14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DOSYA 

BELKİ İLK KEZ, BELKİ YENİDEN…


14 Şubat vesilesiyle…

 

1.

Dile geleni dile getirelim evvela: Hayatın hikâyesi olur, yaşamın öyküsü.

Dil akıldan üstündür. Söylemeye ne hacet olsa da dil de dilden elbette…

O zaman üç çeyrek yüzyıl önceden gelsin: “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”…

 

2.

Hikâyeyi bulabildin mi Hoca’m, dedi.

Hikâyeyi bulamadım, dedim Balıkçı Ziya’ya.

 

3.

Sınırları olmayanın tanımı olur muydu; şiir, tanımlanamaz olandı elbette. Anday’a selamla, akıl işi olan tanımla akıl dışı olan şiire, şiir “… dır” denilebilir miydi?

Bugün deneme nedir, denilince aklımıza gelen ilk şeyin sınırları olmayan bir tür olması boşuna değildir. Deneme baştan sınırsızlaştırılmıştır. Kaz tüyü kalemli adamın, kulesinin ikinci katındaki kütüphanesinde kendini kazmaya başlamasından beri.

Son yüzyılda, şu ikisi şiire en yakın görünüyor: minimal öykü, radyo oyunu.

Bu iki türün de çitleri aşikâr: Mesnevi yazmayacak, ete kemiğe bürünüp Yunus diye görüneceksin, bir. İki, gösteremeyeceğin için işittireceksin.

Ne demişti radyo oyunlarının şairi Necatigil:

kalır

bi/çim          çürürken/et.

Peki, kendine şiirlerini gösteren şiir heveslisi Cansever’e Tanpınar: “Dikkat ederseniz tarihte yalnız iskeleti olan canlılar bugüne kalmıştır. Bir şiirin iskeleti de biçimidir. Biçim olmazsa yarına kalmaz şiir.” (Aktaran Kemal Özer)

İlhan Berk’ten hangi şiirler kaldı geriye, dönüp o şiirlere bakalım bir.

 

4.

İşte böyle kardeşlerim, benim gibiler başlık ne olursa olsun şiirden başlar da konuşmaya, gider de gider, hele bir de kendi şiirinden söz etmeye başlamaya görsün, Allah korusun!

Ben öyle değilim, “hele”den sonrası için söylüyorum özellikle, inanmazsanız şahitlerime sorun!

Buradan nereye mi varmak istiyorum? Hiçbir yere… Hesap kitap yapandan şair mi olur?

Öyle olduğu için öyle olur şiir.

 

5.

Kalmak değil denemektir esas olan.

Hem kalmak nedir?

Toplanın dostlarım, kardeşlerim, komşularım, arkadaşlarım, sevdiklerim, duyanlarım, okuyanlarım size önemli bir şey söyleyeceğim:

Bir varmış bir yok olacağız.

Hiçbirimizden hiçbir şey kalmayacak.

Hikâyemiz bile…

Çıt.

Hepimizden her şey kalacak.

Hikâyede kalacağız.

Sevdiğimize sarılalım, sevdiklerimize, ağaçlarımıza, atlarımıza, kedilerimize, yollarımıza, insanlarımıza, ırmaklarımıza güzel

Bu dünya; çocukları güldüren, gençleri neşelendiren şeylerin yüzü suyu hürmetine döner!

Altın Çağ hiç olmadı belki ama bir gün olacak!

İnsanın insana kulluğu da Âdem’le Havva’dan gelenlerin birbirine üstünlük taslaması da hikâyede kalacak. Tüm dünyayı sevgide buluşturacak yepyeni hikâyenin yazarı bizde, ne mutlu bize, Sait Faik’te buluşacağız.

 

6.

Öykü nedir, biliyorum; nedir diye sorarsanız bilmiyorum, gibi başka şeylerden esinle kaçamak bir cevap verebilirim. Şurada anlaşalım: Ne olmadığını söyleyeyim sonraki cümleden sonra. Abi-kız kardeşlikten yola çıkarak yaptığım tanımımın zeminini hazırlamış olayım ama söz, bu yazıda bir yerlerde tanımlamasam da öyküden neyi anladığımı açıklayacağım.

Öykü, şiirin kız kardeşi değildir.

Öykü, bireydir. Tek olarak da yaşayabilir. Başka öykülerle bir arada da iki kapak arasında da… Bağları da olabileceğini unutmadan bazen tabii iki kapak arasındaki diğer öykülerle, öykü öykünün kardeşi olabilir, arkadaşı da yani.

Bu bakımdan öykü; benzer şiire, denemeye…

Şiir, öykü, deneme… arkadaşlıktır.

Bir gün, bir çeyrek yüzyıl önceden önce bir gün, belki Ali Saka da unutmuştur, şimdi bu yazıdan haberdar olup bunları okursa hatıraları zihninde tekrar kurulur: Kantinde oturuyorduk, yeni biri gelmişti masaya. Laf lafı açınca laf da yazarlara kitaplara, gazete, dergi köşelerinde yazılanlara, o yazılardan bazılarının fıkra değil deneme olduğuna falan… Hasılıkelam aslında deneme yazdığını düşündükleri bir köşe yazarına ve sonra o köşe yazarının bir yazısına… O yazıya… Sonra ikisi de şunları yaptılar:

Cüzdanlarını çıkardılar. Cüzdanlarından da itinayla kesilmiş olarak cüzdanlarında taşıdıkları o yazıyı…

Onunla aynı derslere girdiğimiz üç yıl boyunca, bir yıl ara vermişti, bir kez söz alıp o uzun tiradına tanık olduğum Ali Saka. Aman Allah’ım, o ne güzel isyan… Sonra konuştuğuna pişman olup sessizliğine oturmuştu.

Bizimle derse girmediği o bir yıl nerede miydi? Bir aşk yıkımı sonrası bir sabah Büyük Saat’te durakta yere bakarken şuna karar vermişti: Turuncu otobüs gelirse okula, mavi gelirse oradan oraya…

Bir gün, bir yıl sonra bir gün yani, çıktı, geldi ve sordum ona, neredeydin diye ve öyle anlattı hatırladığım kadarıyla bunları ve sonrasını, “Erzurum”u da içine alan “yolculuğu”nu.

Ali Saka, kim mi? Ali Saka’yı kim tanımaz? En son bu soruyu sorduğumda masamdakilere yan masadan kulak kabartan biri “Ben tanıyorum.” demişti.

Yıllar içinde söyleşi, biyografi, anı, deneme, mülâkat, öyküler vb. içinde adı karşıma çıktıkça tanıdığım, tanıdıkça da Ali Saka’dan dolayı bana tanıdık gelen “O Pera’daki Hayalet” kitabının, “Burası Orası Değil”in ve Tezer Özlü’nün öyküsünün kahramanı Hayalet Oğuz’u daha çok sevdim. Ali Saka, bazen sabaha karşı penceremizi tıklatarak evimize gelirdi. Elindeki kalın kitabı yastık gibi başının altına koyup üstüne battaniyeyi çekerek uyurdu kanepede. Orada olduğunu bilmeseniz orada göremezdiniz. Ali Saka’yla ilgili tanık olduklarımla Hayalet Oğuz’la ilgili anlatılanlar, anekdotlar birbirine karışır oldu zaman içinde. Ben bu karışıklıktan memnunum. Ali Saka’nın da hoşuna gider, okusa bu durumu diye düşünüyorum. Toparlayalım: Biri özne biri yüklem olan iki sözcükten mürekkep o cümlenin rahatlatıcı etkisini keşfetmiş bütün esnafların, zanaatkârların müşterilerine söylediği gibi söylersem: Sıkıntı yok.

 

7.

İmkân yoktur yerde ve gökte.

Bazen tam da öyle olur.

Ne Don Kişotlar yola çıkar ne hikâyeler doğar öyle zamanlarda.

Hikâyeler ki onları uydurup onlara inanırız da aklımızı korur ya da uydurduğumuz hikâyeler aklımızı götürür de canımızı korur.

Çaresizlik, çalınan bisikletimizin akıbetini bulmak için hiç yolumuzu düşürmeyeceğimiz o falcıya yolumuzu da düşürür, su falında çıkan defineyi bulmak için yola da.

Umut.

 

8.

Bir gün bir sokaktan geçerken birini görürsünüz, çocukların uzaktan onu sinirlendirecek bir tekerleme söyleyerek kaçtığı, bol bir ceket içinde, üstelik hava 40 dereceyken, cepleri, mahallelinin kendisine verdikleriyle dolup taşan, saçlı sakallı, dilinden yalnızca onu miladından önce de tanıyanların anladığı bir dille konuşan, hayatımıza sessizce girip hayatımızdan sessizce çıkan birini. Sonra yanınızda onu tanıyan biri varsa (burada Hüseyin Sonay) ondan birkaç cümleyle o birinin hikâyesini dinleriz:

Karısı terk etmiş Ferit’i. Çok güzelmiş kadın. Başka birine varmış sonra da. Ferit de böyle olduğunu unutur gibi yapmış.

Söylenebilecek en az sözle, giriş gelişme ve sonuçla hikâye bağlanır böyle, mahallelerimizin, ilçelerimizin, şehirlerimizin meczuplarıyla ilgili bilgi verilirken.

Nerede, ne zaman okumuştum hatırlamıyorum ama okumuştum dinlememiştim onu hatırlıyorum. Bir deniz şehrinde bir kadın varmış, ekseriyetle akşamüzerleri iskeleye gelir, artık dönüşü mümkün olmayan bir sefere gitmiş oğlunun gemisinin saat kaçta geleceğini döne dolaşa sorup dururmuş.

Kaleler, kuleler, fenerler, köprülerle vb. ilgili söylenceler de genelde kısa ve özlüdür…

 

9.

Ölümsüzlüğün formülünün yazıldığı kâğıt

Taş Köprü’den nehre düşmüş diyorlar.

Oranın suyunu içmelerinden midir ölümsüz eserler açmaları?

Bereketli toprakta yetişen kalemlerin

 

10.

Karanlıkta çocukları toplayıp cinlerin, perilerin sökün ettiği, allı pullu, çalgılı çengili hikâyeler anlatan Fatma Ana’nın hikâyelerini hatırlamıyorum ama Zor Hüseyin’in (Namı diğer Hüseyin Hacı Tekdemir)  pehlivanlık hikâyelerini, daha doğrusu hikâyesini hatırlıyorum. Evimize yılda bir ikiyi geçmez misafir olarak gelirdi, her geldiğinde de aynı hikâyeyi anlatırdı Zor Hüseyin. Sabah başlayıp akşama dek sürmüş, rakibinin güreşi bırakmasıyla neticelenmiş o güreşin hikâyesini. Hikâyenin aynı yerinde yeğenim kadar bir şeydim, deyip beni gösterirdi. Yıllar geçiyordu, ben büyüyordum ama aynı hikâyede aynı yerde yeğenim kadar bir şey olma hâlim değişmiyordu. Kendini dinletmek böyle bir şeydi demek. Efendime söyleyeyim… Hikâyeye çekmek, hikâyeye dâhil etmek…

Bir hışımla gelip geçmemişti henüz tabi ki Brecht Brecht!..

Pehlivanların hikâyelerine inanılır da balıkçıların hikâyelerine inanılmaz mı? Hikâye yalandan beslenir, yalanın güzelliğinden. Bir şey gerçekten olduğunda hikâye çekip gider. Her av dönüşü ateş başında onun maceralarını dinlemeyi iple çeken ahaliye peri kızlarıyla, deniz kızlarıyla yaşadıklarını ballandıra ballandıra anlatan o balıkçının bir akşam “Bu sefer hiçbir şey görmedim.” dediği hikâyeyi bilirsiniz. Bilenler bilmeyenlere anlatsın… “Kars” şiiri Kars’ı görmeden yazılmıştır, babanın ölümünün “kör” edici etkisi baba yaşıyorken…

Yürüyüş kararı sayılacak!

Say:

. 1 . 2 . 3

Askerlik hikâyelerine hiç gelmeyelim, askerlik de hikâye de bitmez.

 

11.

Her şey o filmdeki gibidir, Abbas Kiyarüstemi’nin filmi gibidir, “Aslı Gibidir”, her şey o kitaptaki gibidir Murat Özyaşar’ın kitabı gibidir.

“Bay Muannit Sahtegi’nin Notları”.

Gülümseyin: “Viski” (2004).

Evet, “Sevmek Zamanı”nın tam sırası…

Aslı hangisidir?

 

12.

Copy Sokağı’nı duymuşsunuzdur? Copy Sokağı’ndaki ilk kitabevinin adı Copy’ydi. Cevdet Bey’in fiyat politikası, Copy’yi hızla bir şehir efsanesi hâline getirdi. Doldu taştı kitabevi sınava hazırlanan öğrencilerle, öğrencilerin anne babalarıyla… Dolup taştıkça müşteri sokağa, sokak da tabelasında bir yan adla birlikte kendine yer bulan Copy’lerle dolup taştı. Aman Allah’ım, “sezonda” böyle bir mahşeri kalabalık, olamaz, büyük şehirlerdeki kitabevlerinin yoğun olduğu bölgeleri bilen biri olarak söylüyorum, gerçekten de böyle bir sokak başka hiçbir yerde yoktu. Çığırtkanlar, tatlı atışmalar… Müzikler, sorular, cevaplar…

Peki, almak istediğiniz kitabı o kadar ucuz bir fiyata satan gerçek Copy hangi Copy’ydi? Evet, gerçek Copy, Cevdet’e ait olan Copy’ydi. Cevdet Bey de adını Copy’nin yanına koyan tabelayı astı: “Cevdet Copy”

Bir süre sonra “Gerçek Cevdet Copy” adlı bir tabela göründü sokakta. Cevdet Copy’nin yanı başında. Cevdet Copy’nin sahibinin adının gerçekten de Cevdet olması gibi “Gerçek Cevdet Copy”nin sahibinin adı da gerçekten Cevdet’ti. O günlerden birinde sokağa girer girmez gördüm gerçek “Cevdet Copy” ile “Gerçek Cevdet Copy”yi kol kola beraber yemek yemeye giderlerken.

İkisini de uzun yıllardır tanır ve severim, var olsunlar!

 

13.

Hikâye büyüler.

Gorki’nin üniversite hayatının fırıncı çıraklığı evresinde Tolstoy’un bir hikâyesini okurken çarpılıp büyülü bir şeyler mi var, diye evire çevire sayfalara bakmaktan kendini alamadığını okumuştum bir yerlerde.

Sözden yazıya hikâye sürer. Yalnız yazıda mı? Resimde, fotoğrafta, heykelde, ekranda, perdede, sahnede…

“İnsan Neyle Yaşar?”

İnsan hikâyeyle yaşar, hikâyede yaşar.

Tolstoy’un kitaptaki ilk hikâyesinde verdiği cevapla: Sevgiyle…

 

14.

Bugün 14 Şubat. Sevgililer Günü ve Dünya Öykü Günü.

Bu vesileyle…

Birinci elma:

Ebrucuğuma… Günün iki anlamı dolayısıyla da… Karım, sevgilim, dostum, kardeşim, arkadaşım, aşkım olarak (Bir kadının en güzel yaşı senin yaşın.); sonra da bir minimal öykü yazarı olarak (Yazdıklarını beğenenler benim yazdıklarımı da beğensin istediğim yazarlarımdansın.).

Bu vesileyle…

Çok severim sözün böyle açılmasını.

Bu vesileyle…

İkinci elma: Bütün sevgililere…

Üçüncü elma: Bütün öykücülere…

Belki ilk kez belki yeniden…

Anlatmak, dinlemek, anlamak, okumak için bugün vesile olsun.

Belki ilk kez belki yeniden…

Seni seviyorum, demek için de bugün vesile olsun.

Sizleri de unuttuğumu sanmayın, hepiniz için elmalarım var, yerlerinde sizleri beklemekteler, yazı sonunda her biriniz için düşecekler.

Bu bir masal değil ve şükür ki düşecek elma sayısını üçle sınırlamak zorunda değilim.

 

15.

“Belirli Günler”den gidelim, 6 Mayıs’a gelelim. Dünyaca “birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz”, bu “baskı, zulüm ve kan” günlerinde, ne eski ne yeni deyip yepyeniyi (İlk kez Cevahir’in “Kalın Çizgilerle Edebiyatımızın Dünü” yazısında haberdar olanlardanım, “İkinci Yeni” diye bir şeyden.) murat eden 1 Mayıs’ı geçip…

“Sizin Kahramanınız Kim?”, çocukluğumuzun kahramanı Cüneyt Arkın’ın, film sonrasında sokaklarda bizlere geçen bileği kadar kaleminin de güçlü olduğunu öğrendiğim bir kitaptı. Alanlarında değerli kişilerden kendi kahramanlarını yazmaları istenmişti kitap için? Bizim kahramanımızın kahramanı kim miydi? Babasıydı. “Giderek insandan çok”, “baştan aşağı Anadolu olmuş”, “yaşlı bir köylü” olan babası. Arkın’ımıza da bu yakışırdı:

“Bir sabah babam beni telaşla uyandırdı. Tarlanın kıyısına geldik. Durdu. Uçsuz bucaksız, sorunsuz bir sessizlik vardı. Usul usul çöktü, ben de çöktüm. Yüzüne baktım. Kısık gözlerinin yeşili bütün yüzünü aydınlatıyordu. Beni sardı, sıktı, titriyordu. Sanki yüreğiyle fısıldadı: ‘Bak oğlum, dinle, ekinler büyüyor, seslerini duyuyor musun?’”

Peki, kahramanlar ağlar mı? 6 Mayıs’ta “tarihe ağarken üç ağır yıldız”, geceden sabaha hıçkıra hıçkıra ağlar Cüneyt Arkın.

Burada bu tarihe farklı hatıralardan bakalım…

6 Mayıs’tan önceki Mart’ın 12’sinde Eskişehir Atatürk Lisesi 1. sınıfındayken Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamına karşı kendi hazırladığı yazıları sınıfta arkadaşlarına dağıttığı için gözaltına alınır ve Ankara Aydınlıkevler Lisesine sürgün edilir Haydar Ergülen.

Radyoda 7.30 sabah bülteninde idamlar açıkladığında tıraş oluyordur Ahmet Oktay. İçeri geçer, pikaba Dokuzuncu Senfoni’yi koyar. Finale, koro bölümüne geçer ve sesi sonuna kadar açar.

6 Mayıs sabahı lise öğrencisi Zafer Doruk, arkadaşlarından idamları duyar, sonrasında Millî Mensucat’ın karşısındaki portakal bahçesine gider tek başına. Bir şişe şarap ve yarım paket sigara içer, bol bol ağlar bir ağaca sırtını dayayıp.

Tarihlerin de hikâyeleri vardır.

Tarihin de…

O tarihte ne olduğunu biliriz ama esas olan o değildir. Onun hikâyesini okumamızın gerekçesi olmaz bu. Oradaki insan hikâyeleri, duygular, düşünceler, bakışlar alır bizi içine.

Filmin sonunda Titanic batacak!

Burada Tepebaşı Drama Tiyatrosu’ndaki bir 1955 yılı gecesini, öncesi ve sonrasıyla başka başka gözlerden, dillerden de anlatmak isterdim ama uzun olur, bir vesileyle başka bir zaman anlatırım isterseniz. Ama “Meçhul Öğrenci Anıtı”nı ziyaret edelim:

‘Emine’ Sevgi Özdamar, adının tek tırnaklı kısmını da borçlu olduğu Ece Ayhan’la ilgili yazdığı “Kendi Kendinin Terazisi Bir Kambur” kitabında bahseder:

“Ankara’da tiyatroda oynarken öldürülen bir genç için Anıtkabir’e yürüyüş düzenlenmişti. Bir yığın insan yürüyoruz. Öldürülen gencin annesi başörtülü bir kadıncağızdı. Adı da İnsaf Ana. Ece bu ada bitmişti. Ben İnsaf Ana’nın yanına gittim, birlikte yürürken ‘Oğlumun emeğini eline verdiler’ dedi. Bunu Ece’ye yazdım. Ece de Devlet ve Tabiat’ta İnsaf Ana’nın bu cümlesini şiirine aldı:

‘O günden sonra asker kaputu giyip gizli bir geyik

Yavrusu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:

Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler’”

Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı’na Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenciliğindeki kendi numarasını kullanarak devam eder:

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:

Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında

Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır

Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

 

16. Bakınız: Ulaş’la Mahir mahkeme salonunda karşılaşıyorlar.

 

17.

Bazı hikâyeler yarım kalır.

“Gencölmek” ilk, ne acı!

Eskiden tefrika geleneğinde sık rastlanırmış, bir hikâyeye bir yazar başlar da devam etmez ya, bir nedenle edemez, gazete bu, o gün çıkacak, hikâye yarım kalır mı? Başka bir yazar devam edip tamamlarmış tefrikayı. Örneklerini siz de duymuşsunuzdur. Bazı kitaplar vardır Cilt 1 diye çıkar da 2’ncisi çıkmaz. Bazı yazılar vardır. Devamı gelmez. Acep nedendir?

 

18.

Bir kahraman tanıyorum başkasının hayatının kahramanı.

Ölen abisinin (ağabeyinin değil) adını vermişler ona, onda yaşasın diye

Doğduğundan beri ölüyor o.

 

19.

Bazen bir hikâye, öykü, dize hayatta, yaşantıda, anda öylece durur da onu oradan çekip alana yazar, şair denir.

Dönüp tekrar baktıran güzellikte bir kız, kitap okuyordu kütüphanede

Dönüp tekrar baktıracak yakışıklıkta bir erkek geldi kütüphaneye

Yanından geçip giderken baktı kıza erkek, sonra dönüp tekrar baktı

Önce duraladı, dönüp geldi sonra dönüp tekrar baktıracak yakışıklıktaki erkek

Kızın yanında durdu, kıza baktı, kız da erkeğe… Birbirlerine baktılar.

Bir dakika dışarıda görüşebilir miyiz, dediğini duydum erkeğin.

Bu sayfayı bitireyim, öyle, dediğini kızın.

Sonra o sayfayı okumaya başladı.

Erkek de o sayfanın bitmesini beklemeye…

Üniversite kütüphanesindeki o gencin (sonradan arkadaş, dost, kardeş olduk onunla) bekleyişinin öyküsünü okumak isterdim.

Telefonla konuşurken “İçerideyken hiç sevmediğim amcamı bile özledim.” diyen o genç kadının öyküsünü bir de…

Bana bakmayın, ben öykücü değilim.

Ama tanıdığım birinden, Balıkçı Ziya’dan, onun bir hikâye kahramanı olduğunu öğrenmemden ve sonra neler olduğundan söz edebilirim:

“Hava yağmurlu… Deniz dalgalı… Tekneler denize açıldı… Bu hava güzel çipura, levrek yapar… Yarına getireyim mi Hoca’m?”

Her hafta bu sihirli cümlelerle açılan telefona ne denilir: “Getir tabii.”

Bir gün, birkaç yıl sonra bir gün bu Ziya, kitaplarla haşır neşirliğimi de anlamış olmalı ki kendisiyle ilgili bir dergide bir hikâye yazıldığını söyledi bana. Ama bulamadığı için okuyamadığını… Hikâyenin adını sorduğumda da bilmediğini… Ben böyle hikâyelerin peşine düşerim, aman siz düşmeyin!.. Yazarını sordum, ne zaman yazıldığını… Falanını filanını…

Yirmi yıl önce yazıldığını öğrendiğim hikâyenin içinde olabileceği dergileri, ender kitaplar, dergiler satan sitelerin birinden sipariş verdim. Dergiler peş peşe, geldi. Aralarından birinde mevzubahis hikâye karşıma, çıktı. Ziya da bir hikâye kahramanı olarak bu kez…

Hikâyeyi okudukça anladım ki ne hava yağmurluydu ne deniz dalgalıydı ne tekneler vardı denize açılan. Balık pazarından aldığı her şeyi tatlı diliyle kurup hayal gücünü ben dâhil tüm müşterilerine pazarlayan biri sadece, o kadar…

Peki, ben ne yaptım?

Bir de şuradan bakın derim ne yaptığımı söylemeden size, ey okurlar! Balıklar taze miydi, tazeydi; lezzetli miydi, lezzetliydi; ayağıma kadar geliyor muydu, geliyordu; fiyatında da bu kadar fazlalık olsundu.

Senede birkaç hafta o lezzeti yakalayabileceğimizi söylediği (doğruydu), az önce oltadan dikkatlice söktüğü (yalandı), dilimlenip fırınlanınca balık denilince sadece kendini akla getirecek trançalardan (doğruydu) kendimizi mahrum mu etmeliydim, siz söyleyin.

Peki, hikâyeyi bulabildin mi Hoca’m dediğinde ne söylemeliydim? Yalan mı… Doğruyu mu…

 

20.

Bir şeyle, bir yerle, bir kişiyle ilgili hikâyeler; o şeyi, o yeri, o kişiyi yere de batırır, göğe de çıkarır.

Vincenzo Peruggia, 21 Ağustos 1911’de Louvre’dan Mona Lisa’yı çalmasaydı Mona Lisa aynı Mona Lisa olur muydu?

 

21.

Platon, Şölen’de anlatır (Eyuboğlu, Erhat çevirisinden):

“Zeus uzun uzun düşündükten sonra, ‘Galiba bir çare buldum,’ der, ‘insanlar hem kalsın hem de kuvvetten düşüp hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler hem de sayıları artıp bizim için daha faydalı olacaklar. Üstelik iki bacak üstünde doğru dürüst yürüyecekler. Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa yeniden ikiye bölerim, bu sefer tek bacak üzerinde atlaya atlaya giderler.’ Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler, tıpkı bir meyveyi kışa saklamak için ikiye böler gibi yahut da bir yumurtayı ince bir kılla ortasından keser gibi.”

“Göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltendikleri için” birbirinden ayrılan o iki parça birbirini arar durur. Bulur da “aşk” denir ona.

 

22.

Bir şey olur ve daha önce okumuş olduğumuz bir öykü, okuduğumuz zaman bizde yarattığı duyguyu da yanına alıp bize geliverir. Şöyle şöyle bir öykü vardı deriz belli belirsiz hatırlarız. Adı, yazarı bile kalmamış olabilir öykünün aklımızda; nerede okuduğumuzu, bir dergiyse dergiyi, antolojiyse antolojiyi ya da “bir gün bir yerde”yi hatırlarız da. Biz öyküye gideriz sonra. Sis dağılır.

Antolojinin peşine düşerek tekrar okuyorum öyküyü. Unamuno’nun olduğunu hatırlıyordum. Adını da öğrendim şimdi: “Aşkın Hücumu”

Miguel de Unamuno’nun “Aşkın Hücumu” öyküsünün kahramanı Anastasio, ömrünce âşıkların aşk dediklerine benzer bir şey hissetmemiş biridir. Aşkı aramaya yollara düşer, seyahat eder sürekli. Bir yol kavşağında ansızın aşkın hücumuna uğrayacağından emindir. Bir gün, trenin bir öğlen yemeği yemeye yetecek kadar oyalandığı bir istasyonda vagondan iner. Dalgın dalgın oturup çorbasını beklerken ağzına bir elma dilimi götüren bir kadın görür. Göz göze gelirler. Ve sararırlar. Karşılıklı sarardıklarını görünce daha da sararırlar: Göğüsleri kalkıp kalkıp iner. Anastasio ayağa kalkar, titreyerek kadına yaklaşır, “kurumuş, susuzluktan kavrulmuş, titrek bir sesle kadının kulağına” şunları fısıldar:

“Neniz var? Rahatsız mısınız?”

“Bir şeyim yok, hayır, teşekkür ederim… Bir şey değil!”

“Müsaade buyurun!”

Anastasio, titreyen parmaklarıyla, nabzına bakmak için, genç kadının bileğini tutar: O anda birinden ötekine bir ateş seli boşanır sanki. Birbirlerinin sıcaklığını hissederler.

“Ateşin var…” diyerek kekeler Anastasio ancak işitilebilecek bir fısıltı halinde.

Birazdan vereceği cevaptan sonra Anastasio gibi aşkı bulmak için seyahat ettiğini ve adının Eleutera olduğunu öğrendiğimiz kadın, bir başka dünyadan geliyormuş gibi bir sesle cevap verir: “Ateş bana senden geçti.”

Ey sevgili okur, ben “Aşkın Hücumu” öyküsünden bahsetmeye başlamadan önce, bu bölümü “In The Mood For Love” (Aşk Zamanı) filminin müziği “Yumeji’s Theme”i açarak okumanızı isterim diyecektim ama sonra vazgeçtim. Yumeji’s Theme dinlenmek isteniyorsa “Aşk Zamanı” filmi izlenmeli çünkü.

Eşim Ebru Kış, gençler için hazırladığı öykü antolojisi için seçtiği öykülerle ilgili Ferit Edgü’yle görüşürken siz hangi öykünüzü böyle bir antolojide görmek isterdiniz, diye sorduğunda Edgü’ye “Güvercinler” cevabını almıştı ondan.

Şöyle başlıyordu “Güvercinler” öyküsü:

“Abi, dedi, sende de böyle oluyor mu, göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırptığını duyuyor musun? Onlar kanat çırptıkça tıkanır gibi oluyor musun? Bu çok hoş bir duygu abi. Bir gün, belki soluğum kesilip ölebilirim. Ama gene de çok hoş bir duygu abi. Yüreğin çarpar, şakakların zonklar, başın döner, ayakların yerden kesilir. Çünkü içindeki güvercinler, durup dururken kanat çırpmaya başlamıştır. Bilmem sende de oluyor mu abi?”

Erhan Bener’in “İlk Aşk” öyküsünün liseli kahramanı, aşkından günlerce yemeden içmekten kesilir, derslerine çalışamaz olur: “Aşk buydu işte, ancak düşlerde görülebilen, öykülerde anlatılan, masallarda yaşanılan sevda buydu.”

Konuşan, “aşk”tır; ne âşıktır ne maşuk. (Geçen asırdan geliyorum ey kari! Kusuruma bakmayın.)

Gerçekte de kurmacada da “aşk”ın benzer hâlleri vardır. Biri “kurmacadan”, diğeri “gerçekten” alınmış iki metne gidelim:

Kurmacadan:

M. Ş. E., o güzelim “Gençlik” öyküsünün sonunda, öykü kahramanı çiçeği burnunda gelin Hayriye, yastıksız bir şekilde kanepede uyuyakalan kocasının başında düşüncelere dalar, bir an kocasının gözlerini aralamasını fırsat bilen Hayriye, “kızararak, gülümseyerek” uyuyordun, “Boynun ağrıyacak. Hasta değilsin ya? İstersen, bak yastık getirdim. Gene uyu!” der kocasına. Delikanlı biraz doğrulup elinden tutar ve çekip kanepeye oturtur karısını. Yok, der. “Sen buraya otur, ben dizine başımı koyup uyuyayım”

Hayriye kanepenin ucuna oturur kocası da başını onun dizlerine koyar. Öykü şu cümleyle biter: “Ancak hayatlarının o çağında idiler ki biri ötekinin dizine başını koyduktan sonra uyumak olmazdı!”

Gerçekten:

Cem Mumcu’nun her yılı bir kalemin yaşamından gözünden okumamızı sağladığı harika fikrinin bize kazandırdığı sivil tarih kitabında benim doğduğum yılı Sina Akyol yazmış. (Sonsuzluk ve Bir Gün’ün eksik şiiri tamamlamak için sözcük satın alan şairiyle karşılaşmış gibi hissetmiştim, pardösüsüyle ayakta dururken gördüğümde Sina Akyol’u. Kitabını şöyle imzalamıştı bana: “Haydi birlikte şiire devam!” Yirmi yıl olmuştur.) Bir sonraki sayfada ise Hüseyin Peker 1978 için çiçeği burnunda bir evli olarak söz almış: “Geceleri onunla daha özgür olmak için eşimin işten gelişi, birlikte çatal kaşık tıngırdattığımız sobayla ısınıp, karanlık geceyle tartıştığımız koyu saatler. Gecenin çoğunu yatakta geçirmek isteyişim, kış gecelerini ısıtmayı, yaz gecelerini serinletmeyi hedef aldığım bir yaşam biçimi. Hep onunla uyumak… Bu uyuma saatlerini uzun tutmak için, bize gelen konukları bile çabuk uğurluyorum evden. Gezmeye gittiğimiz yerlerden erkenden kalkıyorum uykum geldi diyerek. Eşimle birlikte yastığa yorgana karışacağım, çarşaftaki bir demet gül resmine sığışacağım saatleri uzatmaya çalışıyorum bu kez.”

 

23.

Sırasına tükenmez kalemle yazmış Kadir:

“Allah’ıma çok güzelsin.”

Tabii ki okul araç ve gereçlerine zarar vermekten disipline vermedim. Bunu nasıl beklersiniz benden, teessüf ederim!

 

24.

Yıllar önce Roll dergisinin “En sevdiğiniz aşk şarkıları nelerdir?” anketinde 1 numarayı hangi şarkıya vermişti “küçük İskender”?

“Bir kulunu çok sevdim o beni hiç sevmiyor!”

İşte bazı insanlar en çok da buna içerler!

 

25.

Girişi, gelişmesi, sonucu olan hikâyeden, bu hikâye bütünlüğünün bir aralığına odaklanan öyküye, bu hikâye bütünlüğünden alınan en az sözle bizi tetikleyerek öykülere, hikâyelere götüren minimal öyküye…

Hikâye sürüyor. (Burada akışın güzelliğine ve klişeye düşüp kroşeyle kazanıyor demeyeyim.) Vurucu bir sonla biten değil de sonu vurucu süren öykülerle…

 

26.

Bazen bir yığın işimiz olur bizi beklemekte olan. Biz ise başka başka şeylere kaçarız.

Önümdeki yığın öyle dururken zihnimin çağırdığı onca hikâye, insan, durum, düşünce WhatsApp’tan kendime attığın mesajlar olarak alt alta dizildi.

İzlediğim filmlere yeniler eklendi.

Bulamadığım için izleyemediğin bir film kaldı: “The Official Story” (Resmî Tarih)

Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Bulup getirene…

(Bağırmak sadece gençlere yakışır.

Devlet babağırır.

“Baba bana bağırma!”)

Word’e aktardım mesajlarımı. Bazı şeyler ekledim. Bazı şeyleri sildim. Bazı şeyleri başka yazılar için sakladım. Yazmak bunu gerektirir. Biri yalan diğerleri gerçek olan hikâyelerimin hepsi yer buldu yazıda kendine. Yazı şimdilik tamam gibi… Bitmesine az kaldı.

Birkaç not ve bir link, yazının en altında öylece duruyor:

İlhan Başgöz, Pertev Naili Boratav’dan öğrendiğini aktarır: Halk, mutsuz sonla biten hikâyeleri sevmez; hikâyeleri böyle sonlandıran anlatıcıları döver, yaralar, hatta ölümle korkutur.

Karacaoğlan’ın üslubunu çalarak söylersem: “Hikâye güldürmeli, öldürmeli değil.” der halk yani. Ne yapsın anlatıcı, kendi canının derdine düşer de hikâyenin sonunda Kerem’i öldüremez.

Dila Hanım’ın (film olanın) sonunu yanlış hatırlıyormuşum. İki-üç on yıldır hatırladığım son, hikâye olanın sonuymuş. Halk, baş göz etmek ister bir yandan Türkan ile Kadir’i ama böyle bir hikâyede bunu ahlaki de bulmaz.

Yeşilçam bu, o da kendi canının derdinde. Hüküm verilir. Aşk ve Ceza: Hem güldürmeli hem öldürmeli.

Düğün dernek kurulur, davul zurna çalar. Türkan’la Kadir piste çıkar. Kadir’in uzattığı ele Türkan, elini verecek midir? Elini verir. Davul zurna susar, müzik değişir… Sıra hemen öldürmeye gelmiştir.

Sefa Önal, Türkan’la Kadir’in senaryosunu yazmıştır; Ali Özgentürk, Asya ile İlyas’ın.

Notlar bitti.

Link şu: https://www.youtube.com/watch?v=0u2XHF5q6pM

Spoiler vermeyeyim. Aramızda yeniden izleyecekler olduğu gibi ilk kez izleyecekler de var belki.

İzleyelim.

“Selvi Boylum Al Yazmalım”

 

27.

Ne aşk bitecek dünyada ne hikâye.

Devam edecek.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark