KÜLTÜR-SANAT 

HAKİKATİN PEŞİNDEKİ HUZURSUZ RUHLAR: ‘GÜNDÜZ APOLLON GECE ATHENA’

Kurduğu fantastik hikâye evreniyle merak duygumuzu diri tutan ‘Gündüz Apollon Gece Athena’, güçlü politik sorgularıyla izleyiciyi bir anda gerçekliğe fırlatıyor. Arafta kalmış hayaletlerin dünyaya ulaşan adalet çığlığı, fanteziyle gerçeklik arasındaki fay hattında köprü kurmayı başarıyor. Bu dünyada adalete erişememiş huzursuz ruhlar, bilinçdışının derin dehlizlerini aşarak Defne karakteri özelinde toplumsal vicdanın da metaforuna dönüşüyor. Fantezi, bu filmde bir kaçış değil; tam tersine, görünmeyen gerçekliğe giden patikanın kendisi. Hayaletler, bastırılmış geçmişin ve suskunluğun temsilcisi olarak, toplumsal belleğin karanlıkta kalan yüzünü görünür kılıyor. Emine Yıldırım’ın yazıp yönettiği ‘Gündüz Apollon Gece Athena’, mitolojiden aldığı…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

FEMME FATALE’DEN “MODERN KADIN”A: SİNİR KRİZİNİN EŞİĞİNDEKİ ERKEKLİK

GAİN’in dikkat çeken dizisi ‘Modern Kadın’, alt metninde aslında şunu söylüyor: “Özgür ve güçlü bir kadın olacağım derken yaşını geçirdin. Ne kocan var, ne çocuğun. Evde tek başına kaldın ve bu halinle epey komiksin.” Dizi, gelenekselle modern değerler arasında sıkışıp kalmış, ‘Bridget Jones’vari Pınar’ın (İrem Sak) iç dünyasına odaklanıyor. İlk bakışta kadına dayatılan rolleri mizahi bir dille eleştiriyor gibi görünse de, altından yine aynı eski mesaj çıkıyor: Ne yaparsan yap, o toplumsal kalıpların dışına çok da çıkamazsın. Son derece mazbut bir aileden gelen ve İstanbul’da kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

ABSÜRDÜN KIYISINDA, DERİNLİĞİN GERİSİNDE: “HEMME’NİN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BİRİ”

Gerçekliğe tutunamayan ve absürde tam yaslanamayan anlatısıyla ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’, izleyicisini düşünsel bir yolculuğa çıkaramıyor; ancak gündelik yaşamın içinden süzülen detaylarla naif bir sinema dili arayışını da hissettirmeyi başarıyor. Absürdü çağrıştıran bu uzun isimli filmin; ismiyle müsemma 2 dakika 20 saniye süren açılış sahnesi, günlük yaşamdan anların yakın planda yarattığı tuhaf bir mizah duygusu açığa çıkarıyor. Film bir köy düğünü olduğunu sandığımız mekânda, halay çeken bir kalabalığa yapılan yakın çekimle açılıyor. Ancak film ilerledikçe bu uzun halay sahnesini hikâye akışı içinde konumlandıracak ya da anlamlandıracak bir yer bulamıyoruz. Her…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

TÜRK FİLMLERİNİN ÇOĞUNDA KADINA “HAYAT” YOK; PEKİ, NE YAPMALI?

Sanatın, toplumsal meselelere reçete sunmak gibi bir misyonu olmadığının, böyle bir beklentinin yaratıcılığın sonsuz potansiyeline ket vuracağının bilincindeyim. Ancak bu misyonsuzluğun “apolitiklik” demek olmadığına da inanıyorum. Sanat nesnel, kapalı, bütünsel bir bağlamı şart koşamaz; evet, bu onun doğasına aykırı bir durum. Ancak sanatçı, içinde yaşadığı toplumu meydana getiren sosyoekonomik, politik, ideolojik maddi koşullardan bağımsız da olamaz. (Gerçi Marx, ekonominin bütünselliğinden bahseder ama bunun yeri burası değil.) Dolayısıyla da bu durum, sanatçıya bir misyon değilse de bir “sorumluluk” yükler. Çünkü sanatın malzemesi insan! Burada, belki de sanatçının kendine sorması gereken: İnsanı,…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

POLİTİK OLARAK ‘ÖZGÜRLÜK’ SORUNSALI YA DA ‘DASEIN’ OLARAK İNSANIN TRAJEDİSİ: “POOR THINGS”

Öncelikle, bu film hakkında yazmayı pek düşünmüyordum. Bunun bir nedeni, filmin bende, sanatçı sezgiselliğinden biraz uzak olduğu; filmsel metin üzerine fazla düşünülüp tasarlanmış hissi yaratmasıydı. Elbette her sanatçı eserini tasarlarken yoğun bir düşünme sürecine girer; ancak eser, laboratuvarda çalışan bilim insanı titizliğiyle bir şeyi kanıtlamak derdine düştüğünde, sanata özgü o “esriklik” hali yitiyor gibi gelir bana. (Lanthimos sinemasında bu duyguya sıkça kapıldığımı ve bu yüzden olsa gerek, kendimi onun sinemasına yakın bulmadığımı itiraf etmeliyim.) Diğer yandan, akademinin çok seveceği türden, bol katmanlı olmasına fazlasıyla uğraşılmış, ancak entelektüel izleyici için de…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

“ÖLDÜRDÜĞÜN ŞEYLER” YA DA APOLLONCU AYDINLANMADAN DIONYSOSÇU GERÇEKLİĞE

Not: Spoiler içerir. Sundence Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle ayrılan ve geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Alireza Khatami imzalı ‘Öldürdüğün Şeyler’ ile gizemli bir hikâye evrenine dalıyoruz. Film; Ekin Koç, Ercan Kesal, Hazar Ergüçlü, Erkan Kolçak Köstendil gibi güçlü oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor. Annesinin ani ölümüyle sarsılan Ali’nin (Ekin Koç) hem kendiyle hem de babayla yüzleşmesini konu alan filmin durgun giden ilk kırk beş dakikasından sonra, nihayet anlıyoruz ki onun bilinçdışında öldüremediği şeylerin (baba/iktidar) derinlerde nasıl bir travmaya dönüştüğüne tanık olacağız. “Durgun giden” diyorum çünkü “art house” filmlerin birçoğunda…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

KOZMİK ADALET TASAVVURUNA MİNÖR BİR ELEŞTİRİ: “TEREDDÜT ÇİZGİSİ”

“Küçük bir yara parmakta nasıl iltihaba yol açarsa kötü bir düşünce de akla öyle zarar verir.” – Etiyopya atasözü (Akt: Robert C. Solomon, Adalet Tutkusu) Çağlar boyunca felsefenin belki de en önemli sorusu, “Adalet nedir?” sorusuydu. Platon’un ‘Devlet’inden bu yana “adalet”; dünyevi olmanın ötesinde, tanrısal, azametli, evrensel bir ideal olarak tartışıldı. Filozoflar ve kuramcılar tarafından üst düzeyde bir soyutlama olarak tasavvur edilen bu klasik “adalet ideası”; insanı eyleme geçiren, ona kendi sorumluluğunu veren değil, adaleti yüce kurumlardan bekleyen, edilgen bir yerde konumlandırdı. Peki, “adalet”; yalnızca rasyonel akılla, kurumlarla, devletle sağlanabilecek…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

‘ZAMAN’IN CİNSEL POLİTİKASI ÜZERİNE BİR FİLM OKUMASI: “CEVHER”

Virginia Woolf, “Bir kadının hayatı tek bir gün ve o gün de tüm hayatı” derken kadının, içine hapsolduğu zaman ve mekânı işaret ediyordu. Çünkü ona göre kadınlar aslında kendi zaman ve mekânlarını değil, erkek egemen bir tasavvuru yaşıyordu. Bu yüzden, bir kadının kendini özgürce varlaştırabilmesi için “Kendine Ait Bir Oda”sı olmalıydı. Yani kendi zaman ve mekânları… Tabii, burada sorun, sanıldığı kadar soyut ve sofistike değildi; 19’uncu yüzyılda bir kadının, Cambridge Üniversitesi kütüphanesine dahi yanında bir erkek olmadan giremeyişinde olduğu gibi son derece yalın ve açıktı. Gelin görün ki 19’uncu yüzyılın…

Devamını Oku
KÜLTÜR-SANAT 

ÇATIŞMA YOKSA YAŞAMIN ÖZÜ OLAN DEĞİŞİM DE YOK: “MÜKEMMEL GÜNLER”

Wim Wenders’i ilk olarak ‘Berlin Üzerindeki Gökyüzü’ filmiyle sevmiştim. Müthiş katmanlı, felsefi altyapısı güçlü senaryosu ve içerikle uyumlu biçemiyle çok etkilemişti. ‘Mükemmel Günler’ filmini izledikten sonra ise “Hangisi gerçek Wenders?” dedim. Yani birini çeken, diğerini çekmiş olamazdı, o denli estetik bir kopuş söz konusu olamazdı. Biri ne denli derin bir yaşam kavrayışına ve elbette dramaturjik sağlamlığa sahipse diğeri o denli yüzeysel ve zayıftı. Bunun sebebi belli ki ‘Berlin Üzerindeki Gökyüzü’nün senaristinin Avusturyalı yazar Paul Handke olmasıydı. Çok sevdiğim ‘Paris, Texas’ınki de Sam Sheapard’dı. Yani en başa, “İyi bir film ancak…

Devamını Oku
Hitbet
betgaranti
betnano
betnano
betnano
kolaybet
betgaranti
betpark
kolaybet
betpark
hitbet
casibom
betnano
betnano
betnano
betpark
betpark
kolaybet
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betnano
betnano
betnano
betnano
casibom
casibom
casibom giriş
casibom
betnano
betnano
betpark
betpark
kolaybet
kolaybet
vaycasino
betnano
betnano
betnano
holiganbet
holiganbet
bettilt
bettilt
harbiwin
harbiwin
norabahis
norabahis
betbox
betbox