DİLAVER’İN BAŞINDAN GEÇEN GARİP BİR HİKÂYE

-ADANA-
Akşam vaktiydi. Hava soğuktu. Vapurların ışıkları çok güzel görünüyordu uzaktan. İki arkadaş Ortaköy sahilinde oturmuş denizi izlerken:
“Bazı geceler bir öykü gibi başlar, bu gece de öyle bir gece sanki.”
“Evet, mükemmel bir manzara şu karşımızdaki.”
“Hayır, sadece durağanlığı kast etmedim. Bir eyleme de gebe gece.”
“Ne gibi bir eylem? Ne olacağını hissediyorsun?”
“Bilmiyorum. Sadece çok güzel bir gece işte.”
“Haklısın. Boğaz her zamankinden daha ışıklı.”
“Sadece manzaradasın sen hâlâ. Neyse… Aklımda sabahtan beri bir soru var. Sence en güzel öyküyü kim yazdı bizde?”
Bu sırada hemen yanlarındaki kırk yaşlarında, kısaca boylu, buğday benizli, güler yüzlü bir adam onları dinliyordu.
“Bilmem. Hiç düşünmedim.”
“O kadar çok ki güzel öyküler, ben de bilemedim. Ama bu sorunun cevabını bulmak isterdim.”
“Sen güzel okuyorsun, Dilaver. Çok okuyorsun. Bence cevabı kendi başına bulabilirsin. Bu arada benim kalkmam lazım. Biliyorsun, gece mesaisindeyim bugün.”
“Tamam. Kolay gelsin sana, ben biraz daha oturacağım.”
“Dikkat et kendine.”
Arkadaşı gitti ama Dilaver’in aklında cevabın bu kadar basit bulunamayacağı vardı. Yani sadece düşünerek karar veremezdi. Ama çok da merak ediyordu. Tam o sırada yanında oturan ve onları dinleyen güler yüzlü adam:
“Merhaba gülüm, ben Haşmet.”
“Merhaba.”
“Bak, balık ekmek yapıyorlar, kokusu buraya kadar geldi. Mis gibi. Sever misin balık?”
“Çok severim.”
“Yengen de çok sever. Evde de yapar bize. Palamuttur, toriktir, sivridir, altıparmaktır. Tavasını yapar, bolca limonu basınca biraz da tahin helvası aldın mı, mis! O mübarekler de şimdi çıkmaz oldu… Neyse çok uzatmayayım. Az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum da. En güzel öyküyü mü arıyorsun sen?”
“Arıyorum, evet, ama ben cümlelerinizi daha önce okumuştum sanki bir yerden.”
“Okumuşsundur elbet. Sana aradığın cevabı bulabileceğin bir yeri tarif ederim. Ancak kimseye söylemeyeceksin. Hoş, söylesen de bu yer tek günlük var olan bir yer. Yani bu gece 00.00’da orada olursan yirmi dört saat içinde aradığın cevabı bulabilirsin belki.”
“Çok isterim Haşmet Bey de nasıl bir yer burası. Nasıl oluyor da bir günlük var olabiliyor? Her şeyi geçtim, neresi burası?”
“Çamlıca’da bir köşk, Sami Paşa Köşkü. Aç elini. Bu kâğıtta yazılı adres.”
“Teşekkür ederim ama…”
“Rica ederim, şekerim. Aması maması yok. Birazdan bu iskeleye bir vapur gelecek. Ona binersen seni doğrudan Üsküdar’a götürür. Oradan Çamlıca’ya gidersin bir şekilde. Unutma tam 00.00’da orada ol. Gece on ikiden sonra, yani yarın önemli bir gün biliyorsun, 14 Şubat!”
Şaşkın şaşkın elindeki kâğıda baktı. Tam aklındaki diğer deli soruları Haşmet Bey’e yöneltecekti ki kafasını kaldırdığında yanında kimsenin olmadığını fark etti. “Nasıl olur böyle bir şey?” diye düşündü ve birden zihninde bir aydınlanma yaşadı. Haşmet Bey’i hatırladı. Hatırladığı anda da sıcak ve büyük bir gülümseme yerleşti yüzüne. Bu yaşadıkları o kadar garipti ki aklı almıyordu. Düşündü. Ya eve gidip güzel bir uyku çekecekti ya da merakının peşine düşecekti ve evet Haşmet Bey haklıydı. Yarın 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ydü. Bu yaşadıkları tesadüf olamazdı. Gözlerini sıkıca kapadı ve birden açtı. Kâğıt hâlâ elindeydi. İleride, Boğaz’ın ortasında türlü şaklabanlıklar yapan bir vapur gördü. Vapur çok özgür görünüyordu. Etrafta kimseler yoktu. Bulunduğu iskelede kimse yoktu desek daha doğru olur. İleride Beşiktaş Hayrettin İskelesi’nde bu vapuru sorgular bakışlarla izleyen bir kalabalık vardı aslında. Vapur gittikçe yaklaştı ve Ortaköy İskelesi’ne vardı.
“Binmeliyim, evet, binmek zorunda hissediyorum.”
Bindi vapura Dilaver, biraz korku biraz merak ile. Bu vapurun herhangi bir kaydı yoktu. Bir kaptan ya da herhangi bir görevlisi de yoktu. Hızlıca yol aldı iskeleden. Dilaver yaşadıklarına hem şaşırıyor hem de bu maceranın sonu nereye varacak diye düşünüyordu. Vapur Ortaköy açıklarına geldiğinde bir yerden “Teslim ol! Batırılacaksın!” diye bir ses geldi. Sonra birileri ateş etti vapura. Başını eğdi istemsizce Dilaver. Sonra yine yeniden anladı her şeyi. Bu vapur o vapurdu. Tam o anda kafasını kaldırıp biraz ileriye baktı. Karanlıkta bir şeyler vardı, denizin ortasında. Duyguları o kadar hızlı değişiyordu ki anladığı, kavradığı şeyin hazzını yaşayamadan hop başka bir bilmece çıkıyordu karşısına. Vapur, kara boyalı bir teknenin yakınından geçiyordu. Her nasılsa, vapurun biraz uzağında olsa da deniz daha dalgalı daha fırtınalıydı teknenin orada. Bir de yılgın bir adam, içinde. Dalgalar akıntıyla bir olmuş, gelişigüzel atıyorlardı altındaki tekneyi oradan oraya. Bir de leş tebelleş olmuştu tekneye. Çevrede dönüp dolanıyor, pis bir de koku salıyordu. Vapura kadar geliyordu kokusu. Teknedeki adam birkaç kez küreğiyle itti leşi. Ama çok geçmeden gene geldi, yapıştı tekneye. O leş, bir hayvana hatta bir insana ait gibi durmuyordu. Yine garipti yaşananlar ve giderek uzaklaştı iki araç birbirinden. Kara tekneli adam ve leş kayboldular karanlıkta ve yine anımsadı bir şeyleri Dilaver, şaşırmayı bıraktı. Evet, yaşananlar garipti ama dışarıdan bakılınca ya da okuyunca garipti. Yoksa ona garip gelmiyordu artık. Anlıyordu. Gülüyordu içinden hatta. En son tekneyi ve adamı da gördükten sonra korku ve şaşkınlık duyguları tamamen kaybolmuş, sadece merak duygusu kalmıştı içinde. Bu merak duygusu o kadar büyüyordu ki her saniye daha neler yaşayabilirim diye heyecanlanıyordu. Vardılar Üsküdar iskelesine. Dilaver iner inmez de hızlıca hareket etti ve gözden kayboldu vapur. Saatine baktı. Zaman ilerliyordu. Bir taksi bulmalıydı. İnsanlar onun az önce garip bir vapurdan indiğini görmemiş gibiydi. El etti bir taksiye. Eski bir araçtı çevirdiği. Atladı hemen ön koltuğa. Taksici:
“Merhaba, ağabeyim.”
“Merhaba.”
“Nereye götüreyim seni?”
“Çamlıca, lütfen.”
“Ben normalde karşının taksiyim. Beyoğlu tarafı. Bilirsin belki. Bir numaralı sokakta iki tane sazlı meyhane vardır. Onların önünde taksiler bekler. Taksilerin arasında şoförler gezinir hep. İşte onlardan biriyim.”
“Anlıyorum.”
“Haydi bismillah! Eve mi gidiyorsun, peki?”
“Yok, dolaşıyorum İstanbul’u. Keyfi.”
