezer Özlü’nün öykücülüğü yer almaktadır. Eski Bahçe’de yer alan öyküler tematik ve anlatı teknikleri bakımından incelenecek, metinlerin yazarın poetikası içindeki yeri ortaya konulacaktır.

TEZER ÖZLÜ’NÜN ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Tezer Özlü’nün 1964-1976 yılları arasında yazdığı “Eski Bahçe”de “Dönüş”, “Eski Bahçe”, “Kar”, “Navona Alanı”, “Gabuzzi”, “Amerikalı Komşum Willy”, “Motorcu İbrahim’in Bahçeli Evleri”, “Cafe Boulevard”, “Diskotek Brazil”, “Eski Liman” ve “Hayalet Oğuz” başlıklarında toplamda on bir öykü yer alır. Eski Bahçe’de yer alan öyküler; ölüm, çocukluk, bellek, yabancılaşma, cinsellik ve kaçış temaları üzerine kuruludur. Öykülerin tamamında birinci şahıs kadın anlatıcı sesi hâkimdir. Bu ses, bilinç ve bilinçaltı, geçmiş ile şimdiki zaman arasında gidip gelen bir sestir. Tezer Özlü’nün bu dönem öykülerinde olaydan çok bilinç hâli ön plana çıkar. Anlatı, çoğu zaman bir ruh durumunun içsel sesine dönüşür.

Doğan Hızlan, “Gelişmelerin Hikâyecisi” başlıklı yazısında Tezer Özlü’nün öykücülüğünü şu sözleriyle değerlendirir: “1954’te başlayan hikâyeler 1971 yılında bir değişim gösteriyor, ilk dönemlerde, Batı’nın edebiyat ürünlerinden batının çağdaş felsefelerine kadar çeşitli yanlarından esinlenen hikâyeci, 1971 tarihi taşıyan hikâyelerinden sonra kendine özgü yolu bulma uğraşını tamamlamış oluyor. (…) Eski Bahçe’yi okuyanlar bir hikâyecinin nasıl büyük bir gelişme gösterdiğini, biçimden içeriğine kadar bir aşamayı simgelediğini izleyecekler.” (Hızlan, 2015:28-29)

Tezer Özlü’nün öykü anlayışı, büyük ölçüde benlik sorgulaması, iç gözlem ve varoluşsal çatışmalar etrafında şekillenir. Semih Gümüş, bu durumu şu sözleriyle değerlendirir: “İnsanın kendi varoluşunu keşfettiği anlar, öykünün başladığı ve bittiği yer burası işte. Hiç kuşku yok ki o anları her yazar farklı bir dorukta yaşamaktadır. (…) Tezer Özlü sorunlu, karmaşık içdünyaların nasıl yalınlıkla anlatılabileceğini genç yazarlara örnekleyebilecek.” (Gümüş, 2021:17-18) Bu değerlendirme, Tezer Özlü’nün öykülerindeki temel estetik yönelimi açık biçimde ortaya koyar.

Tezer Özlü’nün anlatıları çoğu zaman birinci tekil şahısla kurulmuş, kısa cümlelerle örülmüş ve sözcük tasarrufunu önceleyen bir yapıya sahiptir. Necip Tosun’un da belirttiği üzere, bu özellikler onun öykülerini “kısa kısa öykü” anlayışına yaklaştırır: “Tezer Özlü’nün öykülerini, kısa kısa öykü tanımı içinde değerlendirilemese bile, genel anlayış olarak bu türle ilişkilendirmek mümkündür. Özlü, öykülerinde, büyükkentte bunalmış, arzularını, isteklerini gerçekleştirememiş kadınların yalnızlıklarını, pişmanlıklarını ve başkaldırılarını anlatır. Ama bunları yaparken dilde olabildiğince rafinedir ve sözcüğü azaltma yoluna gider. Konuyu kestirmeden anlatır. Dolambaçlı yollara sapmadan olabildiğince yalın olmaya çalışır. Pek çoğu da yaşamdan süzülen aforizmalar gibidir. Kimi öyküleri bir buçuk-iki sayfadır. Bu dolaysız, yalın anlatımı, sözcük iktisadı onu kısa kısa öykü anlayışına yaklaştırır.” (Tosun, 2011:271-280). Bununla birlikte, Tezer Özlü’nün metinleri yalnızca biçimsel bir tercihin ürünü değil, aynı zamanda yaşantının doğrudan yazıya sızdığı bir poetikanın ürünüdür.

Tezer Özlü’nün yaşamı ile sanatı arasındaki sıkı bağ, sanatçılar ve eleştirmenler tarafından sıklıkla vurgulanmıştır. Ömer Lekesiz, “Tezer Özlü, kendi anılarıyla zenginleştirdiği iç gözlemlerini ve müsteşrik bir bakış açısını (…) Türk öykücülüğüne aktararak öykü mecrasının yetkin yapısını korumuştur.” değerlendirmesinde bulunur. (Lekesiz, 2006:87-88) Leylâ Erbil, “Bir yazarın yaşadıklarıyla sanatının birbirinin yalancı çıkarmaması, iyi bir sanat ürününün ölçülerinden biridir. Tek ölçü olmasa da… Başka türlüsü de nasıl olabilir zaten! Şimdi, okurun yazarın hayatını bilmek zorunda olmadığını söyleyenler çıkacak. Öyledir de. Ancak öyle oluşu, yazarı iyi tanıyanların onu değerlendirirken bu şansı kullanmalarına, bu şanstan yararlanmalarına da engel değildir.” (Erbil, 2019:145-146) diyerek bu bütünlüğe dikkat çeker. Ferit Edgü ise Tezer Özlü’yü “Yazarlık gücünü yaşadıklarından alan yaşadıkları için yazınsal bir dil yaratan, varoluşunu yazmaya, yazısını varoluşuna borçlu biri.” (Fidan, 2019:5) olarak tanımlar. Bu bağlamda Tezer Özlü’nün öyküleri, bireysel acıların ve toplumsal baskıların yaşama yansıyan yönleriyle okunabilir.

ESKİ BAHÇE – ÖYKÜ İNCELEMELERİ

Kitabın 1964 tarihli ilk öyküsü olan “Dönüş”, ölüm düşüncesinin merkezde olduğu, birinci tekil anlatıcıyla kurulmuş kısa ve kesik cümlelerin hâkim olduğu bir metindir. Kasaba “yoksul, donuk, ölümle iç içe” bir mekân olarak çizilirken kent “gürültülü, yabancı ve boğucu” bir karşıtlık alanı olarak konumlandırılır. Baba figürü öykünün merkezinde yer alır ve ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil, anlatıcının benliğinde yarattığı çözülme haliyle ele alınır: “Öldüğünü anlamıştım. Ben de öldüm. Babam da. Hepimiz.” (Özlü, 2019:9) Buna karşın “Bense ölümleri tatmak istemiyorum.” (Özlü, 2019:10) cümlesi, anlatıcının yaşamla bağını koparmaya henüz razı olmadığını, ölüm ile yaşam arasında bir eşikte durduğunu gösterir. Öykünün başlığı olan “dönüş” bir eve ya da geçmişe yönelik dönüşü temsil etmez. Bir anlamın yitimi ve dönüşün imkânsızlığı üzerinden “sürekli dönüp aynı noktaya çarpma” halini temsil eder.

Kitaba adını veren 1965 tarihli “Eski Bahçe” öyküsünde çocukluk, bellek ve bilinç parçalanması temel izlekler olarak öne çıkar. Anlatıcının “Bunları ben mi düşünüyorum? Yoksa söylüyor muyum?” (Özlü, 2019:14) sorusu, düşünce ile söz arasındaki sınırın silindiği bir bilinç halini açığa çıkarır. Baba figürünün yanına bu kez “nine”nin eklenmesi, aile içi ilişkilerin geleneksel bir anlatı sunmaktan çok, benliğin çözülme noktalarını ortaya çıkaran nesnelere dönüştüğünü gösterir. “Uzun süredir gitmek istiyordum buralardan. Nereye? Herhangi bir yere. Burada hiç kıpırdamadan ölmemek için.” (Özlü, 2019:13) ifadesi, kaçış arzusunun ve ölüm korkusunun iç içeliğini yansıtır. Çocukluk, anlatıcı için idealize edilmiş bir geçmişten ziyade geçici bir sığınma alanıdır; ancak bu sığınak da süreklilik taşımaz: “Ama bu kentte kalmak beni daha çok yoracak. Yıllardır yordu. Kaç kez buralara bir daha dönmemek için uzaklara gittim (belki de hiç gitmedim). Hiçbir şey değişmedi. Ama işte bugün eski evimizi aramaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Onu bulunca her şey çocukluğuma dönüyor.” (Özlü, 2019:14) “Dönüş”te kendini gösteren kadın cinselliği üzerinden kurgulanan erkek bedeni “Eski Bahçe” öyküsünde “nine” üzerinden işlenmeye devam eder: “Düşümde onun kadınlık organının içinde bir de erkeklik organı olduğunu gördüm. Uyanır uyanmaz seviştik. Ortada iki ölü vardı. Hem o. Hem ben.” (Özlü, 2019:15) Bu ifadeler, metinde cinselliğin bir haz alanı olmadığını, benliğin ve bilincin çözülme alanı olarak konumlandırıldığını gösterir.

1966 tarihli “Kar” öyküsünde taşra mekânı, çocukluk ve ölüm temaları yoğun bir korku atmosferi içinde verilir. Öyküye adını veren “kar” imgesi, metinde sınırlı biçimde (yalnızca üç cümle) yer alsa da bellekte donmuşluk ve hareketsizlik hissini çağrıştırır: “Uzun süre karlarla kaplı kalıyordu kent.” “Henüz yüksek karlar arasından geçmemişti kimse.” “Kar onların dizlerine geliyor.” (Özlü, 2019:20) Kar imgesinin yanında “fare” imgesi, metnin güçlü simgesel unsurlarındandır. Fare, somut bir hayvandan çok, çocukluktan taşınan korkuların, bilinçaltında büyüyerek bedeni ele geçiren panik halinin temsilidir: “Bu sallantı arasında birden bir fare beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor aklıma.) Fare kafasını bana kaldırmış hareketsiz sıçramakta. Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden, çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan karanlık mumlar ve her yanda sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben onu çözmeye çalıştıkça o daha derin gömülüyor içime.” (Özlü, 2019:17-18) Bu bağlamda öykü, Tezer Özlü’nün içsel korkuları güçlü ve abartılı imgelerle somutlaştırma becerisini gösterir.

1967 tarihini taşıyan “Navona Alanı”, büyük kentin kalabalığı içinde yabancılaşmayı ve içe kapanışı konu edinir. Anlatıcı için kaçış, fiziksel bir yer değiştirmeden çok uyku aracılığıyla gerçekleşir: “Çünkü bu büyük kentte de en büyük kaçışı uykuda buluyordum.” (Özlü, 2019:21) Navona Alanı, turistik ve canlı bir meydan olmasına rağmen anlatıcının zihninde kaybolunan, tekrar eden bir labirente dönüşür: “Her gün buraya geliyorum. Her kez meydanı bulmakta güçlük çekiyorum. Ya birden karşıma çıkıyor ya da beni dar sokaklarda dolaştırıyordu.” (Özlü, 2019:24) Öyküde yer alan yaşlı ev sahibi kadın figürü, unutkanlığı ve bedensel/fizyolojik çöküşüyle anlatıcının kendi geleceğine dair bir yansıma işlevi görür: “Benim ev sahibem sokağa çıkamayacak kadar yaşlıydı. (…) o ağır işittiği için beni duymuyor zaten. Duyabildiklerini de hemen sonra unutuyor. (…) Bana her gün aynı şeyleri söylüyor. Arasıra yeni bir sözcük veya bir cümle buluyor, o anda çok seviniyor.” (Özlü, 2019:22).

Şiirsel yapısıyla öne çıkan 1968 tarihli “Gabuzzi”, klasik öykü formunun sınırlarını zorlayan bir metindir. Metnin ilk sorusu şudur: “Gabuzzi kimdir ya da nedir?” (Özlü, 2019:26) Metnin tamamı yorumlandığında Gabuzzi’nin anlatıcının bölünmüş benliğini ya da ölüm-ölümsüzlük-delilik arasında sıkışan bir özneyi temsil ettiği söylenebilir. Kesintili iç monologlar, bilinç akışı ve defter parçalarıyla kurulan bu öyküde ölümle hesaplaşma belirgindir:

ölüme ölmemekle karşı çıkıyorum

ölmemek de bir çeşit ölüm mü” (Özlü, 2019:26)

Dilin güvenilirliğini yitirmesi ise

artık sözcüklere inanmıyorum sözcükler yanıltıyor

beni” (Özlü, 2019:26) söylemiyle açıkça dile getirilir.

1968 tarihli “Amerikalı Komşum Willy”, intihar, delilik ve çocukluk anıları etrafında örülmüş şiirsel bir anlatıdır. Öyküde kişisel anılar ile tarihsel-toplumsal kırılmalar iç içe geçer; bireysel delilik hali, toplumsal çalkantılarla birlikte okunur. Tezer Özlü, Ferit Edgü ile mektuplaşmalarında –3.3.1967 tarihli mektubunda– Wiily’den söz eder: “Aslında anlatacak şeylerimi yalnız sana anlatabilirim. Gelince sana o Amerikalı Willy ile geçen olayları anlatacağım, absürdün böylesini sen bile yaşamamışsındır. Korku verici bir adam ve sessiz ve deli ve akıllı… Korkunç – bir tek sözcükle…” (Fidan, 2019:29-30) Öyküde Willy karakteri sabit bir kimliğin ötesinde zaman içinde değişen, yaşlanan ve anlamını yitiren bir figür olarak sunulur. Willy karakteri öyküde şu sözlerle ifade edilir: “willy önemli değil”, “willy anlamını yitirdi”, “willy’i ilk kez bana anahtar getirdiğinde gördüm”, “ben ihtilal yaptığımda willy taşınıyordu”, “her gördüğümde başka yaştaydı willy”, “onu ülkemden kovdum / willy eşyalarını taşıyordu”, “ben willy ile uyudum”, “willy ile yan yana oturuyorduk”, “willy’i amsterdam’da tanımadım”, “willy gibiler gitsin ülkemden” (Özlü, 2019:31-37)… Öyküde Tezer Özlü’nün çocukluk anıları da yer alır:

ilkokul ikiye geçtiğimde

Gerede’de yokuşu çıkıyordum

çok böbürleniyorum

evimiz yokuşun başındaydı

ve saat kulesine bakıyordu

sonra

babam beni

s

i

m

a

v

a

götürdü

doğduğum evi gösterdi bana

önünde bir havuz vardı

siyah bir tahta evde” (Özlü, 2019:36)

1971 tarihli “Motorcu İbrahim’in Bahçeli Evleri”, erkeklik, güçsüzlük ve norm dışılık temalarıyla dikkat çeker. Öyküde anlatıcı tarafından İbrahim’e gerçekleştirilen bir ziyaret anlatılır. İbrahim, çalışamayan, konuşamayan ve şiddet gören bir erkek olarak normatif erkeklik anlayışının dışında konumlandırılır: “Beni, beni bu bastonla dövüyor kadın, dedi İbrahim. (…) Dövüyor, gidiyorlar, geziyorlar. (…) Onların İbrahim’e hiç mi hiç bağlılıkları yoktu.” (Özlü, 2019:39) İbrahim’in fizyolojik değişimi şu sözlerle betimlenir: “Çökmüştü yüzü, saçları bembeyaz olmuş, sakalları uzamıştı. Ayakları incecikti, tırnakları karga gagası gibi uzamıştı. İki yılda böylesine çökeceğini düşünmemiştim, tanıyamadım onu.” (Özlü, 2019:39-40) İbrahim’in yerleştirildiği bakım yurdu pis, kokulu, karanlık ve böcekli bir yerdir. Bakım yurdundaki çürüme ve fiziksel çözülme betimlemeleri, yalnızca bireysel bir trajediyi değil, bir erkek olarak İbrahim!in toplumsal dışlanmasını da ortaya çıkarır.

Cafe Boulevard” ve “Diskotek Brazil”, modern kent yaşamını, tüketim kültürünü ve turizm eleştirisini merkeze alan öykülerdir. 1971 tarihli “Cafe Boulevard” üzerinden, 70’li yılların başında İstanbul üzerine sosyokültürel okuma yapmak mümkündür. 70’li yıllar, İstanbul’un modernleşme, tüketim, sınıf farklılıkları ve kimliksel dönüşümlerin yoğunlaştığı bir dönemdir. Cafe Boulevard’da görünür olmak, bakmak ve bakılmak, varoluşun yerini alır. Bu öyküde bir kuşağın, bir kentin ve bir dönemin aynı mekânda oyalanarak tükenişi anlatılır: “Burada insanlar zorunlu olmadan, isteyerek yığın kitleler halinde bulunurlar. Bu kalabalıktan kimse yakınmaz. Bu, liman, havaalanı ya da istasyon kalabalığı değildir. Beklenen bir şey yoktur. Amaç eğlence, insan seyri, bakmak ve bakışları çekmektir. En boyalı kadın yüzleri, sırtı en açık kadın giysileri, en açık, en küçük, en büyük memeler, en bol paçalı pantolonlar, şakaklarına berberde kır saçlar attırmış, topuklu pabuçlu erkekler, ayakkabı yükseklikleri etek boylarını geçen kızlar hep buradadır. Kıvırcık uzun erkek saçlarının yarım metre kabarığını taşıyanlar, fotoroman okuyucusu olmuş ya da olmak isteyenler, yerli hippiler, çeşitli semtlerden gelip, burada küçük oğlanlarla buluşan, büyük olmaya çalışan kızlar yaşamlarının ilk sigara ve biralarını belki de burada içerler.” (Özlü, 2019:43)

1975 tarihli “Diskotek Brazil”de ise Riviera-Nis-Diskotek Brazil hattı, Batı modernliğinin romantize edilmiş yüzünün ardındaki sömürü düzenini açığa çıkarır: “Batı Avrupa ve Amerika’nın süslü ve besili zenginleri buradaki bulvarları, kahveleri, mağazaları dolduruyor. Kentin bu yöresinin diğer bir niteliği de doğal insan yaşını aştıklarından kendilerine ‘fosil’ denebilecek yaşlıların burada olağanüstü bir boya ve takıp takıştırma içinde bir cins-köpek ya da pinpon bir adamla dolaşmalarıdır. Almanlar, Mercedes arabaların en büyük ve pahalılarını burada kullanıyor. Nasılsa Amerikan keşifleri Ay’ın göründüğü gibi romantik, güzel bir yer olmadığını kanıtladı. Boş, dağlık, ıssızlıklar denizleriyle dolu, bombok bir yer Ay aslında. Ne yapsın Ay’da Alman ya da zengin Amerikalı? O halde, zengin Alman ve Amerikalılar, ortak pazarın ileri ya da geri gelen ülkelerinin turistleri nereye gitsin? Elbet Nis’e gitsin. Kan’a gitsin. Neresi için yaratılacak modalar? Kimlere satacak mallarını moda evleri? Hermes? Dior? Şanel? Kaşarel? Ve kurtlanmış kaşer?” (Özlü, 2019:48) Öyküde tüketim kültürü bağlamında turizm ve turist eleştirisi yapılır: “Ve evet, Riviera’da en zengin sınıf belki de turistlerdir. Nedir turist? Turist kendini mi kalkındırır ya da gittiği, ziyaret ettiği ülkeyi mi? Ya da ağır bavulunu mu kaldırır bir istasyonun peronundan bir başka ülkeye giden trenin ikinci sınıfına binmek için?” (Özlü, 2019:49)

Kitabın son öykülerinden “Eski Liman” ve “Hayalet Oğuz”, yaşamla bağın kopuşunu ve özgürlük arzusunu derinleştirir. 1976 tarihli “Eski Liman” öyküsünde “Bu günlerde sokağa çıktığımda kendimi yaşamın, çağın, kentin, insanların, her şeyin çok dışında buluyordum.” (Özlü, 2019:52) cümlesi, anlatıcının dünyayla kurduğu bağın koptuğunu, yaşamın dışında kaldığını gösterir. Anlatıcı, yazıyla kenti –İstanbul’u– kurtarma arzusundadır. Ancak yaşamın hareketliliği bu arzuya izin vermez: “Çoğu kez öyle küçük, ama ilginç olaylar olur ki, bunları gördüğüm an kafamda bir öykü belirir. İstanbul böyle öykülerle doludur. Bu kentin en güzel öykülerini Sait Faik yazmış diye düşünürüm. Onun bu uğraşısını sürdürmek gerek derim. Ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. Ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya da bir yeren hızla dönmek gerekir. (…)” (Özlü, 2019:52-53) Öyküde mekân olarak İstanbul, Antalya, İzmir kentleri ve Termessos geçer. İzmir, Avrupai ve zengin görüntüsüyle öyküde yer alır ancak anlatıcı şehirdeki insanlarla bir bağ kuramaz: “(…) Burada zenginlik taşıyor. Büyük yapıların altlarında dev mağazalar var. Yaya kaldırımının üzeri muhteşem Amerikan arabalarıyla dolu. Nato karargâhı, Alman ve Yunan konsoloslukları da burada. Avrupa’daki gibi, yaya kaldırımlarının üzerine taşan renkli, pahalı ve güzel lokantalar dolu. Burada ayakkabı boyacılarının tezgâhları bile pırıl pırıl pirinçten ve zengin boya çeşitleriyle bezeli. Her gelişimde Türkiye’nin diğer yerlerinden daha canlı, daha zengin görürüm İzmir’i. Severim de bu kenti. Ama hiçbir insanla bu kentte dostluk kuramadım, insanlar hep yabancı kaldı bana.” (Özlü, 2019:53). Antalya, anlatıcıya sevinç ve huzur veren bir mekân olarak yer alırken Termessos, “(…) on yedi asır önce terk edilmiş. Ve hiçbir düzenlemeye uğramamış.” (Özlü, 2019:54) olması yönüyle anlatıcıya “dehşet verici” bir mekân olarak görünür.

Öyküde yer alan Zeynep karakteri ile anlatıcı üzerinden kadın olma hali, özgürlük ve bağımsızlık üzerine bir sorgulama gerçekleşir. Bu özgürlük arzusu kalıplaşmış yargılardan uzak, sevme ve sevişme arzusundan beslenen bir özgürlük anlayışıdır: “Devrimci inançları olan kadınların sert, militan bir dış görünüşe bürünmelerine karşıyım. Kadın, kadın olabilmeli. Bu da kolay değil. Halklara olan sevgisini, insan ancak bireylerle olan ilişkilerinde geliştirebilir. Çok sevmeyen, çok sevişmeyen birinin insancıl bile olabileceğine inanmıyorum, diyorum.” (Özlü, 2019:57) Bu bağlamda Hilmi Yavuz’un Tezer Özlü edebiyatı üzerine yaptığı değerlendirme anlam kazanır: “Tezer, benim tanıdığım ilk kadın başkaldırıcıdır. Türkiye’de daha feminizmin sözü bile edilmezken ve bir Victoria ahlakının neredeyse okur-yazarları bile kuşattığı 1950’li yılların sonunda, kadını cinselliğiyle tanımlayan bir çevreye başkaldırıp üstüne üstüne giden odur.” (Yavuz, 2015:26)

1976 tarihli “Hayalet Oğuz”, Oğuz Halûk Alplaçin’in ölümünden sonra gerçek yaşam ve gerçek karakter üzerine yazılmış bir öyküdür. Öyküde yer aldığı haliyle Hayalet Oğuz kimdir? “Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşırını ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.” (Özlü, 2019:58) Bu bağlamda Hayalet Oğuz, mülksüzlüğü, kuralsızlığı ve özgür yaşamı temsil eder.

Öyküde Tezer Özlü, Hayalet Oğuz’u abisi Demir Özlü’den dolayı tanıdığını ve yakın bir ilişki kurduğunu dile getirir: “Oğuz’u ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. (…) Oğuz, 21 yıl sonra 1975’in Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk.” (Özlü, 2019:58) Tezer Özlü, Hayalet Oğuz’un “dost” yönünü ise şu sözlerle dile getirir: “Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.” (Özlü, 2019:61) Genel bağlamda değerlendirildiğinde Hayalet Oğuz, bir dostun vefatından dolayı dile getirilmiş bir ağır metni ya da biyografik bir anlatı bağlamında değerlendirilemez. “Hayalet Oğuz”, bir kişinin yaşamına tanıklık etmiş anlatıcı tarafından dile getirilmiş bir öykü metnidir.

SONUÇ

Tezer Özlü’nün “Eski Bahçe” içerisinde yer alan öyküleri, yazarın öykücülüğünün temel izleklerini bir arada sunan bir yapıttır. Ölüm, yalnızlık, çocukluk, yabancılaşma ve başkaldırı, bu öykülerde bireysel deneyimden yola çıkarak bir varoluş sorunsalına dönüşür. Tezer Özlü’nün yalın ama yoğun dili, yaşamla sanat arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarır. Leylâ Erbil’in de belirttiği gibi, “Tezer Özlü’nün sanatı acılar kadar sevgiyle de besleniyordu ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi” (Erbil, 2019:158). Tezer Özlü yazınını özgün kılan temel unsur, yaşamla sanat arasında kurduğu içtenlikten gelir. Yazar bu içtenliği kurarken alışılagelmiş öykü anlayışının sınırlarının dışına çıkarak öykünün imkânlarını zorlamayı tercih eder.

KAYNAKÇA:

– https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ozlu-tezer

– Erbil, Leylâ (2019). Zihin Kuşları. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

– Fidan, Burak (2019). Her Şeyin Sonundayım – Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektupları (1966-1985). İstanbul: Alfa Kitap.

– Gümüş, Semih (2012). Öykünün Bahçesi. İstanbul: Can Yayınları.

– Lekesiz, Ömer (2006). Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları. İstanbul: Selis Kitaplar.

– Özlü, Tezer (2019). Eski Bahçe – Eski Sevgi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

– Tosun, Necip (2011). Modern Öykü Kuramı. Ankara: Hece Yayınları.

– Yavuz, Hilmi (2015). Mutti ile Hayalet “Tezer Özlü’ye Armağan İçinde (s.25-27)”. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark