EDEBİYAT 

ŞİİR, MEKÂN, TOTEM


‘Sanat nedir?’ sorusu, geleneksel sözlük anlamı olarak insan yaratıcılığının, becerisinin ve hayal gücünün ifadesi veya uygulaması olarak tanımlanıyor.

Alıntıda hayal gücünün ifadesi olarak aktarılan genel sanat tanımını şiir sanatına indirgeyerek “ifadenin gücü”nü “hayal gücünün ifadesi” ile yan yana getireceğiz, tanımı şu şekilde genişleteceğiz: “‘Sanat nedir?’ sorusu, geleneksel sözlük anlamı olarak insan yaratıcılığının, becerisinin ve hayal gücünün ifadesi / ifadenin gücü veya uygulaması olarak tanımlanıyor.

İfadenin gücü!” Evet, tam da bu. Şiir, ifadenin gücüdür. İfadenin gücü ile sözcüklere ruh katılır, şiir denen büyülü karnavala böyle katılınır. Bu karnavala ev sahipliği yapan “yer”e mekân diyoruz. Mekânın şiire katkısı büyüktür ve bu katkı her şairde farklılıklar gösterir. Burada benim şiirime etki eden mekânlardan söz açacağım: Şiirime etki eden mekânları düşündüğümde bunların ağırlıklı olarak çocukluk dönemindeki mekânlar olduğu düşüyor usuma. Bu demek değil ki bu mekânlar birer yalın izlek olarak gelip şiirimde başköşeye oturdular! Hayır. Öncelikle ruhumu yoğurdular, karakterime şekil verdiler. Çocukluktan el alan böylesi bir kimlikle şiire soyundum. Bir de mekânlar dolaylanarak, dönüşerek, kırık parçacıklar halinde şiirimin içine usulden sokuldular: Belki birer pastoral zerrecikler olarak. Kırsalda geçen bir çocukluğun avuçlarında kalan zerreler… Böyle demekle etkiyi küçültmek istemiyorum tabii. Atom da bir parçacık ama etkisi malum!

Benim şiirim haller sentezidir: Kırsal, köy, kasaba, büyükşehir, metropol… Böylesine dağınık ve geniş mekân dağılımını bünyesinde toparlar. Yerelden evrensele yürüyüş de bu aşamalardan geçer kanımca. Mekâna geniş boyuttan bakınca benim mekânım yaşamdır şiir yazarken. Bir odaya kapanıp yazdığımı hiç anımsamıyorum. Ya bir dere kenarında su şırıltıları eşliğinde ya bir ırmak boyunda boyumca düşler içinde ya bir ormanda çam ağacı gölgesinde ya bir parkta sokak köpekleriyle söyleşirken ya bir otobüs durağında ya bir garda kentten kaçarken ya bir deniz kıyısında martılara şarkı söylerken ya da şiirime konu ettiğim olayın geçtiği yerin tam da göbeğinde yazarım şiirimi, doğrusu ham hali böylesi yaşam eşiklerinde oluşur. Olgunlaştığını düşündüğüm şiirleri gider Seyhan Nehri’ne okurum. Dosya yayıncıya gidene kadar demlenme ve işçilik süreçlerinden geçer. Son bir ince işçilik evresi olur ki tam bir dinginlik gerekir. Bu zaman dilimini tan vakti ile kuşluk arası olarak seçerim! Böyle bir sakinlikte şiir odasına oturulur. Dosya içindeki şiirler tek tek elden geçirilir…

UMUDUN VE HİÇLİĞİN MEKÂNI: ŞİİR!

