14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DOSYA 

JAMES JOYCE’UN DUBLİN’İ VE ALIMLAMA ESTETİĞİNDE “BİR KARŞILAŞMA”


İrlandalı modernist yazar James Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin’in banliyölerinden Rathgar’da dünyaya gelir. Joyce’un babası John Stanislaus israfçı yönüyle ünlü bir memur, annesiyse yetenekli bir piyanisttir (Joyce, 2018, s.4). Çocukluğunda prestijli bir Cizvit koleji olan Clongowes Wood’a yazılan Joyce’un buradaki macerası maddi problemler yüzünden uzun sürmez. Sonrasında, Belvedere College’da öğrenimini sürdürür ve yazmaya olan yeteneği bu yıllarda fark edilir. Küçük Joyce, kitap okumaya ve okul dışı etkinliklere büyük zaman ayırır, çok sevdiği Henrik Ibsen’in oyunlarını aslından okuyabilmek için Dan-Norveç dilini öğrenir (YKY, 2026). University College Dublin’de okuduğu yıllarda yazdığı bir eleştiriyle Ibsen’in dikkatini çekmeyi de başarır (Joyce, 2016, s.4). Gelecek vadeden James, bu dönemde oyunlar ve şiirler de yazmıştır fakat hiçbiri günümüze kalmaz. Üniversiteden 1902 yılında mezun olan yazar, doktor olma düşüncesiyle Paris’e gider ancak ertesi yıl annesini kaybedince İrlanda’ya tekrar dönecektir. Akabinde inzivaya çekilme fikriyle Sandycove’daki Martello Kulesi’ne taşınan sanatçı, burada şiirler ve hikâyeler kaleme alır (Joyce, 2018, s.4). 1904 yılında Nora Barnacle ile tanışan Joyce, onunla birlikte Dublin’den ayrılıp Pula ve Trieste’de dil okullarında çalışır. Ayrıca, Roma’da banka veznedarlığı yapar. Bu sırada Dublinliler’i oluşturacak öyküleri ve Stephen Hero (ki bu eser ilerleyen yıllarda Ulysses’e dönüşecektir, Stephen Hero’dan ve onun yazar için nasıl bir kırılma noktası olduğundan yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedilecektir) adındaki otobiyografik roman denemesinin bölümlerini hazırlamaktadır. 1907’de ise –her ne kadar sanatçının diğer eserlerinin gölgesinde kalsa da– Joyce’un gençlik yıllarının hissî yansımalarını gördüğümüz, aynı zamanda onun ilk ve tek şiir kitabı olan “Oda Müziği” (Chamber Music) yayımlanır (Joyce, 2014, s.7). 1912 yılında Galway ve Dublin’e yaptığı ziyaret İrlanda’ya son gidişi olur ve devamında 1914 yılında Dublinliler belirir. Joyce, ertesi yıl “Sürgünler”i tamamlayarak Trieste’den ayrılıp İsviçre’ye geçer. “Stephen Hero” (Kahraman Stephen)’yu değiştirerek hikâyeleştirdiği “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” 1916 yılında yayınlanır. Bütün bu eserlerden sonra artık başyapıtına hazırdır Joyce ve ertesi yıl “Ulysses”i yazmaya başlayıp bir dergide tefrika eder (Joyce, 2018, s.22). Savaş sona erdikten sonra, önce Trieste’ye daha sonra yirmi yıl yaşayacağı Paris’e yerleşir. Bu yıllarda Paris’te yaşayan diğer yabancı yazarların arasına karışan Joyce, avangart bir yazar olarak ün kazanacaktır. Joyce, “Ulysses”i ilk kez, 1906 yılında Roma’da bir bankada çalışırken “Dublinliler”e eklenecek bir öykü olarak düşünmüştür aslında. Ne var ki bu öyküyü hiçbir zaman yazmayacaktır; bunun yerine onu 1914’te roman olarak tasarlayıp, aynı yıl içinde de kitap halinde yazmaya başlar. “Ulysses”, Mart 1918’de ABD’de çıkan Little Review dergisinde dizi biçiminde yayımlanmaya başlar; Joyce bir yandan yazarken bir yandan da yazdıklarında değişiklikler ve düzeltmeler yapmayı sürdürür. Roman, dergide yayını sürerken 1920’de müstehcenlik sebebiyle sansüre uğrayıp yasaklanacak ve kitap olarak ancak 1922’de Joyce’un yaş günü olan 2 Şubat’ta Paris’te Shakespeare and Company’nin sahibesi Sylvia Beach’in çabalarıyla yayımlanabilecektir (Joyce, 2018, s.23). “Ulysses”in 1922 yılında Paris’te İngilizce olarak kitap halinde yayınlanmasının ardından sanatçı, ertesi yıl Finnegans Wake’i yazmaya başlar. Dilin var olan tüm kurallarını çiğneyen bu romanın büyük bir kısmını Joyce, arkadaşı yazar Samuel Beckett’e dikte ederek yazmıştır. Finnegans Wake ise 1939’da okurlarının karşısına çıkar. O yılın yaz mevsimini Étretat ve Berne’de geçiren Joyce ailesi, savaşın başlamasıyla önce Vichy yakınlarına, ertesi yıl da Zürih’e taşınacaktır. 1941 yılında ülser delinmesi geçiren Joyce, 13 Ocak günü 58 yaşında hayata veda eder. Zürih Hayvanat Bahçesi yakınlarındaki Fluntern Mezarlığı’na defnedilir; İsviçreli tenor Max Meili naaşının başında Monteverdi’nin L’Orfeo operasından “Addio terra, addio cielo”yu (Elveda yeryüzü, elveda gökyüzü) okuyacaktır (Joyce, 2016, s.25). Hayatı ve eserleri bugün hâlâ her 16 Haziran’da (Ulysses’teki olayların geçtiği günden esinlenerek) “Bloomsday” gününde kutlanmaktadır.