“İyi ya, dolaş tabii. Taksiyle dolaş. Geçen bizim durağın orada lüzumsuz bir adam vardı. Gelmiş benimle iddiaya giriyor. Neymiş İstanbul taksiyle gezilmezmiş. O bilmem kaç yıldır hep tramvay, vapur kullanırmış. Olur mu canım? Onlar her yere gider mi?”
“Ama o abimiz istediği kadar gezsin sonunda kendi dar ama güvenli dünyasına kapanır. Dua etsin de bir metres tutup hayatını karartmadı ya da kendini Boğaz’ın serin sularına bırakmadı. Dua etsin. Tanırım, onu da okudum.”
Taksici de Dilaver de gülümsedi birbirine. Ama taksicinin gülüşü biraz daha bıyık altından biraz daha eğlenircesineydi. Sohbet devam ederken Çamlıca’ya gelmişlerdi. Taksici onu adreste yazan sokağa kadar getirdi. Saat 23.45’ti.
“Güzel geceler, Dilaver. Ücret istemez, benden olsun.”
Bir tebessüm ile başını salladı Dilaver. Etrafına baktı. Son dakikaların geçmesini bekledi sadece. Yeni yeni evler vardı etrafta, güzel siteler. Haşmet Bey’in bahsettiği o köşk ne gezer burada diye düşündü Dilaver. Sadece düşünmedi. Düşündükleri sesine de yansımış ağzından çıkıvermişti. Çünkü arkasından başka ve ince bir ses ona karşılık verdi:
“O kadar haklısın ki! Bitirdiler doğayı. Eskiden daha güzelmiş buralar anlatıcım söylemişti öyküsünü kurgularken. Ankara da güzelmiş. Her yer güzelmiş eskiden.”
Döndü Dilaver. Ağacın dibinde yaşlı bir kirpi duruyordu. Tanıdı bu korkusuz kirpiyi.
“Merhaba, kirpi kardeş. Belli ki çok yürüdün buraya kadar. Ben de Sami Paşa Köşkü’nü arıyorum.”
“Biliyorum nereyi aradığını. Tam üç dakika sonra tam çaprazındaki boş arazide belirecek. Ben de oraya gidiyorum. Gel beraber yürüyelim.”
“Yürüyelim bakalım. Ben seni çok sevmiştim okuduğumda. Ne güzel kurgulanmışsın sen öyle. Maceradan korkmayan bir varlık…”
“Teşekkürler, Dilaver. Korkmayacaksın tabii ki. Korkunca kendini kapatınca eline ne geçer ki insanın. Bildiğim bir şey var: Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerle karşılaşıp bu tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Bir sokak köpeği mesela. Ya da sen.” dedi kirpi gülümseyerek.
İçi o kadar bahardı ki bu gece vaktinde Dilaver’in. Hava soğuk olmasına rağmen tatlı, ılık bir meltem esiyordu tenine sanki. O anda tam da önlerinde büyük bir ışık belirdi. Yer titredi ve kocaman bir köşk birden yokluk içinden karşılarına çıktı. Bu kadar ses ve bu kadar ışığa rağmen kimse çıkmadı etraftaki binaların balkonuna. Sokakta da kimse yoktu zaten. Köşk çok eski ama bir o kadar da görkemli ve güzel görünüyordu.
“Hadi. Merdivenlerden çıkalım.” dedi kirpi.
Yürüdüler, çıktılar. Kapı sonuna kadar açıldı. Kirpi, Dilaver’i beklemeden içeri hızlıca girdi. Ama girerken arkasına dönüp yine gülümsedi. Dilaver neler olacak şimdi diye geçirdi içinden. Kapıya kucağında bir kedi ile yaşlı ama sevimli bir kadın çıktı.
“Merhaba, evladım. Hoş geldiniz.”
“Merhaba, teyzeciğim.”
“Benim bey de kedilere sinirlendi. Ye’s ve hayret ile çıktı gitti. Ama elbet geri döner. Elbet verdiği karar-ı katiden nükûl eder.”
“Çoktan eve doğru yürümeye başlamıştır, teyzeciğim.”
“Dilaver, oğlum. İçeride istediğin odaya girebilirsin. Binlerce oda vardır bu köşkte. Ümid ederim ki aradığın sorunun cevabına vâkıf olursun.”
“Teşekkürler, teyzeciğim. Hava soğuk, girin siz de içeriye.”
Beraberce içeriye girdiler. Teyze bolca kedinin olduğu bir odaya girdi. Dilaver şöyle bir etrafa baktı. Birkaç kat vardı köşkte. Her katta da sayamayacağı kadar oda. Ortada tek bir merdiven vardı katlara çıkan. Sabaha kadar hepsine giremem ki diye düşündü. Yine de elinden geleni yapmalıydı. Sağında eski, koyu renkli bir kapı vardı. Ahşabı yıpranmış ama temizdi, sanki biri her sabah özenle tozunu alıyordu. Kapının koluna dokunduğunda metalin soğukluğu bir an ürpertti onu. Kapı açıldı. Oda loştu. Odanın bir köşesinde küçük bir soba vardı, yanmıyordu ama içinden kül kokusu geliyordu. Taş duvarın dibinde mütevazı bir masa ve üzerinde daktiloya benzeyen ama oldukça eskimiş bir yazı makinesi duruyordu. Yazı makinesinin hemen dibinde duran ve loş odada ışık gibi parlayan bir bardak ayran vardı. Duvarda bir kamyon resmi vardı. Kamyonun kasasında işçiler. Kimisi çocuk… Odada tek bir sandalye vardı pencerenin önünde ve o sandalyede oturan, gözleri uzaklara bakan bir adam. Yüzü görünmüyordu, ışık arkasındaydı. Sadece omuzlarının hafifçe çöktüğünü, ellerinin nasırlı olduğunu seçebildi Dilaver ama kim olduğunu anladı anında ve içini erken bir ölümün sızısı kapladı. Bu güzel adam, şehir dışındaki bir rüzgârı dinliyordu sanki. Konuştu:
“Acele yaşanan hayatlar, acele bitiyor, evlat.”
Ses yumuşaktı ama içinde ince bir sızı vardı. Dilaver usulca yaklaştı.
“Burada aradığım cevaba bir adım olsun yaklaşabilir miyim?”
Adam başını biraz çevirdi, yüzü hâlâ yarı gölgede kaldı.
“Cevap dediğin şey, çoğu zaman başkalarının anlattıklarında değil, senin dayanabildiğin acılarda saklıdır. İnsan, gördüğü iyilikten çok, çektiği sancıyla büyür.”
Dilaver odanın ağır havasını içine çekti. Yoksulluğun, dışarıda keskin bir rüzgâr gibi dolandığı bir dünyaya girmişti. Tavan köşelerinde unuttuğu çocukluk kışlarını hatırlatan bir hüzün vardı.
“Peki, en güzel öykü hangisi?”
Adam sandalyeye hafifçe yaslandı, gözlerini pencereden çekip Dilaver’e döndü.
“Ben öykü yazmadım, evlat. Ben insanları yazdım. Onların susuşlarını, korkularını, utançlarını… İçlerinde biriktirdikleri fırtınaları.”
Sonra masadaki kalemine uzandı. Kalem eskimişti ama büyük bir özenle korunmuş gibiydi.
“Bir insanı gerçekten anlarsan, dünyanın bütün öykülerine dokunursun. Çünkü herkes kendi içinde aynı yarayı taşır.”
Dilaver anladı bu sözleri. Bir an gözlerini yerdeki çatlak tahtalara indirdi. Sanki yılların ağırlığı altında ezilmiş bir kalbin çatlaklarıydı bunlar. Başını kaldırıp adama baktı ama sandalyede kimse yoktu. Hem büyük bir hüzün hem de büyük bir mutluluk ile çıktı odadan.
Aynı katta biraz ileride çok sade ve bembeyaz bir kapısı olan odaya yöneldi istemsizce. Önüne gelince kapının altından yoğun bir sis çıktı. Ayaklarına dolanıp dağıldı. Açtı kapıyı Dilaver. Oda normal bir oda gibi değildi. Bir yatak yok. Bir masa yok. Bir raf yok. Bir perde yok. Odanın tam ortasında yerden tavana uzanan bir merdiven vardı, ilk o dikkatini çekti. Sonra odanın bir köşesinde bir akvaryum. Önünde bir çocuk başı ellerinin arasında. Akvaryumun içinde değil de dışında olan, ölü balıklara ağlayan bir çocuk. Üstelik balıklar parçalanmış. Odanın diğer köşesinde öfkeli bir polis. Bir diğer köşesinde de yanmış küçük bir orman; içinde hareketsiz ve simsiyah hayvanlar, börtü böcek… Dilaver içeri girdiğinde sanki duvarlar uzaklaşmıştı. Ya da o küçülmüştü. Sessizlik… Derin. Hatta bir süre sonra sesin kendisi yokmuş gibi. Anladı artık Dilaver nerede olduğunu. Sonra arkasından bir ses duyuldu. Tiz değil, tok değil. Sade bir ses. Kelimeleri ayıklayan bir sakinlik.
“Boşluk sandığın aslında sensindir.”
Dilaver arkasını döndü. Kapının yanında bir adam duruyordu. Yüzü çizgilerden bir coğrafya gibiydi; yılların değil, düşüncelerin izleriyle dolu. Gözleri ise en çok sessizliğin rengindeydi.
“Buraya gelen herkes çok şey duymak ister. Oysa çok şey duyan, hiçbir şey anlamaz. Mesela sen buraya gelirken bir kara tekne ve bir leş gördün. Az gördün ama çok anladın.”
“Kesinlikle çok anladım. Yani en güzel öykü öz olan mıdır sizce?”
“Kesin bir şey diyemem. Bildiğim tek şey yazmak eylemi kolay bir eylem değildir. Sen onu bil.”
“Çok teşekkürler. Siz…”
Sözlerine devam etmek istedi ama adam yere oturdu, cebinden çıkardığı deftere bir şeyler yazmaya başladı. Dilaver’in bakması gereken bir sürü oda vardı daha. Çıktı. Aklı biraz karışsa da içi yine güzelleşti. Anladı ki bundan sonra hangi odaya girse içi hep güzelleşecekti.
Merdivene yöneldi. Köşkün koridorları sıcaktı. Dışarısı soğuk ama köşkün içi sanki başka zamandaydı. Bir kat yukarı çıktı Dilaver. Çıkarken kimi odalardan gülüşler, kimi odalardan ağlamalar, kimilerinden daha nice sesler geliyordu. Bu sefer renkli bir kapı kestirdi gözüne. Kapının önüne gelir gelmez keskin bir tıkırtı, sonra aniden kesilen bir nefes, sonra yine bir tıkırtı duydu. Sanki kapının arkasında birisi bir şeyi söküp yeniden takıyor, sonra bozuyor, sonra tekrar kuruyordu. Kapının kendisi bile tuhaftı. Düz değil. Eğri bir çizgi gibiydi… Sanki biri kapıyı çizerken elini titretmişti. Dilaver kapıya dokundu. Kapı, bir anda kendi kendine açıldı, kapı gibi değil, açılan bir perde gibiydi. Ardında kırmızıya yakın koyu bir ışık vardı. İçeri girdi. Duvarlar da düz değildi; bir yanı diğerinden daha öndeydi, tavan bir yerde çöküktü, başka bir yerde yüksek. Her şey yamuktu. Her şey doğruydu bu yüzden. Bir sürü özgür cümle duvarlara, perdelere tırmanıyordu. Bazı kelimeler odanın ortasında atlaya zıplaya koşturuyordu. Odanın bir köşesinde çok gösterişli, uluyan spor bir araba vardı. Diğer köşesinde dörde bölünmüş bir ev. Evin her bir parçasını birileri çekiştiriyor, bu curcunanın içinde bir kadın deve kuşu sesi çıkarır gibi “Ziya Bey, Ziya Bey!” diye bağırıyordu. Ve odanın ortasında havada asılı bir pencere… Pencerenin önünde bir kadın… Duruşu sert… Elinde bir roman… Dikkat kesildi Dilaver. Tam da o an romanın içinden Polonyalı, kanatları boyalı bir kuş çıktı. Her tarafı gagalanmış, yaralı bereli… Döndü kadın. Yüzünde kırık bir cam gibi ışığı farklı yönlere dağıtan bir ifade vardı.
“Sen geç kaldın.”
Dilaver şaşırmadı.
“Merhaba.”
Kadın başını hafifçe yana eğdi. Elindeki romanı bir kenara bıraktı. Gözlerini kısarak Dilaver’i süzdü. Sonra odanın iki yanına birden işaret etti.
“İnsan ikiye bölünmeden yazamaz. Bir tarafı susar, öbürü bağırır.”
Kadın yürümeye başladı. Adımları da sertti, neredeyse ritmik ama sanki bir davulun ters ritmiyle konuşur gibi ritmik…
“Sen öykü arıyorsun. Öykü dediğin şey düzen değildir. Düzeni bozduğunda başlar. İnsan kırıldığında başlar.”
Dilaver, odanın ortasındaki siyah çizgiye baktı.
“Kırılmak… Şart mı?”
Kadın durdu. Yüzünde bir gölge belirdi. Sonra gülümsedi keskin, kısa, neredeyse acıtan bir gülümseme.
“Kırılmayan hiçbir şey parlamaz.”
Arkasındaki duvarda bir çatırtı çıktı. Duvardan bir kare koptu; sanki bir çerçeve düşmüş gibi. Ama yerde çerçeve yoktu. Sadece kocaman, boş bir dikdörtgen. Kadın boşluğa baktı.
“Öykü, bir boşluğu doldurma çabasıdır. Bazıları kelimelerle doldurur, bazıları susarak. Ayrıca öykü başı, ortası, sonu belli bir ezber gibi okunamaz. Kesmeli, biçmeli, tekrardan birleştirmeli onu.”
Kadın odanın perdelerine yöneldi. Cebinden çıkardığı kâğıtları perdelere iğnelerken: “Diğer odalara da gitmelisin, Dilaver.” dedi.
Dilaver kadını tebessümle ve saygıyla selamlayıp çıktı odadan. Her oda ayrı bir şey katıyordu Dilaver’e. Aynı katta, duvarı beyaz, kapısı deniz mavisi bir oda dikkatini çekti. İlerledi. Koridorun bu kısmı diğerlerinden çok daha canlıydı. Sanki köşk nefes almaya başlamıştı. Buradaki duvarlarda hafif bir tuz kokusu vardı. Bir deniz kabuğu takıldı Dilaver’in ayağına kapının önünde. İçeriden dalga sesleri gelmeye başladı. Kapıyı açtı. İçeri adım atınca, dünyası bir anda değişti. Oda bir oda değildi artık. Küçük bir balıkçı iskelesiydi. Tam zıt tarafında yani odanın diğer ucunda ise yemyeşil bir tepe vardı. Önce tepede bir hareketlilik gördü Dilaver. Bir adamı, su içmeye gelen bir tavşanı, bir yılanı, bir karatavuğu, bir kekliği, Polonezköy’den oradakilerin şerefine kaçıp gelmiş bir keçiyi gördü. Onların alt alta üst üste oynaşmalarını izledi. Adam, “Panco, Panco!” diye bağırınca yılan da, keçi de, keklik de, tavşan da oldukları yerde alçıdanmış gibi donup kaldılar. Bembeyaz kesildiler. Adam hemen keskin bir bıçak çıkarıp cebinden kiminin kulağını, kiminin kanadının altını kesti. Kan akınca hareket başladı. Adamı bırakıp Panco’ya koştular. Sonra adam koşarak tepeden iskeleye doğru geldi. Dilaver’i hiç görmedi. Hep gülüyordu. Mutluydu. Dilaver iskeleye doğru yürüdü. Tahta zemin ıslaktı, hafif bir rüzgâr esiyordu. Martı sesleri yükseliyordu odadan. Adam oturmuştu, ayakları suya değecek kadar kenarda. Üzerinde eski bir kazak, temiz bakışlı… Elinde ekmek vardı. Ufak ufak bölüp denize atıyordu. Balıklar ışığın içinden geçip ekmek parçalarına hücum ediyor, suyun yüzeyinde küçük bir şenlik oluyordu. Balıkların en büyüğü –sanırım bir sinarit– güzel adama bir şeyler anlatıyordu. Adam da ona karşılık veriyordu. Dilaver’in bu kez gözleri dolar gibi oldu. Köşke girdiğinde en çok bu odayı bulmak istemişti çünkü. Adam Dilaver’i fark etti sonunda. Döndü ve gülümsedi. İçtendi.
“Denizi seviyor musun, Dilaver?”
Dilaver cevapladı:
“Evet… Seviyorum. Sayenizde.”
Adam başını eğdi, suyu izledi. Sonra hafif bir kahkaha attı. Martılardan biri alçaldı, adamın önüne kondu. Adam cebinden biraz daha ekmek çıkardı.
“Gel bakalım, ufaklık. Dün cebimde simit de vardı, simidin susamı da ama Hidayet yedi sanırım. Sana kalan ekmek. Al bakalım.”
Martı hiç korkmadan aldı ekmeği. Sonra başını yana eğip Dilaver’e baktı. Bakışlar içinden bir ses geçti:
“Sen bir şey arıyorsun, en güzel öyküyü?”
“Evet, arıyorum.”
“Öykü dediğin şey, kıyıda oturup balık seyretmek gibidir. Kimi zaman ortaya çıkar balık, kimi zaman görünmez. Ama sen orada oturmaya devam edersin.”
“Yani beklemek mi?”
Adam gülümsedi.
“Beklemek değil. Gönlünü açmak. Sevmek, yaşamak. Yaşamı sevmek. Hüzünlerini kabul ederek hem de.”
Bir süre ikisi de denize baktı. Bir sandal uzaktan geçiyordu; içinde iki balıkçı, sessiz, kendi dünyalarında. Adam birden ciddileşti.
“Bir insanı anlatmak için, koca bir kitap yazmana gerek yok. Bazen bir balıkçının sabah uykusu yeter. Bazen duyduğun bir ‘hişt!’ sesi, bazen bir martının seni beğenip beğenmemesi…”
Martı yine kondu adamın yanına. Adam başını Dilaver’e çevirdi:
“Sen insanları seviyor musun?”
Dilaver afalladı.
“Bence… Evet. Ama bazen korkuyorum da sevmekten.”
Adam çok hafif, duyulmasa da hissedilen bir sesle:
“Kork ama yine de sev. En güzel öykü, insanı sevmekten vazgeçmeyenin öyküsüdür. Acısıyla tatlısıyla… Mutlu geceler, Dilaver.”
Dilaver yine içi sımsıcak, yine huzurlu bir şekilde kapıya doğru ilerledi. Adam bir olta aldı eline ucuna ekmek takıp denize attı. Dilaver, odadan çıktığında koridor artık bildiği bir koridor değildi. İlerledikçe uzuyor, genişliyordu. Her iki yanında kapılar vardı; bir kapı, bir kapı daha, sonra bir kapı daha… Hepsinin kulpu farklı, hepsinin ışığı başka renkte. Kimi kapılar sessiz; kimi fısıltıları dışarı taşıyor. Bir kapıdan kahkaha, birinden hıçkırık, birinden rüzgâr sesi geliyor. Dilaver bir an durdu. Kapıların ardı ardına sıralanışı, köşkün içini bir labirent gibi değil, bir evren gibi genişletiyordu. Sanki her kapı, başka bir insanın dünyası; başka bir ruhun dili, başka bir düşüncenin nefesiydi. Kirpi tekrar belirdi. Bu sefer daha sakindi; gözlerinde yorgun bir bilgelik vardı:
“Görüyor musun? Bu köşkün sonu yok.”
Dilaver içini çekti. Tereddütle:
“Her kapıyı açamam ki…”
Kirpi gülümsedi.
“Açmana da gerek yok.”
Koridorun bir noktasında ışık birden değişti. Kapılar, sıralanışlarıyla bir dalga gibi uzayıp sonra ufuk çizgisinin ardına doğru kaydı. Kirpi devam etti:
“En güzel öyküyü arıyordun, değil mi?”
Dilaver başını salladı.
“Evet… Ama…”
Kirpi kahkahaya benzer bir ses çıkardı:
“Sen dört odadan geçtin. Dört oda da sana başka bir şey söyledi belki. Bu odaların hiçbiri tek başına bir cevap değil Dilaver. Çünkü en güzel öykü, bir tanesi değildir. Binlercesidir. Hepsinin tadı ayrı, hepsinin hissiyatı ayrı.”
“Gördüm, duydum, anladım. Sonuçtan ziyade sonuca ulaşmaya çalıştığım bu yol daha keyifliymiş. İyi ki çıkmışım bu yola, iyi ki gelmişim bu köşke. Sabaha kadar daha çok oda gezerim ben ve hâlâ çok heyecanlıyım. Ama şunu da anladım ki en güzel öykü, yaşamın ta kendisiymiş. Binlerce odası olan bu köşk gibi ve biz sayfaları çevirmeye devam etmeliyiz.”