Bazen şiire son halini vermek için masaya oturduğumda gözümden iki damla yaş düşer kâğıdın üstüne.Şiirin mekânı gözyaşıdır belki de!” diyesim gelir. Gözyaşı atlasının üstünde, yazmak bir cehennem denizinden gün düzüne doğru kulaç atmaktır belki de! Yanmayı ya da boğulmayı göze alabiliyorsan şair ya da yazar olabiliyorsun! Kim bilir? Bazen de “Niçin yazıyorum, her şeyde bir kusur arayan, iyiye / güzele kulp takma yarışında usta şu değmez insan suretleri için mi?” diye sorular ünlerim boşluğa… Sorumu kendim yanıtlarım: “Yazıyorum çünkü kaba olanı inceltmek gibi bir huyu var şiirin, enikonu bunu yapar, şimdi değilse birazdan, bugün değilse yarın…” Bu da umudun mekânı işte!

Yaptıklarının hiçbir karşılık bulmayacağını, yollarda ayaklarının kanayabileceğini, yaşam ve sanat arasında dengeyi ya da dengesizliği, bir sonsuz kaosu düşün! Bu da bir mekân, hiçliğin mekânı!

Yazmak, zor yolun yolculuğu! Ama yine de yazarsan yağmur olur parmakların, ey şair, hep yaz, o hiçlik mekânından yaz… Seni kimsecikler anlamasa da yaz! Sesin sulara karışır, yıldızlara karışır, yeryüzünden değil öte evrenlerden bir duyan olur seni belki de… Belirsizlik yurduna giderken bize konalga olandır mekânlar, bunun için irdelenmeyi hak ediyorlar. Umut ve hiçlik! Şiirse söz konusu olan kol kola yürür bu iki kavram.

ÇOCUKLUĞUMUN MEKÂNLARI VE ŞİİRİME ETKİLERİ

– Doğduğum ev:

Üstünde insanların, altında hayvanların yaşadığı iki katlı bir köy evinde doğdum, ilkokulu bitirene kadar burada yaşadım. Hayvanların yaşadığı birinci kata altdamlık denirdi. Horoz, tavuk, koyun, keçi, at, eşek… Hepsinin sesi birbirine karışır, bir senfoni gibi kulaklarıma dolardı. Hayvanlarla iç içe yaşamanın bendeki merhamet duygusunu zenginleştirdiğini düşünüyorum. Merhamet duygusu insana incelikler katan bir duygudur. İncelik de şairin olmazsa olmazıdır, böylesi bir hüner kazanmayan kişinin şiire durması olanak dışı gibidir. Evin ikinci katında her odanın penceresinde taka dediğimiz genişçe bir zemin vardı. Buraya oturur, dışarıdaki sessizliğin şarkısını dinler, göğü / sonsuzluğu seyrederim. Burada kitap okur, türküler söylerdim. Göğü seyretmek! Bu müthiş bir şeydir. Özellikle geceleri göğü seyretmek kadar insana derinlik duygusu katan bir şey yoktur diye düşünüyorum. Bu duygu da bir şair için olmazsa olmazlardandır. Az kalsın unutuyordum. Evimizin damı! Evet, o çinko dam! Yağmur yağarken çinko dam altında uyumaya çalışmak, uyuyamamak mutluluğunu tatmak, başlı başına şiirle ilgili bir şeydir. Bahtiyarım ki şehirlerin insan ruhuna sertlik döken o beton evlerinde geçmedi çocukluğum. Şayet şehirde doğup büyüsem şiire b/ulaşamazdım gibi geliyor bana.

– Köy:

