LEYLA ERBİL VE “AYNA”DAN “BUNAK”A ANNE MİTİNİN YIKILIŞI ÜZERİNE

-ADANA-
Leyla Erbil (1931-2013) Türk Edebiyatının en güçlü, yenilikçi, cesur ve aykırı kalemlerinden biridir. Yazarın öyküyle başlayan yazın hayatı roman, novella ve denemelerle sürdü. İkinci öykü kitabı Gecede’nin tanıtımında dikkatleri üzerine çekmekten çok, eleştirilmeye müsait “insanı Marksist ve Freudist açıdan ele aldığı”na dair bir ifadeyi içeren ilan verdi. Bu ilan Erbil’in cesaretini de edebiyattaki iddiasını da ortaya koymaktadır (Erbil, 2003, s.171).
Bu yazı, Erbil’in önce Dost dergisinde yayınladığı, sonra ikinci öykü kitabına aldığı “Ayna” öyküsündeki anne, üçüncü öykü kitabında yer alan “Bunak” öyküsündeki anneyi birlikte ele alarak kutsal anne mitinin nasıl sorgulamaya açıldığına odaklanmaktadır.
Leyla Erbil, genel olarak 1950 Kuşağı öykücüleri içinde değerlendirilmekle birlikte bu kuşağın öykücülerinden kimi yönleri dolayısıyla ayrı bir yere konulmaktadır. Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan’la getirdiği anlatım tekniğindeki yenilikler, bu kuşağın bütün öykücülerini etkilemiş, varoluşçu düşünceden yola çıkan, gerçeküstücü öğelere yer veren öyküler yazan bir öykücüler kuşağı oluşmuştur, diyebiliriz. 1950 kuşağının yazarları Sartre, Camus, Kafka gibi varoluşçu yazarlardan da etkilenirler. Leyla Erbil’de görülen bu etkiye (kendi ifadesiyle her insanda gördüğü zavallılıklar, delilikler nedeniyle) sakatlanmış insanların bilincinden yazan Faulkner’ı da eklemek gerekir. Ancak Leyla Erbil’deki etkiyi daha çok ilk öykü kitabı Hallaç’ı ithaf ettiği Sait Faik ve Samuel Beckett’e bağlamak yerinde olacaktır. Erbil de bu iki yazarı önemsediğini, çıkış noktasının onların tarzı olduğunu, ancak onların etkisinde kalmadan kendi olmaya çalıştığını da Yılmaz Varol’la yaptığı söyleşide dile getirir (Erbil, 2003, s.169).
Necmi Sönmez, Notos dergisindeki yazısında onun edebiyatındaki görsel koordinatları İstanbul, Ankara ve İzmir’de geçirdiği sürelerle ilişkilendirir ve sanatçının ailesinin bütün üyelerinin kültüre ve sanata açık olduklarından söz ederek hep sanat ve edebiyat çevrelerinde bulunduğu belirtir (Sönmez, 2021, s.27-29).
Gerçekten de Leyla Erbil henüz üniversiteye başlamadan, İstanbul Üniversitesi’nde okuyan ablası aracılığıyla ressam ve şair olan Metin Eloğlu’yla, denemeci ve felsefeci Selahattin Hilav’la tanışır (Şahin, 2015, s.19-23). 1950’de İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya başlar. 1954’te Sait Faik’le tanıştıktan sonra Sait Faik’in onu özellikle düzyazı konusunda cesaretlendirmesiyle düzyazıya yönelir ve dostlukları Sait Faik’in ölümüne kadar sürer.
İkinci eşi Mehmet Erbil’in işi dolayısıyla Ankara’da bulundukları zaman zarfında da Leyla Erbil, Ankara’daki sanat çevresinin içinde yer alır. Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, İlhan Berk, Can Yücel, Orhan Peker, Fikret Otyam, Ömer Uluç, Hikmet Şimşek gibi yazarlardan ressamlara, müzisyenlere kadar uzanan geniş bir sanat çevresiyle yakın ilişki kurar. Necmi Sönmez’in aynı yazısında Leyla Erbil’in İzmir’de geçen yıllarında da Halikarnas Balıkçısı’yla tanıştığı, çeşitli konularda derin konuşmalar yaptıkları bilgileri yer almaktadır (Sönmez, 2021, s.27-29).
Kısaca Leyla Erbil çok genç yaşlarından itibaren sanat ve edebiyat çevrelerinde bulunmuş; bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de sanat ve edebiyatın çok başka ufuklara açıldığı, yeni tekniklerin, anlatım yollarının denendiği bir dönemde yazı yazmaya başlamıştır. Bu kuşak, gerçekçi kurgunun yerine gerçeküstücü unsurların, bilinçaltının, rüyaların da gerçeğin bir parçası olarak kurgulandığı modernist tekniklerle tanışmıştır. Erbil de 1950 kuşağının önemli bir kalemi olarak edebiyat dünyasında bu modernist birikim çerçevesinde kendi sanatçı kişiliğini oluşturmaya başlamıştır.
“AYNA” VE “BUNAK” ÖYKÜLERİ
Leyla Erbil’in ikinci öykü kitabı Gecede’nin (1968) ikinci öyküsü olan “Ayna”, ilk kez 1968’de Dost dergisinde yayınlanmıştır. Yazar, üçüncü öykü kitabı Eski Sevgili’de (1977) yer alan “Bunak”ın sonuna öykünün “Ayna”dan “sürdürüldüğü” notunu düşer (Erbil, 2002, s.103). Leyla Erbil öykücülüğü üzerine çalışan araştırmacıların da dikkatini çekmiş ve genellikle her iki öykünün analizi birlikte yapılmıştır. Söz konusu yazılardan biri Ayfer Tunç’un Kitap-lık’taki “Annelerin ‘Dayanılmaz’ Hafifliği” başlıklı makalesidir (Tunç, 2000, s.122-127). İkincisi ise Notos’un 2021’de hazırladığı “Leyla Erbil Başkaldırı Edebiyatı” başlıklı dosyasında yer alan Fatih Altuğ imzalı “Ayna ve Bunak’ta Anaforlar, Akıntılar ve Katmanlar” başlıklı yazıdır (Altuğ, 2021, s.34-40).
Ayfer Tunç, yazısında Leyla Erbil’in sadece bu iki öyküsü üzerinden konuşmaz; nerdeyse onun bütün yazdıklarında anne olma halinin, annelik kurumunun hem kişisel hem de toplumsal bir ilişki olarak ele alındığını, yazarın anneyi “soyduğunu, çıplaklaştırdığını, kutsiyetinden kurtardığını” söyler (Tunç, 2000, s.123).
Fatih Altuğ ise Leyla Erbil’in “Bunak”ın sonuna “Ayna”dan sürdürüldüğü notunun eklenmesinden yola çıkarak iki metnin süreklilikleri ve kesintileri üzerinden öyküleri çözümler. Altuğ, bunamış annenin kurulu düzenin inanmış bir savunucusu olduğunu, düzeni bozmaya çalışanların (bu oğlu bile olsa) karşısında yer aldığını öykülerden yaptığı alıntılarla örneklendirir; özellikle kurucu düşüncenin milliyetçilik anlayışından yola çıkarak bir değerlendirme yapar. Altuğ bir taraftan da Leyla Erbil karakterlerinin çözüldükçe derinleşen çok katmanlı, karmaşık yapısına dikkat çekerek buradaki annenin de pek çok farklı boyutunun olduğuna işaret eder (Altuğ, 2021, s.34-40).
“Ayna”, yaşlı ve bunamış bir annenin bilinç akışından yakın ve uzak geçmiş ile bugünün birbirine karıştığı, iç monoloğunun ve yüksek sesle dillendirdiklerinin birbirini izlediği bir anlatıdır. Öykünün odağında, bir paşadan dul kalan annenin arkadaşlarıyla Güney Amerika’ya gidip gerilla olmak için evden ayrılan oğluyla içsel hesaplaşması vardır. Anne, bir taraftan güven duymadığı kızının “eline kaldığından” yakınırken bir taraftan da oğlu yüzünden bir ömür boyunca kurmaya çalıştığı toplumsal statüsünün sarsılacağı kaygıları içindedir.
“Bunak”ta da aynı tema sürdürülür ama fazladan “Ayna”da üst düzey bir subayın dul eşi olarak beliren anne figürünün bu toplumsal statüyü hangi bedelleri ödeyerek edindiğini; anne kimliğinin temelinde nelerin yattığını yorumlamaya olanak tanıyan ayrıntılara da yer verilir. Öykünün aktüel zamanında bunamaya başlamış olsa da annenin rüyalarında ya da gelip giden belleğinde bastırılmış geçmiş yaşantısıyla ilgili anılar ve ayrıntılar dışa vurulur. Bu anılar, rüya anlatıları “Bunak”taki anneyi başka açılardan ele almayı mümkün kılar.
“AYNA”DAKİ ANNE: TOPLUMSAL NORMUN BEKÇİSİ
Leyla Erbil, Gecede çıktığında kitapla ilgili olarak Cumhuriyet gazetesine “insanı MarKSist ve Freudist açıdan ele alan” ifadelerinin yer aldığı bir ilan verir. O dönemde Marx ve Freud adının birlikte anılması aydınlar arasında kuramsal bir çelişki olarak görülür. Leyla Erbil ise, bunun kadın yazarlara yönelik önyargılardan kaynaklandığına inanmaktadır (Erbil, 2003, s.171).
Leyla Erbil’in insanı Freudcu açıdan ele aldığını söylemesi bağlamında “Ayna” öyküsünde psikanalitik uçları aramak kaçınılmaz olmaktadır.
Ayna metaforu, Freud’un kuramındaki karşılığıyla parçalanmış benlik olarak düşünüldüğünde öykünün açılış cümlesi annenin kendini gerçekleştirmesinin önünde engel teşkil eden “öteki”ne sesleniş olarak düşünülebilir:
“Sen olmasaydın evlenirdim, paşaya varırdım, kanım kurudu şimdi, memelerim ekşidi, iliklerim karardı ve katıldı, yüzüm mikenlilerden kalma bir sarnıcı andırıyor, …” (Erbil, 1990, s.33)
Kanı kurumuş, memeleri ekşimiş, ilikleri kararmış, yüzü eski zamanlardan kalma bir sarnıca dönen annenin önündeki engel, kızıdır. Kendisi nasıl kızı için kendi arzularından vazgeçmişse şimdi de sıranın kızında olduğunu ima eder. Annenin bilincinde her şeyin bir bedeli vardır ve bu bedel zamanı geldiğinde ödenmelidir:
“… ben senin için bekledim, sen de beni bekle, sevildim ben, kürkler elmaslar için seviştim, senin yaşında gelinlik giydim, duvak bile taktım, benim evim burası, ben öldükten sonra kiminle ne istersen yap, babanın on parası geçmedi bu eve, …”(Erbil, 1990, s.33- 34)
Annenin zihninin en karıştığı anlarda bile aklından çıkmayan, sürekli kontrol etme ihtiyacı duyduğu pırlantası, elde etmek ve elinde tutmak için çaba harcadığı statüsünün en önemli göstergesidir. Bu değerli nesne, kendi ölümünden sonra kızına kalacaktır. Kızının gözünün de yüzükte olduğuna inanır anne. Kızı ancak kendisini beklerse, kendisine bakarsa ödül olarak yüzük onun olacaktır. Pırlanta imgesi, öyküde Freud’un baba- kız arasındaki duygusal bağa bir gönderme yapmaya olanak tanıyan ifadeyle kullanılır: “…tek-taş pırlantam, ben ölünce sana kalacak, yüz görümü, sen de biraz babanın karısı sayılırsın, …” (Erbil, 1990, s.33)
Anne, evdeki otoritenin tek sahibidir. Paşa olduğu söylenen baba nerededir, ne zaman ölmüştür, kızı ve oğlu üzerindeki etkisi ne olmuştur, “Ayna”da bunları görmek pek mümkün değil. Kızını ve oğlunu toplumun normlarına uygun yetiştirmek annenin görevidir. Bu görevi yerine getirirken uyguladığı yöntemler şiddet içerse bile onaylanacağından emindir anne. İki kardeşi, tabu olan bir eylemde aylarca anahtar deliğinden gözetler; sonunda kızgın maşayla ikisini de damgalar:
“… küçükken seyrettim sizi anahtar deliğinden aylarca baktım, oğlum daha dörtlerindeydi, gene de anlıyordu, kızım çoktan uyanmıştı, delikten yüzü görünüyordu kızımın, ağzı çarpuluyor, gözleri kayıyordu, maşayı ateşe soktum, içeri daldım, bir daha yapmadı ama, ikisini de yaralamışımdır, oğlumu da kızımı da, …” (Erbil, 1990, s.39)
Annenin tabu eylemi ilk gördüğünde değil aylar sonra cezalandırması başlı başına bir sorundur. Bunun ötesinde cinsel organı yakarak cezalandırma, yasak olan arzunun bastırılması anlamına geldiği kadar ömür boyu geçmeyecek travmatik bir iz bırakma anlamına da gelmektedir. Toplumun tabu saydığı bir eylemde bulundukları için annenin kızına ve oğluna uyguladığı bu ceza toplumsal normları onaylamak anlamı taşımaktadır.
Anne için iki göbekten İstanbulluluk, babanın terfi sebebiyle Almanya’ya gönderilmesi, yüz görümlüğü olarak takılan pırlanta, konukları gelince fondan aldırmak, samur kürküyle dizlerini örtmek, bütün bu ayrıntılar onun toplumsal statüsünün göstergeleridir. Elde ettiği bu statüyü koruyabilmek, anne için çok önemlidir. Düzenin dışına çıkan oğul ise “hep o Kürt arkadaşı yüzünden, düşük bıyıklı kara kıllı oğlan var ya” (Erbil, 1990, s.34) diye söz ettiği arkadaşı yüzünden de olsa “sultan reşatın torununun gelini yakın ahbabımdır” (Erbil, 1990, s.36) diye övünen anne için, toplumdaki itibarlı yeri kaybetme tehdididir.
“BUNAK”TAKİ ANNE: BELLEĞİN KIRILMA NOKTASINDAKİ ANNELİK…
“Bunak”, “Ayna”dan hacimce nerdeyse on katı genişletilmiş bir öyküdür. Leyla Erbil, “Bunak”ın sonuna eklediği notta belirttiği üzere 1969-1972 arasında “Ayna”dan “sürdürdüğü” bu öyküde bunamış kadının bilinç akışına olduğu kadar rüyalarına da yer vermiştir. Yedi bölümden oluşan öykünün her bölümü annenin bir rüyasıyla başlar, sonra Güney Amerika’da gerillaya katılıp iki Amerikalı öldürmek üzere evden ayrılan, giderken de annesinden “pırlant”ını isteyen oğulla ilgili hatırlamaları, onunla iç hesaplaşmaları, annenin geçmişi, paşayla olan evliliği, “Ayna”da adı anılıp geçilen paşayla olan ilişkisinin mahiyeti gibi pek çok ayrıntı öyküye dâhil edilmiştir.
Rüyalar, kimi zaman annenin geçmişinde çok özel bir yer kaplayan Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’le vals yaptığı bir balo akşamının imgesidir: “…Kollarına alıyor Ata’mız beni, kim bu taze, Yüzbaşı Selahattin’in hanımı paşam, bir vals çalsın, dönüyoruz, …” (Erbil, 2002, s.55) Bu anı “Ayna”da da nerdeyse aynı sözcüklerle yer almaktadır: “… beni görür görmez sormuş ‘Kim bu taze’, ‘Yüzbaşı Selahattin’in hanımı paşam’ bir vals çalsın daha başınız mı döndü sultanım, çalın bir vals daha, …” (Erbil, 1990, s.33)
Dans sahnesi “Bunak”ta iki kez daha tekrarlanır. Birinde annenin bilinç akışı içinde aynı sözcüklerle verilir (Erbil, 2002, s.58). Bir kez de üçüncü bölümün başındaki rüyada anne, Selahattin’in koşarak üzerine gelmesinin nedeninin bu dans hadisesinden duyduğu kıskançlıktan olup olmadığını sorgular (Erbil, 2002, s.62).
Rüyalar kimi zaman “… Rahmetli babamın anlattığı Yıldırım Beyazıt Bimarhanesi’ndeki eli sopalı son güllabici bu. Babacığım, yeri cennet olsun sık sık ziyarete gidermiş tımarhaneyi-teftişe tabii- orada ölmüş.” (Erbil, 2002, s. 54-55) diye hatırlamak istemediği, kendinden bile sakladığı, gerçeği çarpıttığı anılardaki kişilere, nesnelere ait görüntülerle doludur.
“Bunak” öyküsünde odakta yine diplomasını yakıp Kürt arkadaşının etkisinde kalarak Güney Amerika’ya gitmek için evden ayrılan oğul vardır. Oğulun evden ayrılışı her iki öyküde de benzer sözcüklerle ifade edilir: “Ayna”da “hep o Kürt arkadaşı yüzünden, düşük bıyıklı kara kıllı oğlan var ya” (Erbil, 1990, s.34) diye anlatılırken “Bunak”ta “Hep o Kürt yüzünden: Düşük bıyıklı kara kıllı oğlan vardı ya hani, o girdi kanına oğlumun, nerdeyse yiyordu başını da, kendi başını yiyesice, yedi ya zaten, temizlediler onu…” (Erbil, 2002, s.51) şeklinde anlatılır.
Her iki öyküde üzerinde durulan meselelerden biri de annenin kızını ve oğlunu tabu olan bir eylemi yaparken yakalaması ve cezalandırmasıdır. “Ayna”da bu daha ayrıntılı verilirken (Erbil, 1990, s.39), “Bunak”ta bu eylem babanın ağlıyor diye kızını pencereden, karların üzerine atmasından, babasına sessiz kalan kızın annesine huysuzlanmasından, annenin de kızı döverek cezalandırmasından sonra başlayan bir durum olarak verilir: “Sokaktan içeri girmez oldu, duvar diplerinde, mahalle çocuklarıyla ‘kıç’ oyunu oynuyordu, koca kızdı artık. Oğluma da öğretmişti; maşayı kaptım, ikisine birden indirdim, ikisine de.” (Erbil, 2002, s.84) Yani kısaca değinilip geçilir. Ancak, tabuyu ihlal eden çocuklara ceza, yine, anne tarafından maşayla verilmiştir; bu kez ayrıntısı dile getirilmeden.
“Ayna”da da “Bunak”ta da tekrarlanan bir unsur da annenin bütün toplumsal statüsünün belirleyicisi olan pırlanta yüzük metaforudur. “Ayna”da annenin neredeyse en değerli nesnesi, ölünce kızına kalacak olan tek taş pırlanta, yüzgörümlüğüdür (Erbil, 1990, s.33). “Bunak”ta da “pırlant” olarak anılan yüzük yine yüzgörümlüğü olarak verilmiştir anneye (Erbil, 2002, s.58).
Leyla Erbil, öykülerde tarihsel kimliklere, kimi olaylara açık göndermeler yapmaktadır. Bunlardan birincisi her iki öykünün ana çatışmasında önemli yer tutan Dolmabahçe Sarayı’nda hanımı Atatürk’le vals yapan Yüzbaşı Selahattin’dir. Yüzbaşı Selahattin, gerçekten tarihi bir kimlik olarak vardır, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında da genç cumhuriyetin aydınlanmasında da önemli görevler üstlenmiş bir şahsiyettir. Ancak Yüzbaşı Selahattin çok sevdiği karısının ölümünden sonra yüzbaşıyken emekliye ayrılan bir subaydır, dolayısıyla öyküdeki paşa ile ilgisi yoktur. Atatürk ile vals da kendi hikâyesini Yüzbaşı Selahattin’le örtüştürmek de anne figürünün yıllarca yalanlar üzerine kurduğu kişisel tarihinin bulanık belleğinden yansımalarıdır. Bu, aynı zamanda resmi ideolojiyle yakınlık kurma çabasının izdüşümü olarak da yorumlanabilir.
İkincisi ise yakın tarihin bilinen olaylarından biri olan Mahir Çayan ve arkadaşlarının çevrildikleri evde bir genç kızı alıkoymalarıdır. İki kişinin ölümüyle ve kızın salıverilmesiyle sonuçlanan o olaya da öyküde açık bir gönderme yapılmıştır. Ev sarılmışken içeridekilerin ailelerinin evin önüne getirilmesi, teslim olmaları için içeridekileri teslim olmaya çağırmaları “Bunak”ta yer alan açık göndermelerden ikincisidir. Leyla Erbil, böylece gerçek kişilerden ve olaylardan yararlanıyormuş gibi yaparak okurun zihnini karıştıran, gerçeği büken bir tekinsiz anlatı sunmaktadır. Böylece okurdan, belleği dağılmaya başlamış anlatıcının anlattıklarının ne kadarına inanmak gerektiğini sorgulaması da beklenmektedir.
“Bunak”ta da okuru feminist bir okumaya çağıran çok fazla unsur bulunmaktadır. Öyküde anneyi oluşturan, onun anneliğinin temelini atan çok fazla ayrıntıya yer verilmiştir. Anne, genç kızlığının başında bir tuzakla nasıl olup da yüzbaşıyla evlendirildiğini, zihni dağılmaya başladıktan sonra bile parmağında olup olmadığını kontrol ettiği pırlantının nasıl ve neye bedel olarak alındığını ancak rüyalarında hatırlayacak kadar gerçek geçmişini uzaklaştırmıştır belleğinden:
“Annem evde yok, diyor, benimki de diyorum. Kiracısıyız onların, izin günüydü bugün. Zaten onu bekliyordum, iyice çekiyorum kendime onu, Birden annem beliriyor, elinde ekmek bıçağı: Yaktın kızımı namussuz, orospu Adile’nin piçi seni, diye bağırıyor. Seni komutanlarına söylemez, seni mekteplerden kovdurmazsam, sürüm sürüm süründürmezsem seni bana da Saliha demesinler, bu kızı alıp temizlemezsen namusumuzu, kıtır kıtır doğrarım seni. Peki, teyze, diyor Selahattin. Üstümden kalkmış, yüzü anneme dönük giyiniyor, peki teyze ne istersen yaparım, nikâhlarım, diyor…” (Erbil, 2002, s.62-63)
Anlatıcı anne figürü, Selahattin’le arasında yaşananların annesinin hilesiyle olduğunu bilir. Annesi, yüzbaşıyı tehdit ederek kızına düğün yaptırmayı, tek taş yüzük aldırmayı başarır:
“Selahattin çıkar çıkmaz annem, başı hizasında tuttuğu ekmek bıçağını fırlatıyor elinden: Aferin kız, diyor, iyi kıvırdık bu işi, subay karısı olacaksın, sıçtım ağzına Adile orospusunun, deli İsmail’in karısı kimmiş anlasın şimdi. Şak şak göbek atmaya başlıyor, bir de tek taş yüzük taktıracam sana, telli duvaklı gelin edicem seni, …” (Erbil, 2002, s.63)
Bu evlilik gerçekleşse bile Selahattin sürekli bir şüpheyle yaklaşır karısına, her fırsatta onu suçlar: “Kim bilir kimlerin altından kalktın, ilk benimle yapmadıydın ya, derdi, kumpas kurdunuz bana ana kız, ketenpereye getirdiniz beni, ne bileyim bu kızın benden olduğunu, gözlere bak masmavi, derdi, sinsi mavisi, …” (Erbil, 2002, s.81) Bu evliliğin temeli en baştan safiyane duygulara dayanmaz. Toplumsal normların onayladığı, kutsallık atfedilen aile, yara alarak, bir hileyle kurulmuştur.
Başlangıçta evliliğe razı olup kızı nikâhlasa da Yüzbaşı/Paşa, bunun acısını bütün bir evlilik hayatı boyunca hem karısından hem de çocuklarından çıkarır. Anne, ne yaparsa yapsın Paşa’yı inandıramaz:
“Oysa tanrı şahidimdir, ilk onunla o halının üzerinde… Hâlâ saklarım halıyı, gizli gizli yatağımın altında, somyayla şilte arasında saklarım hâlâ, anamın verebildiği tek çeyizim olan. Nasıl günahımı almaktadır babası, öldükten sonra bile onun ne halısı olduğunu kimselerin bilmediği, ağlamışımdır kanımın donduğu o günün lacivert rumilerine kapanarak, katıltmıştır beni, ciğer delen sözleriyle ve dondurmuştur kadınlığımın insanlığını buz gibi, taa oğlumla azıcık uyanır gibi olan kadınlık!..” (Erbil, 2002, s.82-83)
Kızının gözlerinin mavi olması, hiçbir özelliğinin kendine benzememesi Paşa’nın kıza karşı kuşkuyla yaklaşmasına, daha tahammülsüz olmasına sebep olmuştur. Kız dört yaşlarındayken sürekli ağlamasına sinirlenerek onu pencereden dışarı atar, çocuk bu olaydan sonra sakatlanır, aksayarak yürümeye başlar. Oğlunun doğumundan sonra anne Paşa’nın gözünde bir nebze değer kazanır, yıllardır herkesin yanında eksiklendiği altın alyans alınır kendisine; bunlar da bir süre aile bireylerini bir arada tutar. Çünkü paşa oğlunu da kızında olduğu gibi sürekli incelemektedir:
“Gözleri takılırdı oğlumun süt rengi ellerine, emindi oğlumun kendisinden olduğuna. Başparmağından anlaşılıyordu ondan olduğu, ikisinin de başparmakları yarım parmak uzunluğunda ve tırnak da başlamasıyla bitmesi bir olan bir kısalıktaydı, yok denecek kadar kısa ama enli bir tırnak.” (Erbil, 2002, s.82)
Oğlunun fiziki özellikleri ile kendisi arasında benzerlikleri görebildiği için Paşa oğluna daha sevecen oldukça kız, anne ve babasından daha fazla uzaklaşır. Oğul okula gidip dış dünyaya açıldıkça ailesine mesafeli olmaya, babasının okşamak için uzanan elinden kaçmaya, hatta ablası gibi anne babasını sinsi sinsi gözetlemeye, sevmemeye başlar. Bir gün okuldan orası burası morarmış gelince düştüm deyip geçiştirmek istediğinde Paşa’nın içindeki şiddet eğilimi tekrar uyanır:
“Ta ki oğlum yedi yaşına girip ilkokula başlayıp asileşene dek, bizi bir başka türlü görüp, babasının okşamak üzere uzanan elinden kaçana dek. Bizi tıpkı kızım gibi sevmeyerek sinsi sinsi gözetleyene dek. Ötesi berisi morarmış, birilerinden dayak yemiş olarak gelip, kimin dövdüğünü söylemeyene ve babasına ‘Düştüm, ablam da oynarken düştü de belini kırdı dediniz ya?’ diyene dek. Paşa benden bilerek olanları, dişlerini gıcırdatana ve sonunda tıpkı emir erine yaptığı gibi oğluma da bana da kızıma da palaskayı çekip kan oturtana dek, yeniden başa çıkılmaz, el sürülmez bir kuytuluk, durup dinlenmeksizin kendini karartan bir kuyu kaplayana dek içimizi…” (Erbil, 2002, s.83)
Anne, ömrü boyunca bütün aşağılanmalara, maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddete, sahip olduğu statüyü elde edebilmek ve elinde tutabilmek için katlanmıştır. Evliliğini sürdürebilmek için düzenin bekçiliğini etmiş, iğneyle kuyu kazmış, oğlunu üniversitede okutmuştur.
Kendisine iki göbekten de olsa bir İstanbulluluk hikâyesi yazarken gerçeği hep çarpıtmış, çoğu ayrıntıyı kendisi de karıştırmaya, hatırlamamaya başlamıştır. Anne, öykünün üç yerinde kendi annesinden üç ayrı adla bahseder. Rüyanın içinde Yüzbaşı Selahattin’le onu evde yakalayan annesi Saliha’dır; anlatının bir başka yerinde kendisini geceleri yalnız bırakıp bırakıp giden annesi “şıkırdım Sümbül”dür; askerlerin çevirdiği evdeki oğlunun teslim olması için konuşurken kendisini “Taşkasaplı Şahande’nin kızı” olarak anar. Geçmişinde, kendine bile gerçeği anlatamadığı sık sık Edirne Bimarhane’sinde tedavi gören babası İsmail vardır. Oysa o, babasını Bimarhane’ye tedaviye değil de teftişe gitmiştir, diye hatırlamak ister.
Öykünün anlatıcı karakteri anne, maddiyatçı, bencil, evlatlarıyla sevgi bağı kuramamış, ilişkilerini çıkarlar üzerine geliştirmiş bir kadındır. Kızı için “… kız evlat başka, bunca yıldır yıkar, paklar, gelir gider bir hizmetçi tutsam daha pahalıya otururdu bana, kız evlat başka.” (Erbil, 2002, s.77) diye düşünür. Oğlunun öğrenimi için dünya kadar para harcanmıştır, o da maaşa geçince annesine ömrü boyunca her ay bir ödeme yapmalıdır, diye düşünür. Oysa oğul annesinin, ablasının anlayamayacağı kadar başkadır onlardan. “… oğlum değildir benbenci, tamahında değildir dünyanın ne bana benzer ne ablasına, belki de meczuptur oğlum, bir ermiş kadar tamahsızdır.” (Erbil, 2002, s.56) Anneye göre bu tamahsızlık ancak bir “meczupluk” alameti olabilir.
“Yakışır mı sana acizden, güçsüzden yana olmak, sana mı düştü şu koca dünyada diğerkâm olmak? Dişliden, kimin borusu ötüyorsa ondan yana olsana! Öyle olmasan bile hileyle, şerle, ikiyüzlülükle yürütsene işini, …” (Erbil, 2002, s.59-60)
Güçsüzden yana olmak, ikiyüzlülük bilmemek, hileyle iş yürütmemek annenin idrak etmekte zorlandığı şeylerdir. Bu nedenle oğlunun diplomasını yakmasını, gerillaya katılmaya kalkmasını, halk için mücadele etmesini anlayamaz:
“Neden hayır gelmezmiş benden, bir çıkar göstersinler de bak, iş mi yani, gelirim artacak olduktan sonra, kabul günlerinde onlar bir, ben üç göstereceksem, çatlatıp patlatabileceksem düşmanı, ben de olurum onlardan, neden olmayayım, paşanın ne bitmez tükenmez hazineleri varmış, karun gibiymişler, dedirteceksem neden ben de ulu soyuma layık bir tarihi sima, dünyanın bütün devrimcileri birleşiminizden olmayayım, kabul günü ahbaplarım ki hepsi de bizi küçük görmektedirler için için, pek farkındayım…” (Erbil, 2002, s.73)
Anne, kendisi için her ne kadar bir geçmiş hikâyesi uydurursa uydursun aralarında olmakla bir statü kazandığını düşündüğü “ahbaplar”ı arasında istediği itibara sahip olamamıştır. Şimdi de kuşatıldığı evden yaralı çıkan ve komada olan oğlunun konuşturulmasından, yıllarca kendinden sakladığı sırların ifşa edilmesinden korkmaktadır. Oğlunun bir gün kendisine söylediklerini hatırlayıp anlamlandırmaya çalışır anne:
“İnsanoğlunun başına gelenden utanmaması gerekir, zehir etme dünyayı kendine dediği gün ne demek istemişti acaba, biliyor mu acaba, biliyor mu her şeyin geçmişini, benimkini de? Ağzından alırlar mı aslımızı komada…” (Erbil, 2002, s.93)
Öykünün sonunda annenin korktuğu başına gelmez, oğul konuşturulamadan ölür. Anne için oğul yeniden aklanmış, övülmeye değer kazanmıştır: “Yiğit oğlumdu benim. Pusu kurmadı, ırza geçmedi, arkadan vurmadı, ele vermedi ailesini, beni konuşmadı, tam bir asker oğluydu o, tek başına erkekçe çarpışarak vuruldu.” (Erbil, 2002, s.103)
SONUÇ
Leyla Erbil, 1968’de yayınlanmış öyküsü “Ayna”yı çıkış noktası yaparak 1969-1972 arasında yeniden yazıp “Bunak”ı oluştururken öykünün ana çatışmasının aynı kalmasına rağmen ilk öyküdeki anneyi daha fazla işlemiş, geliştirmiştir. “Ayna”yı toplumsal normların bekçisi, zihni karışmaya başlamış anneyi, evlatlarıyla sıcak ilişkiler kuramamış, bunamaya başladığı için de mücevherinin çalınacağı korkusuna kapılmış bir kadın olarak okuruz. Oysa “Bunak”ta bu annenin bütünlüğü kırılmaya başlamış belleğinin yarattığı kimi zaman denetleyemediği, kimi zaman çarpıttığı geçmiş yaşantısıyla ilgili pek çok ayrıntı öyküye eklenmiştir. Rüyalarla, bilinç akışıyla aktarılan bunamaya başlamış belleğin anlattıkları, annenin daha fazla derinlik kazanmasına olanak tanır. Böylece annenin annelik kimliğinin nasıl oluştuğu da görülür.
Leyla Erbil, insanlık tarihinin uygarlık tarihiyle bozulup hastalandığını, dolayısıyla insanların hepsinin de sakatlanmış, yaralanmış olduğunu düşündüğünü dile getirirken toplumun norm olarak dayattıklarına uymaya çalışan yaralı insanın tekrar ve başka türlü de yaralandığına işaret etmektedir öykülerdeki anne karakteriyle. Toplumun yüceltmediği koşullarda yetişen, toplumun yüceltmediği işleri yapan bir annenin elinde büyüyen bir kadın, anneliği de kendi annesinden, ancak bu kadar öğrenmiştir. Yanlışlarla kurulan bir ailede, toplumun yasağını delmiş genç adamın bu “ayıp”ını temizlemek için razı olsa bile içinde biriken öfkesini bir ömür boyunca karısına ve kendi çocuklarına yöneltmiş, onlara uyguladığı psikolojik ve fiziki şiddetin onlarda benliklerini yaralayan nasıl bir etkisi olduğunu düşünmemiştir.
Leyla Erbil, yazınındaki anlatım teknikleriyle, metinlerindeki dil özellikleriyle, yarattığı karakterlerin iç dünyalarındaki en karanlık noktalara odaklanıp o karanlığı anlatmaktan çekinmeyen güçlü kalemiyle edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Bu öykülerindeki annelerin de her okumada başka yönlerinin ortaya çıktığı onun yaralı ve sakatlanmış kadınlarından olduğunu görüyoruz. Leyla Erbil, “Ayna”da ve “Bunak”ta yaralı, sakatlanmış bir toplumun sakatlanmış, bunak karakteri üzerinden normların dayattığı anne mitinin içini boşaltır.
KAYNAKÇA:
– Altuğ, Fatih (2021). “Ayna ve Bunak’ta Anaforlar, Akıntılar ve Katmanlar”, Notos ,S.86.
– Erbil, Leyla (1990). Gecede. İstanbul: Can Yayınları.
– Erbil, Leyla (2002). Eski Sevgili. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
– Erbil, Leyla (2003). Zihin Kuşları. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
– Sönmez, Necmi (2021). “Leyla Erbil’in Görsel Koordinatlarındaki Kimi Noktalar”, Notos, S.86.
– Şahin, Elmas (2015). Leyla Erbil Kitabı. İstanbul: Yitik Ülke Yayınları.
– Tunç, Ayfer (2000) “Annelerin Dayanılmaz Hafifliği”, Kitap-lık, S.43.

