FOSFORLU MAVİ KALEM

-GAZİANTEP-
Hızlı adımlarla odaya girerken yeşil karton kapaklı kitabı sertçe indirdi masanın üzerine. Birkaç dakika önce başlamış olan muhabbeti “feleğin çemberinden geçmiş” bir ifade takınarak sürdürdü: “Kadınlara güvenmemeyi yıllar önce öğrendim ben.”
Poşetteki kavunu ve domatesleri çıkarırken arkadaşını bir ayağı kırık sandalyeye oturmaması için uyardı. Oda, evde ışığı en az alan odaydı. Bu yüzden karanlık, bir o kadar da serindi. Üst kattan gelen müzik sesi eşliğinde kavunları kesmeye başladı. Annesi yine yukarıda Kibariye ezgileriyle coşmuştu. Kavunların kokusu odayı sararken annesinin ne zamandan beri Kibariye dinlediğini düşündü.
Küçüklüğünden bu yana kavun-peynir ikilisini çok severdi. Kavun, çocukken yapılan okul pikniklerinin kokusuydu. Bahar geldi mi sınıfça ağaçların altında koşuştururken bu tatlı kokuyla irkilir, arkadaşlarına çarpa çarpa doğruca kavunun olduğu tabağa giderdi. Kavun kırmızı çizgisiydi. Masadaki kitabı bir kenara itip tabakları masaya indirirken aynı bilmiş edayla yarım kalan muhabbete devam etti. “Bir de kavun kokulu silgiler vardı. Ayşegül’ün gözlerine sinmişti sanki bu koku. Onu hiç anlayamadım. Babam da annemi anlamıyor. Biz ikimiz bir olunca zaten, annemi en çok olmak üzere geri kalan diğer kadınları da anlamıyoruz.” Bir dilim kavun attı ağzına ve devam etti:
“Annem bizim Bakkal Hasan Abi var ya hani, işte onun karısını da yanına alıp, mahallenin çamaşır suyu kokusundan kafası karışmış tüm kadınlarını örgütlüyor. Her perşembe birinin evinde toplanıyorlar. Eve kocalarından sonra dönüyor hepsi. Çaylar, kahveler eşliğinde fallara bakılıyor; kekler, kurabiyeler, kısırlar desen elden ele… Bir başkaldırı gibi düşün abi bu kısır partilerini. Babam tabii perşembe akşamları hiç şaşmaz ‘evde yapılacak ütüler, yıkanacak çamaşırlar dururken ne toplantısı bu’ diye hırlar anneme. Annem de –nereden öğrenmişse– ‘hep ben mi yapacağım ütüyü, bir kerecik de sen yapıversen ya’ diye cevap verir. Bu tartışma her perşembe gecesi çeşitlenerek tekrarlanırken ben ertesi sabah annemin beni hangi şarkıyla uyandıracağı üzerine düşünürüm. Çünkü annem, bu toplantıları takip eden iki gün boyunca, toplantılardaki gündem maddelerine göre seçilmiş olduğunu düşündüğüm Kibariye şarkılarını dinletir bize.”
Kadir bir yandan kavunları yerken bir yandan da çatallaşmış sesiyle üst kattan gelen müziğe eşlik etti. “Kara gözlü çingenem âşık oldum ben sana, seni çok seviyorum inanmıyorsun bana.”
“Bizim mahallede Turgut vardı hatırlar mısın? Onun annesi de her gün Kibariye dinlerdi. Sokağı baştan aşağı bu ses sarardı. O zamandan beri bunun kadınlar arasında şifresini çözemediğim bir mesajlaşma şekli olduğunu düşünürüm. İşte o Turgut’un babası biz ilkokula yeni başlamışken bir kırtasiye açmıştı. İçinde rengârenk sayısız kalem vardı. Turgut’a çok özenirdim. Keşke o kırtasiye bizim olsaydı diye hayaller kurardım. Aslında ben de en az Turgut kadar sahiplenmiştim dükkânı. Her öğle vakti okula gitmeden önce dükkâna uğrar, Turgut’u da alır – Turgut öğleye kadar burada babasına yardım ederdi – okul yolunu tutardım. Dedim ya dükkânı o kadar sahiplenmiştim ki her gidişimde bir kalem çalardım Turgutların kırtasiyesinden. Pembe, mor, tavşanlı sarı, fosforlu mavi… Onlarca kalem… Kalemleri cebimde saklarken korkardım Turgut’un fark etmesinden. Okula yaklaştıkça kalbim yerinden fırlayacak gibi atardı. Kantinden gelen patates kokularına hiç aldırış etmezdim. Kalemi düşürmemeye dikkat edip koşar adımlarla merdivenleri çıkarak 2-B sınıfının önünde beklerdim. Ayşegül her seferinde farklı bir toka takmış olurdu. ‘Acaba bu tokaları Ayşegül için çalıp ona getiren biri mi var?’ diye düşünürdüm. Ona verdiğim kalemleri hızlıca elimden alıp uzaklaşırdı yanımdan. Kara kara gözleri vardı. Onun gözlerindeki parlamayı gördükçe ona daha güzel kalemler getirmek isterdim.
Bir gün öğretmenimiz birkaç sınıfla birlikte okul pikniği yapılacağını söyledi. Bu sınıflar arasında Ayşegül’ün sınıfı da vardı. O gün ona bir düzine kalem verebilmek için büyük vurgun yaptım. Tişörtümün altına saklıyordum kalemleri. ‘Ne zaman verseydim acaba? Yanına nasıl gitseydim? Turgut görmeden kalemleri nasıl çıkarsaydım?’ Yemekler yenirken Ayşegül hep o tatlı çehresiyle bana bakıyordu. Biz böyle bakışırken yanımda konuşup duran Cemal’i işitiyor ama dinlemiyordum. Kavun kokuları sarıyordu etrafımı. İyice ısınıyordu bakışmalarımız. Onun yanından geçen rüzgâr bana onun ılık sesini getiriyordu. Yalnızca onu duyuyordu gözlerim. Ayşegül’le konuşmak için fırsat kolluyordum. Herkes yemeğini yedikten sonra bir köşeye çekildim. Kimseyi görmüyordum, duvarsız ve zamansız bir yerdeydim. Birden Ayşegül’ün bana doğru geldiğini fark ettim. Aramızdaki mesafe o kadar uzundu ki güneş onlarca kez doğup batacaktı, hatta mevsimler değişecekti o buraya varana kadar. Avuçlarım terledi, başıma doğru bir alev yükseldi. Sanki herkes görüyordu bu alevi ve sanki ahali bizi seyrediyordu. Kafamda güzel bir senaryo yazmaya başlamıştım. Ayşegül bu kez her zamankinden daha çok sevinecekti. Hatta belki sarılacaktı bana. O yürüdükçe zaman duruyordu. Tam ona doğru koşmam gerektiğini fark etmişken Ayşegül durdu. Sonra birden yanında Cemal belirdi. Birbirlerine bakıp gülüşmeye başladılar. Ayşegül belki Cemal’e beni sevdiğini söylüyordu. Anlayamıyordum, ilk kez Ayşegül’ün sesini işitemiyordum. Gülüşmeler uzadıkça uzadı. Zamanı fark ettim ve hızlandırmak için saatimle oynamaya başladım. Akrebi ikiden üçe getirdim, ama onun bana doğru adım atacağı dakikayı bir türlü bulamadım. Bir yandan saatimle oynamaya devam ederken bir yandan da onların olduğu tarafa bakıyordum. Bu konuşmanın biteceği yoktu. En iyisi benim oraya gitmem diye düşünürken Ayşegül hırkasının cebinden dün ona verdiğim fosforlu mavi kalemi çıkarıp Cemal’e uzattı.
Servis şoförü Ahmet Abi müziğin sesini yükseltti aniden: ‘Kara gözlü çingenem âşık oldum ben sana…’”

