KÜLTÜR-SANAT 

ABSÜRDÜN KIYISINDA, DERİNLİĞİN GERİSİNDE: “HEMME’NİN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BİRİ”


Gerçekliğe tutunamayan ve absürde tam yaslanamayan anlatısıyla ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’, izleyicisini düşünsel bir yolculuğa çıkaramıyor; ancak gündelik yaşamın içinden süzülen detaylarla naif bir sinema dili arayışını da hissettirmeyi başarıyor.

Absürdü çağrıştıran bu uzun isimli filmin; ismiyle müsemma 2 dakika 20 saniye süren açılış sahnesi, günlük yaşamdan anların yakın planda yarattığı tuhaf bir mizah duygusu açığa çıkarıyor. Film bir köy düğünü olduğunu sandığımız mekânda, halay çeken bir kalabalığa yapılan yakın çekimle açılıyor. Ancak film ilerledikçe bu uzun halay sahnesini hikâye akışı içinde konumlandıracak ya da anlamlandıracak bir yer bulamıyoruz. Her ne kadar “absürt” duygusunu yaratan bu diegetik kopukluk olsa da filmi “absürt anlatı” içine de yerleştiremiyoruz.

Yönetmen Murat Fıratoğlu’nun ilk filmi olan ve dünya prömiyerini 2024’te Venedik Film Festivali’nde yapan ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’, Şanlıurfa’nın kavurucu sıcağı altında çalışan mevsimlik tarım işçisi Eyüp’ün (Murat Fıratoğlu) yevmiyesini alamayınca kendi adaletini gerçekleştirmenin peşine düşmesine odaklanıyor. Öfke, intikam, adaletsizlik ve öte yandan yoksulluk içinde sıkışmış bir genç adamın iniş çıkışlarına tanık oluyoruz.

Filmin Mubi’de yer alan özeti şöyle:

İzmir’de iflas eden Eyüp, Siverek’e dönerek köylülerle birlikte domates kurutma işine başlar. Yevmiyesini alamayınca ustabaşı Hemme ile tartışır ve bu tartışma kavgaya dönüşür. Öfke ve çaresizlikle tarladan motosikletiyle ayrılan Eyüp, intikam almaya karar verir.

Halay sahnesiyle açılan film, mizahi tondan anında uzaklaşarak Siverekli domates kurutma işçilerinin gerçekliğine kesme yapar. Haftalarca yevmiyesini alamayan Eyüp, amiri Hemme’ye karşı öfkelidir ve bir çıkış arar. Kurutulmuş kırmızı domateslerin kızgın güneşin sarısıyla buluştuğu pastoral görüntülerin aksine bölgede yaşam hiç de şiirsel değildir. Hemme’nin hiçbir şey olmamışçasına fazladan iş yüklemesi de fitili ateşler ve Eyüp silahını kapmak üzere evinin yolunu tutar ya da tutamaz… Çünkü sürekli arızalanan motosikleti bu yolculuğu zorlaştıracak ve Eyüp’ün öfkesine ve intikam arzusuna ortak olmayacaktır. Neredeyse yol boyu karşılaştığı tüm karakterler; ne kuzeni, ne taşıyamadığı karpuzuyla kaldırıma çöken yaşlı adam ne de karısı çocuğu… Kimse ama kimse yaşadığı adaletsizliğin içinde kopardığı fırtınaya ortak değildir. Eyüp’ün öfkesinin aksine her şey nasılsa öyle akmaya devam eder.

Çünkü hikâye, yaratıcısının yapacağı hamleleri beklese de yaşamın kendisi beklemez. Filmin yönetmeni de, kurguda yaptığı çarpıcı kesmeler ile yaşamın sürekliliğini sanki bozmak istemez.

Hikâyenin lineer akışında kırılma anları yaratan bu gündelik insan halleri; yer yer filmin esas sorunundan kopuk şekilde film evrenine dâhil olarak absürtlük duygusunu sürdürse de hem yönetmenin röportajlarından hem de hikâyenin işleyişinden İkinci Dünya Savaşı’yla ortaya çıkan ve E. Ionesco, J. Genet, S. Beckett gibi oyun yazarlarıyla özdeşleşen “absürt tiyatro” örneklerinin taşıdığı politik dertleri taşımaz.

Film geleneksel dramatürjik biçimleri ve anlamlı diyalogları yıkan absürt tiyatro metinlerine özgü; esas sorunu desteklemeyen yan karakterler, gündelik durumlar, anlamsız diyaloglarla gevşek ve dağınık bir yapı getirerek absürde kapı aralasa da tam olarak dâhil olamaz. Daha çok kötümser ve nihilist bir tavırla; korku, güvensizlik duyguları uyandıran absürt metinlerin aksine ana akstan kopan sahneleriyle gülümsetir.

Çünkü Ionesco’nun ifadesiyle, “absürt, amacı olmayandır; dinsel, metafizik ve deney ötesi köklerinden kopmuş bir kayıptır, onun bütün eylemleri anlamsız, saçma ve yararsızdır”. [akt. Polat İnangül. Mimesis Dergi]

Bir bakıma bilinçsizce ortaya çıkan mizansenlerden oluştuğu izlenimi uyandırdığı bile söylenebilir. Aslında yönetmen filmi keşke öyle tasarlasaydı demekten de kendimi alamadım. Belki de ülke olarak içinden geçtiğimiz ekonomik ve politik anlamda baskının güçlendiği şu döneme en iyi absürt bir metin uygun düşerdi.

Diğer taraftan Eyüp’ün yol boyu karşılaştığı karakterler onun iç dünyasına ve kişiliğine dair işaretler verse de onu derinlikli ve boyutlu bir karaktere dönüştüremez. Örneğin Eyüp yaşlı bir adamın pazardan aldığı karpuzu taşımasına yardım ederek aslında insan öldürecek biri olmadığını gösterir. Ya da yolda karşılaştığı bir tanıdığın onu bahçesinde çaya davet etmesini geri çeviremez; su almak için uğradığı bakkal dükkânı sahibinin uyuduğunu görür ama uyandıramaz, parayı bırakır, çıkar. Vb. Ancak dediğim gibi, bu karşılaşmaların hiçbiri içsel bir yolculuğa, bir karakter dönüşümüne hizmet etmez.

Film yolculuk yönüyle bana David Lynch’in sinematografisinde dramatürjik olarak ayrıksı bir yere sahip olan ‘Straight’in Hikâyesi’ni de hatırlattı. Küçük bir kasabada, kızıyla birlikte sıradan bir hayat süren yaşlı Straight 10 yıldır görmediği kardeşinin kalp krizi geçirdiğini öğrenince kendi sağlık sorunlarına rağmen küçük bir çim biçme makinesiyle zorlu bir yolculuğa çıkar. Bu yola yalnız çıkmak istemesindeki ısrar sadece kardeşini görme arzusuyla sınırlı değildir, o içinde çözemediği soruların da peşine düşecektir. Yoldaki tüm karşılaşmalar yaşlı Straight’in gizli dünyasına götürür izleyeni. Ama Eyüp’ün sürekli arıza yapan ve yolda kalan motosikletiyle evine yaptığı yolculuk onun iç dünyasına açılmaz. Hal böyle olunca da izleyici yüzeysel kalan Eyüp karakterinin öfkesine, intikam arzusuna ya da iniş çıkışlarına da dâhil olamaz. Bana kalırsa bunun bir sebebi de Eyüp ve Hemme arasındaki gerginliği yaratan koşulların yeteri kadar işlenememesinden kaynaklanıyor. Yani Hemme ile tarlada yaşanan atışma cinayete varacak dereceye nasıl geldi?

Bazı eleştirmenlerin, filmin Siverek’te geçmesine rağmen bölge halkının dili olan Kürtçe ve Zazacaya hiç yer vermeyerek hegemonik kültüre boyun eğdiği yönündeki haklı eleştirileri de yönetmenin “absürt anlatı”nın taşıdığı türden politik bir derdi olmadığını gösteriyor. Tüm bunlar bir araya gelince hem kültürel hem sınıfsal anlamda derinlikli işlenemeyen hikâye yapısı sonucu ortaya tek boyutlu karakterler ve anlatı yapısı çıkıyor maalesef. Ne Chaplinvari sınıf çatışmasının, trajik ile komik arasındaki ince çizgiye yaslanan mizahı ne de Yılmaz Güney, Ömer Lütfi Akad’ın toplumcu gerçekçiliği söz konusu.

Velhasıl; Hemme, nahif duygularla yola çıkılmış, ilginç isimli bir ilk film olmanın ötesine geçerek izleyeni derin sorular ya da gerçeklerle baş başa bırakan bir yapıta dönüşemiyor.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Kuponbet
bb marketing
betgaranti
betnano
betnano
betnano
betnano
betnano
savoybetting
ikimisli
romabet
betebet
betpipo
limanbet
betebet
betnano
betebet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet giriş
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino giriş
grandpashabet
grandpashabet
rekorbet
betlike
ikimisli
romabet
romabet
betpipo
betpipo
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino
romabet
romabet
vaycasino
nesinecasino
nesinecasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
betpipo
Betpark
betebet
betebet
nesinecasino
savoybetting
savoybetting
rekorbet
grandpashabet
nesinecasino
hitbet
betlike
jojobet
jojobet
betpark
grandpashabet
betnano
grandpashabet
grandpashabet
betpark
grandpashabet
hitbet
ikimisli
betpark
vaycasino
betyap