“UYKUSUZ BİR KENTTEN GELİYORUM; YIKIK EVLER KÖYÜNDEN…”

-ADANA-
Travmaların ardı arkası kesilmiyor.
Her yeni güne yeni bir felaketle uyanıyoruz.
Bu ülkede anne-baba olmak, bu ülkede öğretmen olmak, bu ülkede kadın olmak yeni kaygılar, yeni korkular ile başlamak demek güne.
Bazen madenlerde işçi olmak, bazen inşaatlarda çalışmak; bazen otel ya da yurt yangınında, bazen depremlerde yok olup gitmek…
Hepsi birbirine karışmış… Hepsi aynı ucuzlukta ölümler…
Peki, ya gidenlerin ardından kalanlar? Peki, ya bizim yaşadıklarımız?
Şairin dediği gibi “dirilerin yası” değil de nedir?
* * *
Hani dışarıda bahar vardı?
Hani kırlangıçlar çiçeklerle göneniyordu ovada?
Hani dağ başında ötüşüp duruyordu ebabiller?
“Bana sesini gönder çiçekli olsun” diyen şairler nerede şimdi?
Nerede o “Yıkansın su birikintisinde serçeler/ bahar kokuları damlasın sözcüklerden” diyen kalender söz oyuncuları?
Hani nerede Yörük kızının başındaki yemeniye maniler düzen o âşıklar?
Oysa biz buradayız, acıların orta yerinde diri diri çatlıyor bedenimiz.
Çatır çatır…
Ve birer birer dökülüyoruz.
* * *
“Dirilerin yası”ndan bize arta kalan o hüzünlü dizelerdi belki de…
“Öldürücü zamanlardı/ kalbin kalpten tırstığı/ dokunmak yasaktı günün anlamına” diyen şairlerin yaş döken dizeleri…
“Gül feda etmişti kokusunu” diyen şairlerin özlemleri…
“Hatıralar sızmıştı evlere/ günahkâr bir dolunay/ tırmanırdı pencereye” diyen şairlerin sezileri…
“Gezegeni dolanan kuşlar/ gizemli bir dilde şakıdılar/ yeraltı zebanileri göğe sızdılar” diyenlerin kehanetleri…
“Derin kuyusunda dünün/ sırrı inlerdi geleceğin/ denizler köpürürken/ işaret çakardı yıldızlar” diyenlerinse alametleri…
Bize arta kalan o kadar çok ki…
O kadar yaşadıklarımızdan sonra…
* * *
Daha geçenlerde Kahramanmaraş’ta yaşadığımız o travmatik olay; o on dört yaşındaki çocuğun bir okulda yaptığı katliam…
Daha geçen aylarda İstanbul’da öğrencisi tarafından öldürülen o öğretmen; o hüzünlü veda…
Ve şimdi gün yüzüne çıkan, altı yıl önce işlenmiş, Tunceli’deki Gülistan Doku cinayeti; bir valinin gölgesi, bir oğlun dokunulmazlığı, bir korumanın suskunluğu; kandırılan aile, yitirilen can…
Madenlerde ölenlerimiz, depremlerde yitirilenlerimiz…
Kartalkaya’dakiler, Aladağ’dakiler…
Hepsi hafızamızda… Unutmak ne mümkün…
Bu travmalarımızla “yas”ın orta yerinde değiliz de neyiz?
Uzun süren bir yastır bu, dinmeyecek bir sızı…
* * *
Dışarıda, mis kokan çiçekleriyle bir nisan yaşanıyor; içeride, tüm çıplaklığıyla hüzün baharı…
Şiirlerse dökülmeye devam ediyor şairlerin dilinden:
“Uykusuz bir kentten geliyorum/ yıkık evler köyünden, nehrin gölgesinden/ uğultusundan geliyorum bir tepenin.”
“Ayrılıklardan geliyorum/ sırtını dönmüş bir barıştan/ kendini yıldız sanan/ sönmüş bir gaz lambasından.”
“Avuçlarım kilitli/ karın kalbinden, yazın içinden/ arka penceresine kazınmış/ sere serpe sükûttan geliyorum.”
Ve biz hâlâ o yıkık evler köyünde uykusuz bir kentin sabahına uyanıyoruz.