Dağlarda ve yaylalarda yalnız başıma dolaşmam, kurtlarla ve çakallarla boğuşmayı göze alıp korkunun üstüne yürümeyi öğretmişti bana. Şiir bir dağ, edebiyat ortamı bir kurtlar sofrası! Dağlarda kurtlara ve çakallara karşı korkusuz yürümeyi öğrenmem, şiir dağındaki karşılaşmalarımda kuşanacağım pusat, takınacağım tavır konusunda çok işime yarayacaktı ileriki süreçlerde. Öyle de oldu nitekim. Bu dediklerim yadırganabilir belki ama gerçek bu. Edebiyat ortamı bir düello mekânı. Ben hep kendimi düelloya çıkmış biri olarak hissetmişimdir. O dağlarda da korku ile düelloya tutuşurduk. Bir keresinde köyümüzün yaylasına, Karakuyu’ya ekin ekmeye gitmiştik babamla, on bir / on iki yaşlarında bir çocuğum, ama hayat oralarda çocuk omuzlarımıza büyük yükler yüklerdi, babam ıssızlığın ortasına gömülmüş tarlamızda öküz ve kara sabanla çift dürüyor, ben de ona tarladan daha yukarılardaki dağ evimizden yiyecek hazırlayıp götürüyorum, yol uzun ve ıssız, tekin değil, her an önüme kurt, domuz ve sırtlan gibi yırtıcılar çıkabilir, ötelerden ulumalar bile duyuluyor, ama bu yolun yürünmesi, yemeğin babama ulaştırılması lazım, korkumu yenmem lazım, evet, öyle yapıyorum, her daim üstüne yürüyorum korkunun… Böylesi mekânlardan sızmış olmalı şiir yolculuğumda yalnız bir şaman gibi yürümem, eyvallah etmeden, kimsenin eline eteğine tutunmadan…

– Kent:

Ve sonra… Sonra Farsak dağlarından, yukarı oymaklardan düze, kasabalara / kentlere indik. Okuyacaktık. İlkokulu köyde bitirdiğimin ertesinde ortaokulda okumak için Kozan’a geldik. Kozan’da küçük bir evimiz vardı. Ev dediğim, bir metruk han sanki, dökülüyor, nemli, elektriği yok, yağmurlu havalarda dam da akıyor, böyle bir mekân. Ben bu mekânda şiirin bir direniş olduğunu yazdım aklımın bir köşesine, gaz lambası bittiğinde sokak lambası altında ders çalışıyorum… Mekân mı? İşte sana mekân. Böyle bir mekânda büyüyen çocuk içine şiir ekmez de ya ne yapar? Daha sonra… Yaşam derdi, ekmek, şarap ve gül derdi peşinde büyük kentleri, metropolleri yurt ediniş… İnsan seli mekânlar… Kozmopolit kentler… Hele ki Adana gibi bir kenti yurt edinmek! Tam da şiirin ortasına düşmek! İnsanıyla, şairler yazarlar yetiştiren ruhuyla, beni de çepeçevre saran kent! İnsan burada yazmaz da ya ne yapar! Ortam bitek! Yazdık, bununla da kalmadık, edebiyat dergileri çıkardık, bu dergilerin mutfağında piştik. Şair yazar kavgalarına tutuştuk. Polemikler yaşadık. Ama olumsuz gibi algılanmasın bu dediklerim. Hepsi şiire dâhil. Mekândan içeri… Hepsi de şiirimiz ve kişisel gelişimimiz için işe yaradı kuşkusuz.

ŞİİRE DURDUĞUM ÖZEL MEKÂNLARIM

– Şadırvan:

2000’li yılların başları… Bu dönemde Uğur Mumcu Meydanı’na giderken yol üzerinde “Şadırvan” adlı bir mekân vardı, bir birahane. Şahin ve Yakup çalıştırırdı. Amca-yeğen. Oturulacak yerler ara duvarlarla birbirinden ayrılmıştı. Karanlıkla aydınlık arası bir havası vardı, loş diyeceğim ama tam karşılamayacak. Gizemli bir atmosfer. Hem biraya hem şiire vururduk fiskemizi! Yooo, vurmazdık duvara başımızı! “Mağmum” adlı ilk kitabımdaki şiirlerimin çoğunu bu mekânda yazdım diyebilirim. Şadırvan’a ya tek ya da en fazla iki kişiyle gitmek yerinde olurdu. Kalabalığı kaldırmazdı ortam, şiire durulamazdı aksi durumda.

– Şamdan Pub:

2005-2010 arası…  Burası arkadaş kafilesiyle de gitmeye uygun bir mekândı. Kebap ve rakı! Mekânı eşiyle birlikte çalıştıran Mehmet Usta şişlere kuşbaşı değil de şiir dizerdi, kadehe rakı değil de şiir dökerdi adeta. İmgelem Çocukları dergisini çıkarıyorduk o aralar, ekip arkadaşlarım Zeki Karaaslan, Pali Canon, Mehmet Ak, Bahattin Avcu ve Bahattin Yıldız ile genellikle buraya takılırdık. Heves dergisi ekibi de buraya gelirdi: Mehmet Öztek, Ali Özgür Özkarcı, Cuma Duymaz, Ersun Çıplak… Herkes cebinden bir şiir taslağı çıkarır, atardı masanın üstüne… Gelen bir ucundan yontar, giden bir ucuna birkaç sözcük koyardı. Ne günlerdi!

– Taş Mekân:

2000’lerden bu günlere… Taş Mekân şiir yolculuğumda uzun yer tutan bir mekân… Ama Taş Mekân’da hiç şiir yazmadıysam da şiire ruhumu çok mayaladım burada. Çünkü atmosferi buna uygundu, hâlâ da öyle. Arkadaş buluşmalarını genellikle burada yapar, burada şiirleşirdik. Etkinlikleri burada yapardık. Şiir yazmak için sinerji gerekiyorsa burada bulurduk. Mekân sahibi Bülent Mühür’ün Adanalı şair yazar üzerinde çoook emeği vardır. Sağ olsun. Uzun yıllar bir dediğimizi iki etmedi, mekânını etkinliklere açtı… Ama bizim edebiyatçı kaprisi onu da yordu… Şimdilerde ara ara yine etkinlik yapamaya izin verse de uzunca bir süre kota koydu edebiyatçılara. Biz de bu kota döneminde Emirgan Kafe’yi keşfettik…

– Emirgan Kafe:

2010-2020 arası… Bu dönemde özellikle ben hep buraya takıldım. Adana Merkez Park içinde portakal ve dut ağaçlarının çevrelediği sessiz sakin nezih bir mekân, yanı başında Seyhan Nehri akıyor. Elini uzatsan suya değer. Böyle değerli bir yer. Şiirlerimin büyük çoğunluğunu bu mekânda, dut ve portakal ağaçları altında, serçe ötüşleri eşliğinde yazdım. Çalıştığım iş yeri de çok yakındı. Bazen öğle aralarında yemek saatinde bile buraya gelir, dizeler düşürürdüm kâğıda. Ya da başka mekânlarda yazdığım şiirime son halini burada verirdim. Sonrasında ırmak kenarına yürüyüverirdim – zaten arası birkaç adım – ve son halini verdiğim şiirimi ırmağa okurdum. Oradaki söğüt ağacında omuzlarımın izi, günlere gülümsüyordur.

– Park Kafe:

Şadırvan’ı kapattıktan sonra Şahin ve Yakup bu mekânı açmışlardı. Atatürk Parkı içinde bir çayhane. Buraya da çok takıldık. Dışarıdan gelen şair yazar arkadaşlarımızı buraya getirirdik, çay içmek için güzel bir mekândı. Şiir yazmak için olmasa da şiir sohbetlerine uygun. Burada yazdığım tek şiir, garsonumuz sevgili Yakup içindir. Şiiri yazalı çok oldu, bir türlü kitaplara almadım. Yakup da sıkıştırıp duruyor: “İlhan Hocam, benim şiir yayımlandı mı?” Her defasında bir bahane buluyorum ama artık bulamaz noktadayım… Yazdığım ender ısmarlama şiirlerden biri olan bu şiir, bize çokça emeği geçen Yakup’a helal hoş olsun. Taaa 2015 yılının Nisan ayında yazdığım, yazılalı yaklaşık on yıl geçen “Param Yok, Şiir Versem” adlı o şiirimi (2024 sonu itibarıyla) bu vesile ile buradan paylaşıyorum:

Yakup’un orada böylece oturdum bugün,/ gök denizinde taş sektirdim,/ yakamdaki gülden yaprak çektirdim,/ kumrulara alkış tuttum avucumda gün kırıkları.

Yakup’un orada, öylece oturdum bugün,/ ben diyeyim yirmi, siz deyin yirmi yeter mi,/ Yakup ne getirdiyse, içtim, bilmem kaç/ bardak çay, kaç fincan kahve, kaç kadeh bir ah,/ mırıldandım baharın şarkısını, hece hece.

Yakup’un orada, beleşe oturdum bugün,/ cıvıltılarına daldım serçelerin,/ güvercinlere imrendim az ötede uçuşan,/ hiçbir şey yapmadım başkaca,/ bir de bu şiiri yazdım Yakup’un izniyle,/ bir nisan ayıydı, geceye kalsam belki de/ yıldız toplayabilirdim iki bin on beş kere./ Borçlu kalmazdım, üstü kalsın can derdim…/ Ah ki, umut yıldızlardan da uzak, aydan da!/ Yakup, bu şiiri sana versem para eder mi?

Andığım mekânlardan Şadırvan yıkıldı! Emirgan yıkıldı. Park Kafe yıkıldı. Şamdan Pub kapandı. Neden şu hayatta her şey bir bitişe ve tükenişe yolcu? Neden? Neden nesneler eskimeye, ömür bitmeye, gül solmaya teşne? Güzel olan her şey kendini yenileyerek ve yineleyerek sürse gitse ya! Benim mekânlarımdan bir Taş Mekân kaldı. Kendimi kötü hissediyorum. Off! O çok yaşasın.

ŞİİR VE TOTEM

Farklı totemlerim oldu: Sabah fecir vaktinde yazmak… Şiiri kitaplaştırmak için son incelemeleri bir deniz kenarında dalga sesleri arasında yapmak… Şiir yazmaya başlarken kalemi öpüp alnıma sürmek…

Bir dönem “Oldu bu şiir!” dememin ardından balkona çıkar, bir sigara tellendirir, dumanıyla gökte halkalar oluştururdum. Bu, sigara beni haklayayazmadan önceydi. Böylelikle şiirimin ellerinin yıldızları ellediğine inanırdım. Şiirim yıldızlara değemedi ama az kalsın ben yıldızlarla yoldaş olacaktım. Ah kalbim!

Sonra yukarıda da sözünü ettiğim ırmak kenarındaki o ağaca yaslanıp ırmağa şiir okuyuşum. En önemli totemim de bu oldu şu hayatta: Irmağa şiir okumak! Diyebilirim ki şiirlerimin büyük çoğunluğunu son halini verdiğime inandıktan sonra geldim, ırmağa okudum o söğüde yaslanarak. Böylelikle şiirimin evrenin sonsuzluğuna karıştığına inandım. Ben yaşarken yerini bulmasa da yazdıklarım, günün birinde mutlaka bir yerlerden huruç edeceğini umdum insan yüreğine, ağacın – kuşun – çiçeğin yüreğine, doğanın engin merhametli ellerine… Evrenin ve dünyanın her bir zerresine… Emek verilen hiçbir şeyin değerinin kaybolmayacağına inandım. Şimdi değilse, o belirsiz gelecekte. Hoş, yerini bulsa ne olur? Bulmasa ne olur? Ben şiir yazmak kadar şiir olmayı sevdim.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betpark
betgaranti
betpark
betgaranti
betgaranti mobil giriş
betgaranti güncel giriş
Kolaybet
bettilt
kolaybet
betgaranti
kolaybet
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betgaranti
bettilt
Betgaranti
betgaranti
betgaranti
kolaybet
kolaybet
bettilt
bettilt
bettilt
Betgaranti
Kolaybet
Kolaybet
kolaybet
betgaranti
holiganbet
bettilt
bettilt
bettilt
perabet
kolaybet
kolaybet
bettilt
betpark
betpark
betpark
bettilt
betnano
Kolaybet
kolaybet
grandpashabet
betnano
bettilt
Kolaybet
betpark
betpark
betpark
betpark
marsbahis
marsbahis