14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ DOSYA 

TAKİYÜDDİN


Azizim Hayri Bey,

Size bu mektubu yazıp yazmama hususunda epeyce tereddüt ettikten sonra nihayet kendimi ikna edip kalemle kâğıdın başına geçebildim. Tereddüt ettim; zira bu satırların sizi mâziye götürüp belki artık unutmak istediğiniz hatıraları su yüzüne çıkarmasından endişe ettim.

Evvelâ şunu söylemeliyim ki bugün kıymeti lâyıkıyla teslim edilemese de, zâtınızın Halit Bey’le beraber, yıllar evvelki o muhteşem teşebbüsü toplumumuzun hafızasında mutlak bir yer edinmiştir. (Doktor Ramiz Bey olsa, toplumsal bilinçaltı derdi belki.) Bu konuda müsterih olunuz. Hayri İrdal ismi tarihimizin en müstesna köşesinde yerini almıştır.

Size yazmamın en önemli sebebi beni sizden başka anlayacak ve yol gösterecek birinin olmaması belki de. Gevezelikten kendimi tanıtmayı ihmâl ettim, af buyurunuz. Efendim, bendeniz Hulusi Kurma. Saat tamircisiyim. Atölyem Taksim’dedir. Lâkin alelâde bir zanaatkâr değilim öyle. Bu sözlerimi böbürlenmek olarak görmezsiniz dilerim. Bendenizin ihtisas sahası, kollara takılan, duvarlara asılan saatlerin yanında asıl olarak kule saatleridir. Memleketimizde geçmişi yüzyıllara uzanan saat kuleleri malumunuzdur elbette. Kurduğunuz enstitünün yayınları arasından çıkan “Saatler ve Kuleler” kitabında bol görsellerle, teferruatlarıyla ele alınan yurdun dört bir yanındaki saat kulelerindeki saatlerin pek çoğunun bakım ve onarımını yaptım. Dolmabahçe Sarayı’ndaki kule saatinin bakımlarını düzenli olarak yapmak yine benim uhdemdedir. Bilir misiniz, Azizim, Dolmabahçe’deki saat kulesine 286 basamakla çıkılıp inilir. Nedendir bilmem, oraya her çıkışımda, sizin enstitünüz gelir aklıma. Gözlerim dolar.

Bunca yıl zarfında elimden yüzlerce saat gelip geçmiştir. İsviçrelisi, Rus malı, Fransız’ı… Oturup kaba bir hesap yaptım geçen gün. 25 bin gibi bir rakam çıktı karşıma. 30 yılda 25 bin saat, 25 bin kadran, 25 bin akrep, 25 bin zemberek… Kösteklisi, kol saati, kulesi… Serkisoff’u, Nacar’ı, Omega’sı… Zannederim bu fikrime siz de katılırsınız: İnsan misâli, saatlerin de birer şahsiyeti, kendince huyu suyu ve “arızası” mevcuttur. Bir insan nasıl ki ses tonundan, yürüyüşünden, elini kolunu oynatışından bizde bir intiba bırakırsa saatler de çarklarının sesinden, akrebinin yelkovanının dönüşünden belli eder kendini. Kimisinin akrebi bir rakam üzerinde, misal tam yedide, duraklayıp kalır. Bir adım daha gitmez ileri. İnsan da tam böyle değil midir efendim? Hayatının bir noktasında, ömrünün bir vaktinde, misal 17’sinde kalır da bir adım ilerlemez.

Azizim, saatlerin şahsiyetinden söz açmışken sözün tam da burasında şöyle bir durup soluklanmak icap eder. Zira birkaç ay evvel rastladığım bir saat bugüne dek saatler üzerine edindiğim bilgileri altüst ediverdi. Esasen size bu mektubu yazma sebebim de budur. Mezkûr saat, sizin çocukluk anılarınızda derin yer edinen, annenizin “Mübarek” adını koyduğu meşhur duvar saatinizi hatırlattı bana. Efendim, yaklaşık 6 ay evvel küçük bir Anadolu kasabasından postalanan bir kutu geldi atölyeme. Kutudan, kargacık burgacık bir el yazısıyla yazılıp iliştirilmiş bir notla birlikte, ahşap çerçevesinin içinde duran kurmalı bir duvar saati çıktı. Notta saatten adeta bir insanmış gibi söz ediliyor, “şahsiyetinin saptığı” gibi tuhaf bir ifade yer alıyordu. Saatin arızasına dair bir ipucu belirtilmiyor, şayet bir hal çaresi bulunamaz ise geri yollanmaması, behemehal defedilip kurtulunması gerektiği yazıyordu. O an şaşırarak okuduğum bu satırları itiraf edeyim biraz da gülünç bulmuştum.

Sözü uzatmayayım efendim, saati tezgâha koyup mekanizmasını açtım. Tulumbası, zembereği, gayet düzgün, yerli yerindeydi. Kadrandaki akrep ve yelkovan 3’ü 56 geçede durmuştu. Çarklarının ve dişlilerinin arasında toz ve kir birikmişti bir miktar. Temizledim, mekanizmasını kurup ayarladım. Tıkır tıkır çalışmaya başladı. Onu bir kenara koyup başka işlerime baktım.

Ertesi sabah geldiğimde yine sorunsuz çalışıyordu. Fakat öğleden sonra bir de baktım, 4’e 4 kala, yani 15.56’da duruvermişti yine. Tekrar kurup ayarını yaptım. Lâkin Nuh deyip peygamber demedi, 15.56’dan bir adım ileri gitmedi. Yeniden mekanizmasını açıp gözden geçirdim. Parçaların hiçbirinde bir sorun gözükmüyordu. Yine kurup ayarladım, fakat nâfile. Milim oynamadı yerinden.

Bizim mesleğin en tehlikeli yanı, eşyayla yâni makineyle kavgaya tutuşmaktır, Azizim. Nefsine yenilmektir bu da bir bakıma. Bir aletin çalışacağı varsa elbet çalışır. Yok, hayır çalışmıyorsa da onu bir müddet kendi haline bırakmak icap eder. Ben de atölyenin bu yeni sakinini öylece kendi haline bırakıp ayrıldım. O sıralarda Amasya’daki kule saatinin tamir ve bakım işleri için şehir dışına çıkmam icap ediyordu. Neredeyse bir hafta müddetince atölyeye uğrayamadım. Amasya’dan yorgun argın döndüğümde bir de ne göreyim. Bizimki tıkır tıkır çalışıyor, üstelik ayarlanmış gibi vakti de tam doğru göstermekte. Kendimden şüpheye düştüm bir an. Acaba gitmeden evvel tamir edip çalıştırmıştım da hatırlayamıyor muydum? Hemen sade bir kahve yapıp neredeyse tek yudumda içtim. Sonra düşüne düşüne, saati Amasya’ya gitmeden evvel tamir ettiğime ikna ettim kendimi.

Öğleden sonra olmuş, kafamda yazdığım hikâyeye iyice inanmaya başlamıştım ki pat diye duruverdi tekrar. Tam da 15.56’yı gösterdiği anda. Yeniden tezgâha yatırarak mekanizmasını açıp, kontrol ettim. Bir sorun gözükmüyordu. Eşyayla kavga etmenin yersizliğini bilsem de inat edeceğim tuttu. Bu alete sözümün geçmeyeceğini kabul etmek hoşuma gitmiyordu doğrusu. Ben ki nice antika saatleri, saray saatlerini, kule saatlerini ayağa kaldırıp yürütmüş Hulusi Kurma, taşradan çıkıp gelmiş bir saate mi söz geçiremeyecektim? Olur şey miydi bu? Bu saatle aramızda apaçık bir savaş başlamıştı.

Geceyi atölyede geçirdim. Bütün mekanizmayı tek tek söküp inceledim. Özenle tek tek yeniden birleştirdim. Kurup çalışmasını bekledim fakat ne fayda. Tık yok. Söke taka söke taka ettim sabahı. Şafak sökerken koltukta uyuyakalmışım. Öğleye doğru ısrarla çalan kapı ziliyle açtım gözlerimi. Zar zor kalkıp kapıyı açtığımda Necdet Bey her zamanki muzip gülümsemesi ve koltuğunun altında sahaflardan aldığı kitaplarla içeri girdi. Necdet Bey, memleketimizin sayılı saat koleksiyonerlerindendir. Benim de yakın ahbabımdır. Sadece bir koleksiyoner değil saat ve tarih konularında ciddi bir bilgi birikimine sahip bir araştırmacı ve entelektüeldir. Atölyede sabahladığımı öğrenince gidip iki sade kahve hazırladı hemen. Kahvelerimizi yudumlarken mekanizmasının yarısı içerde, yarısı dışarıda tezgâhta yatan saati gösterdim. Müşfik bir ses tonuyla “Nesi var?” diye sordu Necdet Bey. Bir solukta heyecanla anlattım hikâyeyi, üzerinde yazılı gizemli notu da eklemeyi ihmal etmeyerek. Necdet Bey bakışlarını fincandaki telveden kaldırıp tezgâha çevirirken “Demek 15.56’da duruyor hep,” dedi. “Evet,” dedim. “Orası sanki kutsal bir nokta da dönüp dolaşıp tam oraya gelip kalıyor. Sonra canı isteyinceye kadar milim oynamıyor. Tekrar çalışmaya karar verince yeniden hareketlenip koşturmaya başlıyor. Durduğundaysa yine 15.56’da duruyor hep.” Necdet Bey usulca ayağa kalkıp tezgâhın başına gitti. Eğilip bir süre baktı saate. Sanki bir eşyaya değil de yaralı bir hayvana bakıyordu. Sonra başını kaldırıp bana dikti gözlerini. “15.56… çok tuhaf,” dedi. “Nedir tuhaf olan, Necdet Bey?” diye sordum. “15.56” diye tekrarladı. “Anlamadım,” deyince “1556, Azizim,’’ dedi. “Takiyüddin’in kitabının yayınlandığı tarih.” Necdet Bey adeta bir çocuk gibi heyecanlanmıştı. Bahsettiği kişi 16’ncı yüzyıl Osmanlı devrinin meşhur âlimi Takiyüddin Bin Maruf’tu. Necdet Bey büyük bir Takiyüddin hayranıydı. Onunla ilgili basılı her kaynağı toplar, sahaflardan temin ettiği kitapları satır satır okuyarak arşivlerdi. Onu bu denli heyecanlandıran bahse konu kitapsa Takiyüddin’in 1556 tarihli “El Kevakib el Düriyye” adlı mekanik saatleri konu edinen eseriydi.

El Kevakib el Düriyye”nin yayın tarihinde takılı kalan saatimizin adı da böylelikle –gayet tabi olarak– Takiyüddin kaldı. Tezgâhtaki mekanizmayı o gün Necdet Bey’in nezaretinde büyük bir titizlikle birleştirip topladım. Lâkin tekrar çalıştırmak için bir ısrar ve gayrette de bulunmadım. O günden sonra Takiyüddin atölyenin arka sıralarında kendi halinde inzivaya çekildi.  Necdet Bey atölyeye uğradıkça “Bizim hazret nasıllar bakalım?” diyerek yanına gidiyor, 1556’da sabitlenmiş akrep ve yelkovana gözlerini kısarak bakıp adeta bir sırrı çözmeye çalışıyor, bu sırada büyük âlimin hayatından da kesitler anlatıyordu. Arada bir boğazdaki donanmanın top atışlarıyla yıktırıldığı rivâyet edilen Takiyüddin’in İstanbul Rasathanesi’ni misal verip bizim atölyenin de böyle güllelerle yıkılacağı esprisini yapıp beni güldürüyordu. Böyle böyle haftalar, aylar gelip geçti. Takiyüddin kendini ve sırrını atölyenin kuytularında, tozların arasında unutturup gitti iyice. Ta ki düne kadar…

Dün sabahtan beri sokaklarda çok büyük olaylar, gösteriler vardı. Bütün Taksim ve İstiklal Caddesi polis araçları ve barikatları ile çevriliydi. Evimden çıkıp atölyeme gidemedim. Fakat içimden bir ses “Atölyeye git, atölyeye git,” diyordu bana. Akşam olunca dayanamadım. Kendimi sokağa atıp Taksim’e çıktım. İnsanlar sloganlar atarak meydana doğru yürüyordu. Ortalık biber gazı kokusundan geçilmiyordu.  Ara sokaklara sapıp zar zor kendimi atölyemin olduğu binaya attım. Kapıyı açıp içeri girer girmez arka taraftan yükselen kıvrak tik takları işittim. Hemen o tarafa yürüdüm. Takiyüddin, aylarca bağlı kaldığı yularını koparmış bir tay misali tırısa kalkmıştı. Tik tak, tik tak, tik tak, tik tak… Takılı kaldığı “15.56” ile bugün arasındaki zamanı kapatmak istiyormuş gibi koşturuyordu. Necdet Bey görse gözleri yaşarırdı. Koştura koştura birkaç tur attıktan sonra sakinleşip normal ritmini buldu. Ayarlamak için hemen saatin kurma koluna uzandım. Onu kurarken kolumdaki baba yâdigârı Vetur’a da göz attım. “20’yi 13 geçiyordu”. Takiyüddin’i 20.13’e ayarladım hemen. Hiç şaşmadan öylece birkaç tur attı. Hemen Necdet Bey’i arayıp müjdeli haberi verdim ona. Sabahına da hâlâ işlediğini görünce, oturup bu mektubu yazmaya başladım.

Sizin ilminiz muteber, ufkunuz engindir.

Azizim Hayri İrdal, ne buyurursunuz, söyleyin bana. Bu saat düzen tutar mı?

HULUSİ KURMA

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark