‘TÜFEKLE VURULACAK ŞEYLER’ VE VUSLAT ÇAMKERTEN ÖYKÜCÜLÜĞÜ

-ADANA-
Uzun Sıcak Yaz / Okuma Günlükleri – II
“Çıkıp iki oda bir salondan/ Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde,/ Savunma ve dövüş sanatlarında ustalıklı./ anitsayac’ta bu kadar kadın ismi yeter,/ Yeter artık, yeter çıkalım zıvanadan…” –Birhan Keskin / Aslı Serin (*)
Uzun sıcak yaz… Bu yaz, her anlamda yakıp kavurmaktayken hepimizi başka başka, kendi kuytumda, en sevdiğim yerde, masamda, okumaya, eski hızımı yitirmiş, koşmaktan vazgeçip rahvan adım geçerken dünyadan yakalayabildiğim yerden günceli takibe devam ediyorum.
Öncelikle adıyla beni cezbeden kitabından başladım Vuslat Çamkerten okumaya. ‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’… Zaten herkesin vurulup, parçalanıp, bazen görünmez yaralar alıp yaşamın sınırlarında gezindiği, hiçbir adlandırmaya sığdırılamayan şu günlerde bir de tüfekle vurulacak “şeyler”e baksam dedim ve okuduğumdan beri içimde gezinen öykülerle memleketin üç değişik bölgesinde 2 bin 500 kilometre yol gittim, döndüm ve buradayım.
Vuslat Çamkerten 1982’de İzmit’te doğmuş. Ankara Atatürk Anadolu Lisesini bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Felsefe okumuş; İstanbul Bilgi Üniversitesinde İşletme yüksek lisansı yapmış. ‘Ona Çok Benziyorum’ adlı ilk romanı 2019’da yayımlanmış. 2021’de ‘Sonu Gelmiş Ülkede – Bir Drag Queen Hikâyesi’ adlı öyküsü art book olarak sınırlı sayıda basılmış. Aynı yıl ‘Görenler Olmuş’ adlı öykü kitabı İletişim Yayınları’ndan çıkmış. ‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’ ise 2024’te yine İletişim Yayınları’nda yayımlanmış. Kitaptaki iç illüstrasyonlar da yazara ait. Vuslat Çamkerten yazar ve çizer olarak üretmeyi sürdürmekte. Yazar, aynı zamanda çocuklar için felsefe, yetişkinler için de yazarlık atölyeleri yapmaktadır.

Vuslat Çamkerten, Decolarge Art Space’a verdiği röportajda, kendisini anlatması istendiğinde şöyle diyor: “Doğadan, sürrealizmden, yol metaforundan etkilenerek yaratan, üreten bir yazar, çizer ve felsefeciyim. Yaşama, insanlara, nesnelerin doğasına, toplum dinamiklerine dair sorgulamalarım çok küçük yaşlardan başladı, bunlar benim izini sürdüğüm hayaletlerim oldu. Beni ayaklandırıp yürütecek sorular, yeni olanın ve değişimin kendisi, bir yandan da klasikler ve gerçeklik katmanları beni ilgilendiriyor. Netlikleri, ezberleri, dogmaları bozup yeniden tanımlamayı severim.” Üstelik Vuslat Çamkerten, daha çok erkeklerin alanı gibi görülen bir dünyada bir kadın yazar olarak “hayaletlerim” diye tanımladığı bu metaforların peşine düşmüş.
‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’, kadınlık ve kadınlar üzerine yazılmış sekiz öyküden oluşuyor. Yazarın kadınlara ve kadınlığa dair düşündüğü ve derinlemesine bir kazıya başladığını söylediği yerde ortaya çıkan bu öykülerin sonu, çoğu zaman bir noktaya kadar anlatılıp belirsiz bırakılmış. Vuslat Çamkerten, “sonuna kadar gitmeye karar verseniz de sonun nereye varacağının her zaman net olarak ortaya çıkamayacağı bir yolculuğa benzediğinden” söz ediyor bu kazının.

‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’in ilk öyküsü ‘Ateş Sezonu’; Duygu, İdil ve Gaye’nin anneannelerinin evinde bulundukları son yazı anlatsa da aslında çocukluk yıllarından ilk gençliklerine uzanan geçmiş yazların da anılarını içinde barındırıyor. Öykünün şimdiki zamanında kumsalda anneannesinin yanındaki şezlongda uzanıp denize koşan kızla oğlanı izleyen Duygu’nun zihninden geçmiş yazlar, denize koşan kızın yaşında olduğu zamanlar geçiyor:
“Kızla oğlan denize koşuyor. Kızın limon kıçı, yeni kabarmış memeleri ne kadar tanıdık. Henüz kıvrımına kavuşmamış, dümdüz beli. Şimdiki halimin geçmişi, diye düşündü Duygu, insan ne çok şekil değiştiriyor aslında. Geçmiş ne kadar büyük bir şey. Her halimizi ıskalamadan içine alıyor. Ve hafıza, kaydetme işini hiç atlamıyor. Keşke yeniden görmekten mutlu olacaklarımızı gösterse sadece…” (TVŞ, s.10-11)
Duygu, İdil ve Gaye’yi geçmiş yazlarda birbirlerine bağlayan ortak anılarının içinde üçünün de hatırlamak istemedikleri karanlık bir nokta da vardır. Birbirlerine bile geç açılabildiklerinde öğrenirler kasabadan arkadaşlık kurdukları kendi yaşlarındaki beyaz eşyacının oğlu Veysel’in üçüne de tacizde bulunduğunu.
“Parmak uçlarında basamakları iniyorlar, vitrindeki şeftali likörünü, küçük yeşil bardakları alıp bahçeye çıkıyorlar. Karanlığın içinde, o zamanlar uçsuz bucaksız olan bahçenin bir köşesine seriliyor, belirsiz bir gelecekteki ateşi bol bir gecenin hayalini kuruyorlar. Duygu’nun dudakları yıllar sonra aynı sözcüklerle kıpırdıyor. ‘Bir gece yarısı,’ diyor gecenin siyahıyla kararmış çimenlerin üstünde oturan on iki yaşındaki Duygu’ya eşlik ederek, ‘koskoca kadınlar olmuşuz artık, işimiz gücümüz var, başka başka şehirlerden aynı anda arabalarımıza atlayıp varıyoruz kasabaya. Ben zeytinlikleri ateşe veriyorum, Gaye sen okul bahçesini, İdil sen de çadırlık kamp alanını.’ Kuzenleri sessiz çığlıklarla karşılık veriyor gelecek için kurduğu bu intikam planına.” (TVŞ, s.14)
On iki yaşında kasabaya anneannelerinin yanına geldikleri zamanlarda arkadaşlık ettikleri kendi yaşlarındaki Veysel’in yaptıklarına karşılık kestikleri bu cezayı hayata geçirmek için bunca yıl bekleyecekler mi, yoksa başka bir yol mu bulacaklar? Ama bu kitapta tüfeğin bir metafor olduğunu unutmadan düşünmeli öykünün sonunu. Çehov’u hatırlamadan geçmemek gerek tabii, sahnede bir silah varsa o silah mutlaka patlar.
‘En İyisi’ adlı öykü, bir anne-kız hikâyesine odaklanmış. Bütün çocukluğu annesinin “kıvrak bir hayvan gibi peşinden dolanan pullu eteklerinden yayılan parfüm ve sigara kokusu” ile evden çıkışları ve sahneden döndüğü gece yarılarında üstünü değiştirip mutfakta tencerelerce yemekler yapması, reçeller kaynatması, dublajlı polisiye filmler seyretme sesleri arasında geçmiş anlatıcı karakter; sahnede düşüp hiçbir yara izi olmadığı halde nasılsa yürüyemez olup yatağa bağımlı kalan annesine bakmaktadır. Annesinden yükselen kokularla kendi kokusunu ayırt edemeden yaşayan kız ile sürekli kızından buyurgan ifadelerle bir şeyler isteyen anne. “(…) Sigarayla karışık koltukaltlarının sıcak, havasız kokusu geliyor burnuma. Bazen bu kokuyu kendi kokum sanıyorum. Ya da kendime ait bir kokum var mı, artık bilmiyorum.” (TVŞ, s.27) Galiba bütün ilişkiyi özetleyen cümle de bu: “Kendime ait bir kokum var mı?”