KISACA ‘ALIMLAMA ESTETİĞİ’

Yukarıda, yazının bağlamıyla paralellik kurmaya çalışarak kısaca hayatına değindiğim James Joyce’un Dublin ile olan ilişkisinden bahsedip “Dublinliler”deki “Bir Karşılaşma” adlı öyküyü ‘Alımlama Estetiği’ bağlamında incelemeye geçmeden önce bu kuramın; çıkış noktasından, öncülerinden ve öncelediği durumlardan bahsetmekte fayda var. Alımlama kavramı Latince “recipiere”den gelmekte ve “karşılama, alma, bir eserin etkisi” anlamlarında kullanılmaktadır. Edebiyat biliminde ise, edebiyatın okuyucu ya da dinleyici olarak, her türlü iletişimsel edinim biçimi anlamına gelir (Aydın, 2022). Okur merkezli kuramlardan biri olan Alımlama Estetiği kuramı bilindiği üzere, roman dilleri ve edebiyatları bilimcisi Hans Robert Jauß’un 1967 yılında Konstanz Üniversitesi’ndeki “Literaturgeschichte als Provokation der Literaturwissenschaft” (Edebiyat Biliminin Provokasyonu Olarak Edebiyat Tarihi) başlıklı deneme dersinde ortaya konmuştur. Kuramın çıkış noktası Konstanz Üniversitesi olduğundan, üniversite bu alanda uluslararası bir üne kavuşur ve kuramdan bahsedilirken Konstanz Okulu olarak da anılır (Tüzel& Kurudayıoğlu, 2013, s.103).

Jauß’un bu ilk dersindeki eleştirisinde; çok sayıda kuramcıdan, araştırmacıdan (Roman Jakobson, Walter Benjamin, René Wellek, Roland Barthes) esinlendiğini görmekteyiz. Jauβ, edebiyatı estetik ve tarihsel bir bütün olarak ele alır ve edebiyat tarihini, yazarın yaşamını ve eserini kronolojik olarak ortaya koyan anlayış olarak görmeyi reddeder. Çünkü ona göre, “edebi bir eserin kalitesi, düzeyi, onun biyografik ya da tarihsel vb. oluşum koşullarında değil, (…) aksine daha güç algılanabilir etki, alımlama ve ölümden sonra ün kriterlerinde yatmaktadır” (Ekiz, 2007, s. 121). Böylece; edebi eserlerin değerlendirilmesinde, yorumlanmasında okuma süreci, okur/alımlayıcı önem kazanmaktadır. Burada okurun/alımlayıcının önemini şu sözlerle vurgular Jauβ: “Yazar, eser ve alımlayıcı üçgeninde sonuncusu sadece pasif bir parça, salt reaksiyonlar zinciri değil; aksine o, tekrar bir tarih oluşturucu enerjidir. Edebi eserin tarihsel yaşamı, alımlayıcılarının aktif katılımı olmaksızın düşünülemez.” (Ekiz, 2007, s. 121)

Jauβ’un bu kuramının temelinde Hans Georg Gadamer’in; Edmund Husserl, Wilhelm Dilthey ve Martin Heidegger çıkışlı anlama temelli felsefi yorumbilimi yatmaktadır. Edebiyat biliminin özellikle de yorumsamanın yöntemi üzerinde derin izler bırakmış olan Gadamer, 1960 yılında yayımladığı “Wahrheit und Methode” (Hakikat ve Yöntem) başlıklı kült eserinde anlama sürecini şu şekilde tanımlamaktadır: “Bir metni anlamak isteyen hep bir taslak gerçekleştirir. O, metin içerisinde bir anlam görünmeye başlar başlamaz bütünün bir anlamını önceden ortaya atar. Böyle bir durum metnin salt belirli bir anlama dönük beklenti içerisinde okunduğu için gerçekleşmektedir.” (Ekiz, 2007, s. 121)

Okurun merkeze alındığı Alımlama Estetiği’nde, edebi eserin okuyucular tarafından hangi şartlar altında kavrandığı sorgulanıp bu kavramanın nelerden etkilendiği ve hangi sonuçlara ulaşıldığı araştırılmaktadır (Tüzel& Kurudayıoğlu, 2013, s.103). Bu yapılırken, edebi eseri etkileyen “toplum ve gelenek” unsurlarının da tamamen göz ardı edildiği söylenemez. Çünkü “toplum ve gelenek”, hem edebi eseri oluşturan yazarı hem de anlamlandıran okuru etkilemektedir. Bahsi geçen ikili; yazarın kavrama, dönüştürme ve yansıtma biçimlerini etkilediği gibi okurun ilişkilendirme, çözümleme ve anlama biçimlerini de etkiler (Tüzel& Kurudayıoğlu, 2013, s.103). 1960’ların öncesinde ortaya çıkan kuramların genel olarak metin ve yazar merkezli olduğunu görmekteyiz.1960’ların sonunda ise ortaya atılan kuramların çoğu doğrudan doğruya okur merkezli olmasalar da okuru ön plana alan kuramlardır. Macherey ve Eagleton’un Marksist eleştirisinde, Derrida’yı izleyen yapı-sökücülerin metin incelemesinde, kimi feminist eleştirmenlerin eserlere kadın gözüyle bakma yöntemlerinde okura önemli rol düşmektedir. Burada her ne kadar ayrıntısına girmeyecek olsam da Barthes’in “Tanrısal-yazar öldü” ifadesine değinmeden geçmek istemiyorum. Onun bu ifadesi, okur merkezli kuramlar için son derece önemlidir.

