EBRU KIŞ’TAN ÜÇ MİNİMAL ÖYKÜ

“YÜK”
Yusuf Atılgan’a
Derin göklerde
“t” gibi
kanatlarını açmış biri.
Uçuruyorum onu
dalgalanan uzun ipi
sımsıkı tutup.
Uzak, uzak göklerde
yalpalıyor rüzgârda uçurtma.
Yoruluyorum.
Bırakıyorum ipi.
Uçurtma,
gökte kaybolmuyor.
Taş gibi düşüyor yere.
Ateş basıyor birden beni.
Bir kambur geçiyor gözümün önünden,
gölge gibi.
Bunun hesabını benden soracaklar!

AŞIRI HIZ
Hızla giden otomobilin arka koltuğunda
farların loşluğunda
bir kız çocuğu,
başını geriye yaslamış.
Burnundan kan sızıyor.
Ölmesin diye
doktora yetiştirmeye çalışıyor annesi onu.
Burnu kanadıkça gaza basıyor anne.
Gaza bastıkça burnu kanıyor kızın.

ASANIN YILANA DÖNDÜĞÜ ZAMANLAR
İnsan ile yılan kafiyelidir.
Bu dünya, yılan seti takıp tıslayarak oynayanların dünyası…
Herkesten fazlasını gören annem
o gün yorganı üstümüze çekip
kulağıma fısıldadı:
– Savaş çıkacak!
Rüyamda gördüm:
Bir beyaz roket
yavaşça
gökyüzünden dağlara,
dağlardan bulvarlara indi,
evlerin arasından geçip
bahçemize düştü.
Annem derdi:
“İnsandır.
Evladı gibi baktığı kuzuyu keser.
Niyet bozulmaya görsün,
Çiçekler, kem göze
yollar, yılana döner.”
Sütün zehrinin nesilden nesle aktığı günlerden biriydi.
Bahçeye çıkarken
eli belinde bir vazgeçişti annem
altı oğlu yerde yatarken.
Bir barbar:
– Bunlar senin çocukların mı, dedi.
– Bunlar benim çocuklarım,
dedi annem.
Henüz aklını kaçırmamıştı.
Bir taşın üstüne oturdu:
– Adamın ayağının altından toprağını çaldılar. Adamın ayağının altından toprağını çaldılar!