“Ben kadınlığımı, kadınları kazarken çamurun, kaosun sevginin, unutuşun, geçmişin içinden bir tüfek çıkardım. Tüm dikkatimi de bu tüfeğin namlusunun gösterdiği yerlere diktim. Oralarda bazen unutmak, terk etmek ya da intikam isteyen, bazen ölümü düşünen, bazen de sadece kendini arayan kadınlarla karşılaştım. Bunlar benim için sancılı ama güçlü birer yeniden doğuştu, yeni bir bendi, böylece bu kadınların hikâyesini anlattım.” diyor Vuslat Çamkerten.
‘En İyisi’ öyküsünün sonunda eve yemek getiren kuryenin peşine takılıp annesini terk eden karakter de; ‘3003 No’lu Oda’ öyküsünün bir otel odasında kendini arayan, “Başına türlü şeyler gelebilir” ihtimali yüzünden bütün arzularını bastıran, onları öldüren, öldürdüğü şeyin dışında ama öldürdüğü yeri bile göremeyen Derya da; ‘Angel’ öyküsünün mahallesinde köpeği ezilen kadın olarak tanınan Nilgün Hanım’ın protestosu da… Ve diğerlerinin – ‘Tuz Gölü’, ‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’, ‘Son Tango’ – kadınları da eril zihniyetin şekillendirdiği bir dünyada haklarını aramak, kendilerini gerçekleştirmek için yola çıkıyorlar. Sonlar, sonuçlar mı? Bunun cevabı birazdan gelecek.
Kitaptaki öykülerin hepsi bambaşka kadınlara ve kadınlık hallerine ortak ediyor okuru, tam da yazarın dediği gibi. Ama beni en çok etkileyen öykünün ‘Ölmeden Önce Son Porno’ olduğunu söyleyebilirim. Kıştan sonra yavaş yavaş baharın kendini hissettirdiği günlere denk gelen öykü zamanıyla, Adana’da birdenbire tüm şiddetiyle başlayan “uzun sıcak yaz”ın daha çok “yakıcı kavurucu yaz”a evrilen hali arasında nedense bir benzerlik kurdum. Mevsim geçişlerinde yaşanan karmaşık duyguların içimde harekete geçtiği bir döneme denk geldi öyküyü okumam. Öykü karakterinin yaşında değilsem de henüz (zaman çabuk geçmesin, dursun) belki yaşamı, ölümü, geçip gitmeyi sorguladığım bu dönemin bir iz düşümü gibi geldi bana Zerrin’in yaşadıkları değil ama duyguları ve düşündükleri.
Öykü; Zerrin’in bin bir araştırmadan, kullanıcı yorumlarını incelemeden sonra internetten satın aldığı bir çalışma masası sandalyesinden memnun kalmayarak sandalyeyi iade etmek için müşteri temsilcisiyle yaptığı, sonuçsuz kalan telefon konuşmalarından biriyle açılır. Son çare olarak Twitter’dan firmayı afişe etmeyi bile düşünür. “Son çare Twitter artık, iki yüz takipçime linç ettireceğim onları.” der (TVŞ, s.64). Zerrin’in iki yüz takipçisine firmayı linç ettireceğini söylediği yerdeki kendine yönelik mizahi eleştirisi, yazarın başarı hanesine yazılmalı.
Zerrin, yetmiş yaşında emekli bir akademisyendir. Uzun yıllar pek çok öğrenci yetiştirmiş, güzel işler yapmış, hayatı da dolu dolu yaşamıştır. Artık aktif çalışma hayatından uzaklaşmış olsa da Çağla’ya verdiği danışmanlık dolayısıyla geçmişte kalan üniversite hocalığını yaşamakta, Çağla’nın evine girip çıkabilmesiyle, onun belli bir mesafeyi koruyarak anlattıklarıyla kendi gençlik anılarını canlı tutabilmektedir.
Hiç beklemediği bir anda en yakın olduğu kişiyi; arkadaşı, sevgilisi Engin’i kalp krizinden kaybedince Zerrin ölüm ve yaşam üzerine düşünmeye başlar. Yetmiş yaşındadır ve bütün arkadaşları, tanıdıkları da kendisine yakın yaşlardadır. Engin’in ölümü bütün tanıdıklarını farklı biçimde etkilemiştir. Evine yakın sanat evindeki gösterim için buluştuklarında Zerrin’in ve Engin’in ortak arkadaşları Zerrin’e baş sağlığı dileyip böyle durumlarda kullanılan kalıplaşmış ifadelerle bu ölümün erken olduğundan söz ederler. Oysa Zerrin böyle düşünmemektedir: “Erken filan değildi arkadaşlar, diyorum, Engin yetmiş yedi yaşındaydı. İnsanlar bu yaşlara gelince ölüyorlar, genelde de işte böyle pat diye. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz, sonunda ölünce mi? Baksanıza halimize.” (TVŞ, s.65-66) Sema, yüksek topuklu ayakkabılar giymeye devam etse de zor yürümektedir; Ayşe bir gözünü katarakttan kaybetmek üzeredir; çok şık ve antika bir ürün olsa da Veli’nin bastonu vardır; Oya şişmiş ayak bileklerini ovup durmaktadır. Genç sanatçılar ve sanatçı adayları atıştırmalık masasının başında ellerinde kadehlerle pozlar çekip sosyal medyada paylaşırken onlar cam kenarındaki koltuklarda oturmaktadırlar.
Zerrin yaşlı köpeği Pam’i sabah yürüyüşüne çıkardığı saatte alır Engin’in ölüm haberini. “Naylon poşeti elime geçirmiş Pam’in kakasını yerden almak üzereydim ki telefon çaldı. Sınırı geçebilen biri vardı. Bu dünyadan basıp gitmişti Engin. Tanya hattın diğer ucunda ağlıyordu, ben gözlerimle Pam’i izlemeye devam ediyor, titriyordum. Tanya’nın hıçkırıklarının arasına Engin’in kâğıtlarının hışırtısı, baskı makinesinin gürültüsü, zımbasının sesi karışıyordu. Görüşmeyi sonlandırıp bu inanılmaz haberi vermek için en iyi dostumu, büyük aşkımı, Engin’i aramalıydım. Engin, sen ölmüşsün, diyecektim, e hani hep yaşamak istiyordun!” (TVŞ, s.69)
Bu haberi aldığı andan sonra eve dönüp Engin’in ölüm haberini veren bir tweet yazar ve yatağına sığınır, bu yasın içindeyken de kendisine üstünde uykuya dalarak ölebileceği bir sandalye almaya karar verir: “Her şeyin orta yerindeyken küçük bir fiskeyle şimdiki zamanın dışına atılacağımı, kana, kemiğe, ruha susamış bir geçmiş zaman boşluğuna fırlatılacağımı düşünüp duruyorum. Bir sabah ilk ışıklarla birlikte benim de haberim birilerine ulaşacak. Bir telefonla ya da tweet’le belki. Büyüttüğüm şey, kavgam, mücadelem, tutkularım siyah beyaz bir fotoğrafım vasıtasıyla bir temsile dönüşecek. Ekranlarda renklerimden hızla arındırılmış siyah beyaz fotoğrafımla kısa bir süre için dolanırken hakkımda ah çok erken, çok ani, hiç beklemiyorduk denecek.” (TVŞ, s.70-71)
Zerrin’in yaşadığı hayata aşina değilsem de yaşadığı o duyguya ve modern zamanların o malum kalıp ifadelerinin yavanlığına karşı hissettiklerim öylesine aynı ki Zerrin’le… Gençlik yıllarındaki heyecanları, dibine kadar yaşanan nefretleri, tutkuları, bir şeyi ya da çok şeyi elde etmek arzusunu, elde edildiğinde mutluluk diye adlandırılan kalp çarpıntılarını… Pek çok şeyi, yaşamının olgunlaşmak ya da durulmak, sadeleşmek denilen bir döneminde geride bırakabiliyormuş insan. Zerrin kendi içini kazıya kazıya bulduğu şeyi nasıl anlatıyor? “Artık başka türlü, ben bir gün ölecek olsam da benden geriye ölmeyecek bir tarih yarattığımı düşünerek yaşıyordum. Öyle sanıyormuşum. Oysa insan sadece kıytırık bir sandalyeden düştüğüyle kalıyor, bir de işte kısacık bir süre için o malum siyah beyaz fotoğrafa dönüşebiliyor. Öldükten sonra dönüşebileceğimiz tek şey de bu belki de.” (TVŞ, s.74)
Bu unutulup gitme hali, Zerrin’i derinden sarsıyor mu, evet. Ama Nâzım’ın da dediği gibi, “ne ölümden korkmak ayıp/ ne de düşünmek ölümü”. Bu insana dair ruh halini güzel bir anlatıya dönüştürebilmiş Vuslat Çamkerten.

Vuslat Çamkerten günümüz öykü edebiyatının önemsenmesi gereken kalemlerinden biri bence. ‘Tüfekle Vurulacak Şeyler’den sonra ilk öykü kitabını da okudum. Her öyküsünde oldukça ilginç dünyalar kurmayı başarmış, zihinlerden silinmeyecek karakterler yaratmış. Benim için Zerrin, hiç unutmayacağım öykü karakterlerinden biri olacak. Vuslat Çamkerten’in karakterlerinin çoğunu sınırlarda gezen kişiler olarak algıladım. Bazen öykülerin sonu nerelere bağlanır, onu okurun alımlamasına bırakıyor. Bu da okur olarak sizi aktif konumda tutuyor ki bu da bence çok değerli. Zaten kendisi de öykü dünyasını ve karakterlerini şöyle anlatıyor:
“Benim öykü evrenimde atmosfer çok önemli. Ben karakterimin içinde dolandığı dünyaları sözcüklerle, çağrışımlarla inşa ederken okur da zihninde benimle birlikte bir dünya kursun, bana katılsın istiyorum. Okura nefes, yaratıcı alan bırakmak gibi düşünebiliriz bunu. Her şeyi anlatan bir tanrı olmaktansa karakterlerimi varoluşlarının dinamiklerine bırakan, özgür iradelerini önemseyen, seyrini merakla izleyen bir yazar olmayı seviyorum.”
Ve yaz bitiyor. Benim yaz boyu okuduğum öykü kitaplarını, bitirdiğim iki romanı, üç şiir kitabıyla ilgili söyleyeceklerimi yazacak zamanım kalmadı. Kim bilir belki sonbaharda, belki gelecek yaza yazarım.
Bitirirken… Bu yazı tamamlanırken de ülkenin farklı farklı yerlerinde kadınlar hâlâ tacize, tecavüze, istismara maruz kalmaya devam ediyor ve hatta hayatlarını kaybediyorsa Vuslat Çamkerten’in kadını ve kadınlığı kazırken bir tüfek çıkarıp namluyu kadınlara zarar veren “şeyler”e çeviriyor olmasını da başka bir gözle okumaya başlamak gerekiyor.
Kaynakça:
- Decollargeartspace.com/vuslat-camkerten-ile-tufekle-vurulacak-seyler-uzerine
- VuslatÇamkerten, Tüfekle Vurulacak Şeyler, İletişim Yayınları, 2024
Dipnot:
(*) Anıt Sayaç, Türkiye’de 2008 yılından bu yana işlenmiş kadın cinayetlerinde ölen kadınlara ilişkin bilgi veren dijital bir arşiv. ‘http./www.anitsayac.com’ ise Birhan Keskin ve Aslı Serin’in birlikte yazmaya başladıkları, vahşice katledilen Özgecan Aslan’dan sonra bunca acının yaşandığı, hiçbir caydırıcı yasal düzenlemenin yapılmadığı bir yerde şiirin daha fazla uzatılmasının anlamının kalmadığını düşünerek şairlerinin bir noktada yarıda bıraktığı şiirdir. Şairlerinin şiirin sonundaki açıklamaları şöyle: “Biz bu şiiri yazarken Özgecan henüz katledilmemişti. www.anitsayac.com sitesine ve son yıllarda hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek amaçlı böyle bir işe girişmiştik. Son bölüm Özgecan’ın vahşice katledilmesinden sonra yazıldı. Ve anladık ki artık bu şiire devam etmek başka türlü bir acizliğe dönecekti. Çünkü yaklaşık iki ay süren bu şiir çalışmasında hemen her gün bir kadın cinayetine tanık olduk. Çok üzgünüz ama yasta değiliz. Hiçbir devlet ‘büyüğünden’ ve ‘hiçbir saraydan’ adalet beklemiyoruz. ‘Kadınlar savaşçıdır’ diyen Didem Madak’ı selamlayarak içimizdeki yerlileri dürtüyoruz. Biliyoruz ki kadın cinayetleri politiktir. Ama unutmasınlar ki meydanlar, sokaklar bizimdir.” – 16 Şubat 2015, Birhan Keskin / Aslı Serin