Eleştiride okuyucunun öne çıkmasının nedenleri olarak iki noktadan bahsediliriz. Bu nedenlerden biri, modernist edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak; karakter, olay, zaman ve mekân ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet etmesidir. James Joyce, Franz Kafka, Ailen Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı eseri yorumlama ve anlamlandırma işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili. Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi kendi yapısında arar. Oysa Derrida, bu bilimsel çözümü sorgulamış ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura öncelik sunmuştur. Ayrıca göstergebilim, anlam türeten kodların, konvansiyonların işlevselleşebileceği bir yer olarak okura açılır. Bu okur, bir kişi değil kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdir. Aynı sebepten dolayı; Barthes metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, varış noktasında yani okurda oluştuğunu söylemektedir (Moran, 2002).

Benzer bir yaklaşım ile Iser, edebi metinlerde yazarın “büyük boşluklar (macro-gaps)” ve “küçük boşluklar (micro gaps)” bırakıp okuru metni kavrama eylemine dâhil ettiğini ifade eder. ‘Alımlama Estetiği Kuramı Doğrultusunda Okurun Beklenti Ufkunun Tespit Edilmesi Üzerine Uygulamalı Bir Çalışma’ adlı makalelerinde Tüzel& Kurudayıoğlu (2013) Green ve Lebihan (2001)’dan yaptıkları alıntıda konuya şöyle devam eder: “Küçük boşluklar, okur tarafından cümlenin, paragrafın ya da metnin bağlamından hareket ederek anlaşılabilecek durumları ifade ederken büyük boşluklar ancak okurun yaşam deneyimi ve önceki okumaları ile ilişki kurarak anlayabileceği durumları ifade etmektedir.” (Tüzel& Kurudayıoğlu, 2013, s.104). Ayrıca, araştırmacılar Dilidüzgün (2002)’den de bahsi geçen boşluklarla ilgili şu alıntıyı yapar: “Yazar, okurun da düş gücüne özgür bir alan yaratmak üzere her şeyi söylemez. Okur kendi beklentisi, dünya bilgisi, alımlama ufku doğrultusunda bu boş alanları doldurarak, metnin iletisini/iletilerini anlamaya çalışarak, yani anlayarak yazarla bir iletişim sürecine girer.” (Tüzel& Kurudayıoğlu, 2013, s.104)

Sonuç olarak, Alımlama Estetiği’nin kendisinden önceki metin veya yazar temelli edebiyat eleştirilerine göre eserin okuyucusuna daha fazla öncelik tanıdığı söylenebilir. Metni okuyanın da edebi eserin çözümlenme sürecine dâhil oluşu; kuşkusuz okuyucuyu eseri kavrama eylemi anlamında edilgen bir konumdan aktif bir pozisyona getirerek ona da bu çizgide bir rol tanımlamıştır.

JOYCE VE DUBLİN

Toplumsal hayatımdan da ailevi ilişkilerimden de emekliliğimi isteyeceğim.” (Joyce, 2019, s.25)

Bir Karşılaşma” adlı öykünün analizine başlamadan önce; Joyce’un Dublin ile olan ilişkisine, yazarın “Dublinliler” isimli kitabında bulunan öykülerin ortak yanına değinmek öyküyü okur merkezli bir kuram bağlamında anlamlandırabilmek adına yerinde olacak.

Doğduğum Dublin fakir, Protestan ve atletikti. Gençken menzilimi genişlettim ve fakir, Katolik ve Galce olan bir Dublin’e girdim. Sonra fakir, sanatsal ve politik bir Dublin’e kadar uzandım. Sonra kendim için bir Dublin yarattım, benim Dublin’imi.” diyor İrlandalı yazar ve aynı zamanda Joyce’un arkadaşı olan James Stephens anılarında. Zaten şairlerin, yazarların, müzisyenlerin ya da diğer sanat dallarını icra eden sanatçıların doğup büyüdükleri yerlerin yani memleketlerinin onların eserlerine doğrudan veya dolaylı olarak yansıması durumu geçmişten günümüze hep kaçınılmaz görünmüştür. Bu konu, açıkçası benim de kişisel olarak ilgimi bir hayli çekmekte. Hatta yıllar sonra görüyorum ki okuduğum yazar ve şairlerin, dinlediğim müzisyenlerin yaşamlarının geçtiği yerlerle ilgili ‘embriyonik’ bir bağları var. Lafı çok da uzatmadan konu hakkında aklıma ilk gelen örnekleri sıralamak daha doğru olacak. Rus klasiklerindeki St. Petersburg-Moskova etkisi, Yaşar Kemal’deki Çukurova, Sait Faik’in soluduğu İstanbul, Gottfried Keller’ın çocukluğunun geçtiği İsviçre kırsalı ve gençliğinin Münih’i… Hayır, bitmedi! Faulkner’in, Steinbeck’in, Jack London’ın, Upton Sinclair’in, Capote’nin ve Beat Kuşağı’nın gözünden çeşit çeşit okuduğumuz Amerika; Rabelais ve Celine’in çağlarının Fransa’sını kavrayış biçimleri, Manzoni’deki İtalya, Thomas de Quincey’nin kasvetli Londra’sı… Bu liste uzar gider ama biraz da müziğe bakalım. Liverpool’un griliğini notalara yükleyen Anathema geliyor aklıma. Meşhur karikatürdeki tabirle ‘milleti üze üze kendine ev yaptıran’ Oxfordshirelı Radiohead beliriyor zihnimde. Yanı sıra; Heavy metalin başkenti Birmingham’ın kapital gürültüsü, Thrash metalin ateşini yaktığı yer olan Bay Area, Grunge’ın evi Seattle veee nam-ı diğer ‘Boss’ Bruce Springsteein’in döne döne anlattığı New Jersey…

Bütün bu isimleri saymamın sebebi, James Joyce ve Dublin arasında da hiç kopmayan bir ilişkinin var olması. Öyle bir bağ ki, ‘Oda Müziği’ndeki şiirlerin dizelerinden başlayıp ‘Dublinliler’, ‘Kahraman Stephen’ derken dünyaya ‘Ulysses’i hediye edecektir. 1912’de yazdığı ‘Yakıcı Gaz’ adlı şiirinde şöyle yazıyor Joyce: “Ülkemi seviyorum-ringalar üzerine seviyorum/ Görmenizi dilerdim akıttığım gözyaşlarını/ Düşündüğüm zaman göçmen trenlerini ve gemilerini.” (Joyce, 2014, s.48). Yine aynı şiirden birkaç dize daha aktarmak, sanırım sanatçının algıladığı İrlanda’yı daha net anlatacaktır.  “Ama İrlanda’ya bir borcum vardı:/ Şerefi ellerimin arasındaydı/ Her zaman bu sevimli ülke/ Göndermişti yazarlarıyla, şairlerini sürgüne/ ve İrlandalı mizah anlayışıyla/ İhanet etmişti, bir bir, önderlerine.” (Joyce, 2014, s.45) Joyce için Dublin ve İrlanda hep sürgün yiyip ama hiç ayrılamadığı bir vatan olmuştur desek yeri. Madem Alımlama Estetiği’nden bahsediyoruz, sanatçının tıpkı şiir kitabı gibi ilk ve tek tiyatro eseri olan ‘Sürgünler’in adı da bir şeyler anlatmalı bize. Zaten söz konusu Joyce ise imgelerle çağrışımların deyim yerindeyse havada uçuşacağı açık. Eserde Robert ve Beatrice’in arasında geçen diyalogda, Beatrice’in kulağında çınlayan org sesinin Robert tarafından ‘Protestanlığın astımlı sesi’ olarak vurgulanması dikkate değer duruyor. Yine Robert’ın, İrlanda’nın yeni bir ülke olabilmesi için ilk şartın önce Avrupalı olması olduğunu söylemesi üstünde durulmayı hak eden bir ifade. Sürgünler’in son bölümündeyse Joyce, Richard’a şunları söyletiyor: “Memleketimizin yüzleşeceği, yaşamsal öneme sahip sorunlardan bir tanesi de yurdun onlara ihtiyacı varken terk etmiş olsalar da, uzun süredir özlemi çekilen zaferin arifesinde yurda geri dönmüş bulunan ve sürgündeki yalnız zamanlarda en azından yurdu nasıl sevmeleri gerektiğini öğrenen evlatlarına karşı takınacağı tavrın tespitidir.” (Joyce, 2019, s.125) Bu iki eserden bahsettikten sonra, yazarın Ulysses’in ilk prototipi olarak kaleme aldığı Kahraman Stephen’dan bahsetmeliyiz diye düşünüyorum. Eserin hakkında onu Türkçe okumamızı sağlayan Merve Tokmakçıoğlu, Herbert Gorman (1939)’dan yaptığı alıntıda şöyle diyor: “Edebiyat efsanelerinden birine göre, 1908 yılında bir akşam, James Joyce yirminci kez yayıncılar tarafından reddedilen Kahraman Stephen romanını bir çaresizlik ve öfke nöbeti sonucu ateşe atar; romanın 383 sayfasını alevlerin arasından parmakları yanma pahasına kurtaran Nora olur-1904’te Dublin’i Joyce’la birlikte terk eden ve ölümüne kadar Joyce’un ilham perisi ve hayat arkadaşı olan Nora… Alevlerden kurtulan Kahraman Stephen, hiçbir yayınevi tarafından kabul edilmeyince rafa kaldırılır. Joyce kardeşi Stanislaus’a yazarak romanı baştan yazmak istediğini belirtir. Böylece Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ortaya çıkar. Joyce yalnızca Stephen’ın soyadını değiştirmemiş, ciddi bir üslup değişikliğine gitmiştir.” (Joyce, 2017, s.7) Joyce, Stephen’da her ne kadar üslup değişikliğine gidip onu daha edebi bir şekle büründürse de; sivri, sembolik, ironik ve bıçkın üslubu onun yazdığı son cümleye kadar sürecektir. Kahraman Stephen ve ardılı olan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde geçen şu cümleler sanırım bu süreğenliğe küçük bir örnek olabilir: “Mutluluk veren güzellik karşısında aklın ve özgür, bağlaşık gayretleriyle mutlu olan bedenin gururu, sağlık, bilgelik ve mutluluk isteyen her doğal içgüdü bu parazitlerin illetleri tarafından kemirilmişti. Her ne kadar Avrupalı kültürünün merkezinden çok uzakta, okyanusta bir adada sıkışsa da, her ne kadar nefretleri sirenlerin kollarındaki su kadar güçsüz hale gelmiş olanlardan kendisine kuşkuyla bozuk bir irade ve ruh kalmış olsa da, en azından o kendi hayatını yeni bir insanlığın sesi olarak gördüğü şeye göre yaşayacaktı, etkin, korkusuz ve utanmadan.” (Joyce, 2017, s.195). İlk romanın ardından gelen eserde ise şu sesleri duyarız: “Kör ışığın içinden birtakım şekiller, oraya buraya gidiyordu. Ve buydu hayat. Dublin adının harfleri zihninde ağırlık yaparak duruyor, yavaş, kabaca bir diretmeyle birbirlerini oradan oraya kavga edercesine iteliyordu. Ruhu yoğun bir yağın içine doğru yayılıyor ve orada donuyor, durgun korkusunun içinde ciddi olarak tehdit eden bir alacakaranlığın gittikçe daha derinlerine dalıyor, bu arada onun olan beden kayıtsız ve lekeli, kararmış gözlerden dışarıyı gözleyerek, çaresiz, rahatsız ve insan, ona bakacak öküzümsü Tanrı’nın önünde duruyordu.” (Joyce, 2018, s. 164) Joyce’un Dublinliler dışındaki kahramanlarının İrlanda ve Dublin’le ilgili düşünceleri bunlar. Peki, direkt olarak Joyce ne düşünüyor? Konunun kısaca bu kısmına da değinerek sahneyi Dublinlinler’e bırakacağım.

Joyce’un 1907’de kaleme aldığı “Özerklik Dönemi” adlı makalede, diğer birçok makalesindeki gibi İrlanda’nın bağımsız ve özgür bir ülke olabilmesiyle ilgili düşüncelerini görürüz. Dublin’in milliyetçi(!)lerinin bu konuya çok ilgi(?) duyduğunu belirten yazar; İrlanda’nın hem kendi Meclis Partisi tarafından hem de İngiltere tarafından çok uzun yıllardır özerklik konusunda oyalandığını düşünür. İrlanda’nın İngiltere tarafından fiziksel ve ruhsal anlamda sömürüldüğünü söyleyen sanatçı, makalesinde şöyle belirtir: “İrlanda’nın ortasındaki bataklığı inceleyen siyasilerin ve biliminsanlarının, her İrlanda ocağında iki hayalet oturduğunu tespit ettiklerinden de bahsetmezler. Tüketim ve delilik, tüm İngiliz iddialarını yalanlar ve bir yüzyılı aşkın süredir yaşanan bu harabatı görmezden gelen İngiliz hükümetinin yol açtığı maddi ve manevi maliyet belki de 500 milyon frankı bulur. İnsanların ruhsal çöküntüsü ise bunun çok ötesindedir.” (Joyce, 2020, s.177) Sanatçının bu ifadeleri aslında onun İrlanda ve Dublin’le olan ilişkisini anlayabilmek bağlamında önemli. Zira Joyce toplumsal olarak sömürülen bir toplumun üyesi olmakla birlikte bunu; eğitim, din, aile gibi kurumların kendi yaşantısı üstündeki etkisi itibariyle bireysel olarak da hissedenlerden. Onun, makalenin devamında söyledikleriyse daha çarpıcı: “İngiltere’nin İrlanda’ya karşı kullanabileceği en güçlü silahlar artık, Muhafazakârlık yerine, Liberalizm ve Vatikan’dır. Muhafazakârlık, tiran yönetimine dayandığı için, açık ve samimi bir şekilde, düşmanca doktrindir. Pozisyonu mantıklıdır. Büyük Britanya’nın yanı başında rakip bir adanın büyümesini, İrlanda fabrikalarının İngiliz fabrikalarıyla rekabet etmesini, şarap ve tütünün eskiden olduğu gibi İrlanda’dan ithal edilmesini, yerel ya da yabancı bir hükümet altında olsa da İrlanda limanlarının düşman donanmalarına ev sahipliği yapmasını istemez.” (Joyce, 2020, s.178) İrlanda’nın muhafazakâr ve sözde ülkesine bağlı yöneticilerinin 1840’larda yaşanan büyük kıtlığı nasıl içler acısı bir şekilde yönettiklerini Liam O’Flaherty’nin 1937’de yayımladığı “Kıtlık” adlı eserinde detaylı bir şekilde görebiliriz. Karşı karşıya olduğumuz manzara, Joyce’un Dublin ve ülkesiyle olan ilişkisinin neden böyle fırtınalı olduğunu anlamamızı sağlayabilir.

Bir Karabasan Kenti Olarak Joyce’un Dublin’i ve Yazarın Niyeti: Bilişsel Anlatıbilim Çerçevesinde Bir İnceleme’ adlı çalışmasında Yağcıoğlu (2013), Joyce’un Dublinliler’le ilgili verdiği demeçleri Ellman (1966)’dan bazı alıntılar yaparak aktarıyor. Joyce’un bu ifadelerinin yukarıda yaptığımız alıntı ve açıklamalarla örtüşmesi çok da sürpriz değil. Joyce ifadelerinde böyle bir eser ortaya koymasının sebeplerini şu şekilde açıklamış: “Zaman zaman, yayımcıların listelerinde İrlanda’yı ele alan kitaplar görüyorum. Ben de öykülerimden etrafa dalga dalga yayıldığını umduğum kokuşmanın kokusunu duymak için insanların para ödemeyi isteyebileceklerini düşünüyorum.” (Yağcıoğlu, 2013, s.35) Bu cümlelerde en fazla dikkatimizi çeken sözcüklerden biri sanırım ‘kokuşma’. Her türlü sömürünün önce topluma ve devamında bireylere yaydığı bu çürümüşlüğün kokusunu öyküleri okurken buram buram solumamız işte bu yüzden. Ancak sanatçı sözlerini biraz daha açıyor: “Niyetim ülkemin ahlȃk anlayışının tarihi üzerinde bir bölüm yazmaktı ve Dublin’i olayların geçtiği sahne olarak seçtim, çünkü o kent bana felç olmuş insanların kenti gibi görünüyordu. İlgisiz kamuoyuna çocukluk, ergenlik, olgunluk ve sosyal hayat başlıkları altında bu çöküşü sunmak istedim. Öyküler bu sıralamayla düzenlenmiştir. Üzerinde titizlikle çalışılmış art niyetli bir biçemle kaleme aldım. Bu sıralamayı değiştirmeye, hatta gördüklerini ve işittiklerini bozmaya yeltenecek kişinin çok cesaret sahibi biri olduğu inancındayım.” (Yağcıoğlu, 2013, s.36) Bu ifadelerle bağlantılı olarak Dublinliler’in ön sözünde Murat Belge, kitaptaki öykülerin yazarın şehir ile olan ilişkisini de yansıttığına dikkat çeker ve şöyle bir açıklama yapar: “Bu hikâye kitabının, başka birçok hikâye kitabından farkı, değişik esinlemelerle yazılmış hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşmasıdır. Bütün hikâyeler arasında tematik bir ortaklık ve gelişme vardır. Öyle ki, her biri ayrı ayrı okunabildiği halde, kitabın bütünü neredeyse bir roman gibi tasarlanmıştır denebilir. ‘Dublinli olma’ gibi bir tema çerçevesinde bakıldığında bu özellik çarpıcıdır. Hikâyeler birbirleriyle bir bütünlük sağladığı gibi, Joyce’un daha sonraki eseri de her birini (ve hepsini) yeniden ele alır. Kitapta yer alan on beş hikâyenin belirli bir tasarıma göre sıralandığı görülüyor, ilk üç hikâye çocukluk üstüne. Bundan sonra, gençlik ve orta yaşlılık üstüne dörder hikâye geliyor. Son dört hikâye ise toplum hayatıyla ilgili ve kitabın son hikâyesinin adı ‘Ölüler’. Bir çeşit ‘hayat içinde ölüm’, ‘yaşarken ölmüş olmak’, aslında bu hikâyelerin ortak teması. Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde, kendi hayatını bu romanın kahramanı Stephen Dedalus’da dramatize ederek, sanatı seçmek için İrlanda’yı terk etme kararını anlatmıştı. Dublinliler’de ise, bu kararı vermeyen ve İrlanda’da kalan insanların kaderlerini anlatır gibidir.”  (Joyce, 2016, s.27-28)

Bu yorumdan da anlaşılabileceği üzere, Joyce her ne kadar büyük eserlerini İrlanda dışında oluşturmuşsa da başkent Dublin onun için her zaman bu eserlerde kahramanların dahi önüne geçmeyi başarmıştır desek durumu pek de abartmış sayılmayız. Ulysses’in öncülleri ya da ön hazırlıkları sayılabilecek Kahraman Stephen, sonrasında bu kitaptan ‘kalan sayfaların’ eşliğinde yeniden kaleme alınan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin merkezinde; Joyce’un ikonik kahramanı Dedalus’un büyürken karakteri gelişirken karşımıza hep Dublin çıkar. Yazarın burada aldığı akademik ve dini eğitim, kurduğu arkadaşlıklar, aile hayatı hem öykülerinde hem romanlarında yarattığı kahramanlara, onlar eşliğinde gelişen durum ve olaylara sürekli bir arka plan oluşturmuştur. Onun özgürlükten yana tavrı, Dublin’de çocukluğundan ilk gençliğine kadar olan yıllarda aldığı katı, kuralcı akademik ve dini eğitimle her zaman çatışma halindedir. Böyle bir durumun da Dedalus ve diğer kahramanlara, olaylara sirayet etmemesi yazar açısından kaçınılmazdır.

‘BİR KARŞILAŞMA’ ADLI ÖYKÜNÜN ÖZETİ

Ama gerçek serüvenler de evde oturan insanlara gelmez diye düşünüyordum: uzaklarda aramalı onları.” (Joyce, 2016, s.51)

Anlatıcı, Joe Dillon ve Mahony; dini eğitim veren bir okula giden, Kızılderili hikâyeleri anlatan vahşi Batı dergilerine tutkun üç arkadaştır. En büyük eğlenceleri bu dergilerdeki kahramanlara benzemeye çalıştıkları oyunlar oynamaktır. Böylece etrafı tanıma, biraz olsun kurallara uymama dürtüsü yakalar hepsini. Bir gün okulda pedere bu dergilerden birini okurken yakalanıp azarlanmalarıysa bu dürtülerini iyiden iyiye pekiştirir.

Okul hayatını sıkıcı bulmaya başlayan bu üç arkadaş havaların da ısınmasını fırsat bilip, belirledikleri bir günde ailelerinin haberi olmadan okulu asıp Dublin’i dolaşmaya karar verirler. Hepsi birer bahane tasarlamaktadır ama aralarında oyunların kazananı olarak ün salan Dillon diğerlerinden biraz daha fazla korkar durumdan. Ertesi gün buluşmak üzere anlaşırlar.

Buluşma yerine ilk gelen anlatıcı ve sonrasında ise Mahony’dir. Dillon, pederden duyduğu korkuya yenik düşmüştür. Bir günlük özgürlüğün verdiği heyecanla iki arkadaşın da konuşmalarındaki argo sözcükler, pedere yapılan muzip atıflar artar; hatta etraftaki diğer çocuklara Kızılderili oyunu içinde sataşacaklardır. Bu bölüm iki çocuğun şehrin havasını iyiden iyiye teneffüs ettiği, liman hayatını gözlemlediği, gemilerle şehirden kaçma hayalleri kurduğu bölümdür.

Karşı kıyıya geçip biraz vakit geçirdikten sonra kahramanlarımızı eve dönme telaşı sarmıştır. Okuldan kaçtıklarının anlaşılmaması için akşam olmadan eve dönmeleri gerekmektedir. Bu sırada yürüdükleri arsada karşılaştıkları yaşlı adam, biraz uzaklaştıktan sonra geri dönüp iki arkadaşın yanına gelir. Okul hayatından, tekrar genç olma isteğinden, sevdiği yazarlardan bahsetmeye başlar. Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde çocuklara sevgilileri olup olmadığını sorup, kahramanları tedirgin edercesine kızlardan ve onlara duyduğu ilgiden söz açar. Yaşlı adam sürekli aynı yörüngede konuşup durmaktadır. Derken çocuklardan biraz uzaklaştığında, Mahony adamın yaptığı hareketlere dikkat çekip biraz da ürkerek ihtiyarın sapık olduğunu söyler. Bu durum çocukları korkutmuştur ve bir an önce eve gitme isteği duyarlar. Fakat yaşlı adam dönüp yine uzun bir konuşmaya başlar. Bu kez ilk anlattıklarının aksine sürekli çocuklara sopa atmaktan bahsetmektedir. Anlatıcıya göre, ilk sözlerindeki ‘geniş görüşlülüğünden’ eser kalmamıştır. Bu esnada Mahony, biraz uzakta kendi halinde bir oyuna dalmıştır. Anlatıcı kahraman, yaşlı adamdan kaçarcasına uzaklaşır fakat ihtiyardan duyduğu korku da kendisiyle birliktedir. Duyduğu korkuyla arkadaşına seslenir, ilk seslenişinde çağrısını duymayan çocuğa karşı güvensizlik hissi oluşsa da ikinci seslenişinde arkadaşı imdadına yetişecektir.

‘BİR KARŞILAŞMA’ VE ALIMLAMA ESTETİĞİ

Sararmış dişlerinin arasında geniş aralıklar gördüm.” (Joyce, 2016, s.55)

Kahramanları çocuk da olsa okul, din ve aile üçgeninden başka bir deyişle bunların toplamı olan Dublin’den bir kaçış planı sunar bize Joyce. Ama bu kaçış öyküsünün yazıldığı dönemi de düşünürsek bu bir 21.yüzyıl kaçışı değil bir ‘Western’ kaçışı olacaktır çocuklar için. Zaten hikâyedeki vahşi batı unsuruyla birlikte Joyce ve Dublin ilişkisini düşününce; başka diyarlara dair bir özlem, başkentin monoton hayatından bir çıkış bileti olarak düşünmek zor olmayacaktır. Alımlama Estetiği açısından bakılacak olursa, öykü bu ve bunun gibi okura sunulan boşluklarla doludur. Joyce’a ve yazarın Dublin ile olan ilişkisine dair ön bilgisi olmayan herhangi bir okura vahşi batı özentisi üç çocuğun bir günlük okul asma planı ve ikisinin bunu gerçekleştirmesi gibi gelebilecek öykü, aslında Joyce’un okura bıraktığı bu ön bilgi ve buradan yola çıkarak yakalanabilecek metaforlarla bezelidir. Henüz öykünün başında, sonradan kaçış planına peder korkusundan katılmayacak olan Dillon’un geçmişinde katı bir din eğitiminin olması boşuna değildir. Kilise ve dinin baskıcı yönünü ve bunun insan psikolojisine yansımalarını bütün eserlerinde eserlerinin yasaklanması pahasına çıplak bir şekilde işleyen yazar, bu öyküde de sunmaktan geri durmaz bu tarafını. Pederin okulda vahşi batı dergisini yakalayıp çocuklara azarı basmasıysa öyküdeki din ve özgürlük çatışmasına dair güzel bir örnek sayılabilir, bu küçük didişme çocukların kaçış planını hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Alımlama Estetiği bağlamında bu satır aralarını görebilmesi açısından yine okura büyük iş düşmektedir çünkü yazar Dublin’den kaçış fikrini öykünün hemen her yerinde solutmak ister okuyucuya.

Öykünün devamında okuldan kaçış planını gerçekleştiren iki arkadaşın gözünden; kaçma hissini, Dublin’i ve yazarın bu manzaraya eklediği şehirden ayrılmaya dair bazı ipuçlarını görürüz. Bir günlüğüne de olsa ‘kaçabilmekten’ dolayı çok mutludur kahramanlar. Bu arada kontrol mekanizmaları ortadan kalktığı için konuşma tarzları, davranışları değişmiştir ve kendilerini daha cesaretli hissettiklerinden ortalığa sataşmaktan da geri durmazlar. Nehre yaklaşan çocukları sanayileşen şehrin gürültüsü sarmakta ve doklardaki başıboş iki çocuk insanlara ayak bağı olmaktadır. Yazar, gemileri ve filoları çocukların iyice uzaklaşma hissini pekiştirir derecede anlatır burada. Hatta Mahony, bu gemilerden biriyle denize kaçmaktan bahseder ve beraber uzakları hayal ederler. “Okul ve ev bizden uzaklaşıyor, üzerimizdeki etkileri soluyor gibiydi.” (Joyce, 2016, s.53) ifadesi dikkat çekicidir.

Bir feribotla nehrin karşı kıyısına geçen kahramanlar, yine gemilerin yüklenip boşaltılmasını büyük bir hayretle izlerler. Denizcilerin gözlerinin yeşil olup olmaması bile çeker dikkatlerini. Burada ‘yeşil’i doğa ve buna paralel olarak özgürlüğün sembolü olarak düşünebiliriz. Karşı kıyıda biraz daha vakit geçirdikten sonra hafiften akşamın yaklaşması çocukların canını sıkacaktır. Ev ve okul oradadır çünkü. Bu arada eve dönüş için yürüdükleri bir arsada yaşlı bir adamla karşılaşırlar. Bir anda kendilerini koyu bir muhabbetin başında bulan çocuklar; yaşlı adamın kitaplardan, kız arkadaşlardan, gençlikten bahsetmesi üzerine rahat bir nefes alsalar da içlerinde garip bir his oluşmuştur. Yaşlı adamın konuşmalarının sürekli aynı yörüngede dönüp durması, söylediklerini sürekli tekrar etmesi konuyu okur ve Alımlama Estetiği açısından yine aynı yere getirir. Yaşlı adam da bir Dublin sakinidir. Dublin gibi ses tonu da söyledikleri de monotondur. Şehir ve İrlanda’nın kaderi gibi o da kendi orijinal olmayan ‘nakaratlarını’ yaratmıştır. Biraz daha ileriye gidip çocukların gelecekteki yaşlı halleriyle bir ön buluşma gerçekleştirmeleri de diyebiliriz bu ‘karşılaşma’ya belki de. Ne de olsa Joyce, Dublinliler’de başkente sıkışıp kalmış bir dizi insanı anlatmaktadır. Dublin’den çıkamayan, hayatında yeniye dair herhangi bir şey olmayan, azalıp artmayan bir su göletine benzeyen bir ömür geçirecek olan şehir sakinleri elbette kendi yoz düzenlerindeki döngüde kaybolacaklardır. Öyküde sürekli karşımıza çıkan ‘yeşil’ bu bağlamda biraz da küf ve yosun rolüne girmiştir. Yaşlı adamın yine yeşile çalan siyah bir takım elbisesinin olmasıysa kahramanlara ve okura denizin uzakta kaldığını gösteren çok küçük bir detaydır aslında.

İhtiyar, geri dönmek üzere çocukların az ötesine gidip çok da tekin olmadığını gösteren ve yazarın yine okurun hayal gücüne bıraktığı bazı hareketler yapar. Kahramanlar bunu sapıklık olarak niteleyecektir ve Joyce böylece okurun zihnine bir dizi soru işareti bırakır. Adam, çocukların kaçışının sonucunda karşılaştıkları dış dünyaya ait bir tehdit olarak algılanabilir mi? Konuşmalarında nispeten eğlenceli olarak addedilen bir adamın çocukların önünde uygunsuz bir harekete girişmesi şehrin daha derin bir tasviri olabilir mi? Peki, adamın bu hareketi biraz da uzaklaşıp, gizlenerek yapmasına ne demeli? Bu sorular, her ne kadar Alımlama Estetiği’nin de belirttiği gibi okur tarafından anlamlandırılacak olsa da Joyce’un eserlerinin anlattığı Dublin’e dair bilgilerimiz, bahsi geçen sorgulamaların pek de hayra alamet olmadığını gösterir.

Yaşlı adam döndüğünde yaptığı konuşmaların önceki söylemleriyle alakası olmadığını görürüz. Çocukları sopa ile cezalandırmaktan başka bir şeyden bahsetmez olmuştur. Biraz önce yaptığı hareketten sonra ketum bir ihtiyara dönüşmesi de ayrıca ilgi çekicidir. Bu sırada Mahony, biraz ötede bir şeylerle oynamaktadır ve anlatıcı kahraman adamla baş başadır. Tam o anda adamın gözünün yeşil olduğunu fark etmesi ise çocuğun korkmasına yol açan diğer etmendir. Yeşil; doğanın, uzakların, özgürlüğün, çürümüşlüğün yeşili… İrlanda’nın yeşili…

Burada kesin olan durumlardan biri, yazar her ne kadar bize bunu sezdirecek bir şey belirtmemişse de çocukların en azından bir süre daha -hayatta kalabilmek adına- kontrol mekanizmalarının eşliğinde yaşamaları gerektiğidir. Çünkü dış dünya herhangi bir firar eylemini çok da kibar karşılamayabilir. Böylece Joyce’un konuyu ne kadar giriftleştirdiğinin farkına varırız. Şehir ve şehrin sahip olduğu kontrol mekanizmaları çocukları bir yandan korurken diğer yandan özgürlüklerinden alıkoymaktadır. Bu, okura yazar tarafından sunulan ve anlamlandırılması gereken en önemli fikirlerden biridir. Sonrasında, anlatıcı kahraman yaşlı adamdan korkuyla uzaklaşırken arkadaşına bir yardım çığlığı atacak ve yanıtsız bırakılmayan çağrıdan sonra öykü sona erecektir.

Yazarın öykünün sonunda dahi deyim yerindeyse okurun yakasından düşmediğini, anlatmaya çalıştığı temaları her ne kadar aktarmış görünse bile kahramanların eve dönüp dönememesi gibi birçok sorunun cevabını okura bıraktığını görürüz. Sonuç olarak Alımlama Kuramı bağlamında zengin ögelere sahip olan bu öykü; her bir okurun beklenti ufku, gündelik pratiği ve okuma yaşantısı, içinde bulunduğu sosyoekonomik şartlar ve tarihi gerçeklik açısından bakıldığında farklı yorumlara açıktır ve James Joyce okura bu çeşitliliği zengin bir üslupla sunan yazarlardan biridir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

– Aydın, Ş. O. (2014). Alımlama. Tübitak-Ansiklopedi, https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr (17.01.2026).

– Joyce, J. (2014). Oda Müziği. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

– Joyce, J. (2016). Dublinliler. İletişim Yayınları: İstanbul.

– Joyce, J. (2017). Kahraman Stephen. Aylak Adam Yayınları: İstanbul.

– Joyce, J. (2018). Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi. İletişim Yayınları: İstanbul.

– Joyce, J. (2019). Sürgünler. Sel Yayıncılık: İstanbul.

– Joyce, J. (2020). Denemeler, Makaleler, Eleştiriler. İthaki Yayınları: İstanbul.

– Moran, B. (2002). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İletişim Yayınları: İstanbul.

– Tevfik, E. (2007). Alımlama Estetiği mi Metinlerarasılık mı?. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 47 (2), 119-127.

– Tüzel, S. & Kurudayıoğlu, M. (2013). Alımlama Estetiği Kuramı Doğrultusunda Okurun Beklenti Ufkunun Tespit Edilmesi Üzerine Uygulamalı Bir Çalışma. Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 21 (10), 101-123.

– Yağcıoğlu, S. (2013). Bir Karabasan Kenti Olarak Joyce’un Dublin’i ve Yazarın Niyeti: Bilişsel Anlatıbilim Çerçevesinde Bir İnceleme. Dilbilim Dergisi, 30 (2): 35-48.

– Yapı Kredi Yayınları. James Joyce Biyografisi. https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/ (16.01.2026).

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark