AHMET BÜKE: “12 EYLÜL BİRDEN GÖKTEN ZUHUR ETMEDİ”

-ADANA-
Bir şehri anlamanın yolu belki de onun sokaklarında yürümekten, taşlarına, dükkânlarına, insanlarına ve hafızasına dokunmaktan geçer. Ayşegül Örün; Ahmet Büke ile 12 Eylül’ü konuşmak üzere İzmir’e giderken yalnızca bir röportajın peşinden yürümedi; Büke’nin öykülerine sinen şehrin izlerini de sürdü, Kemeraltı’ndan Basmane’ye uzanan sokakları, eski hanları ve gündelik hayatı fotoğrafladı. Söyleşi boyunca 12 Eylül’ün büyük tarihsel kırılmalarından sıradan insanların hayatlarına, hafızadan bedensel travmaya, suskunluktan yeniden ayağa kalkma çabasına uzanan bir edebiyat dünyasının kapısını aralıyor. Ortaya, bir dönemi anlatmaktan çok, o dönemin insanın içinde ve hayatın gündelik akışında bıraktığı izlere bakan bir karşılaşma çıkıyor.
Şehri anlamanın en kestirme yolu, hikâyelerin doğduğu sokakları adımlamaktır. Ahmet Büke ile tanışmak, ona sorular sormak ve edebiyatı insanlığın ortak hafızasına bir yolculuk yapmak üzere İzmir’in yolunu tuttum. Son bir yıldır tez çalışmam sebebiyle kendisinin öykü kahramanları ve kurmaca evreninin içinde yol alıyordum. Bir yıllık süreçte metinlere karşı objektifliğimi kaybetmemek için kendisiyle iletişim kurmadım. Haliyle yüz yüze de bir tanışma gerçekleştirmedim; fakat bu durumun aksine çok eskiden tanıdığım birini ziyaret edecek gibi hissettim. Elbette bir yabancı gibi şehre gelmenin tedirginliğini de beraberinde taşıyarak…




ŞEHİR, YAZAR VE TALEBE…
Kendisiyle, kadim insanlar gibi İzmir Saat Kulesi’nin oradaki çınar ağaçlarının gölgesinde buluştuk. Samimi ve mütevazı tavrıyla “Hoş geldin,” dedi. Vakit kaybetmeden Kemeraltı’nın labirente benzer sokaklarına daldık. Ardından eyyamıbahura inat, çarşının kıvrımlı sokaklarını azimle arşınladık.
Basmane’nin “zamanı askıya alan” atmosferinde ve Mirkelam Han’ın taş avlusunda yürürken metinlerin sadece kâğıt üzerine yazılmadığını, sokakların harcına karıştığını hissettim. Atölyelerde çalışan işçilerden esnafa, dükkânlarda gündelik telaşla alışveriş yapan insanlardan berberde tıraş olan mahalleliye kadar hayatın aktığı her anı fotoğrafladım.



Yürüyüşümüz sırasında Hacı Mahmut Camii’nin minaresinde, taşların arasında bir kovukta boy vermiş minik bir incir ağacı takıldı gözümüze. İncir çekirdeği bir kuşun gagasından mı düşmüştü, oraya nasıl gelmişti? Minareyi izlerken ayaküstü birlikte bir hikâye kurduk.
Minarenin kovuğunda, göğe doğru cılız fakat kararlı uzanan minik incire bakarken hafızanın da incire benzediğini düşündüm. En sert rejimlerin, en ağır yangınların ve betonlaşmış zamanların ortasında bile hayata tutunup filizlenecek bir kovuk buluyordu incir. Kendi içinde çoğaldıkça çoğalıyor, minik çekirdeklerinde yeşerecek yaşamlar saklıyor ve sağlam kökleriyle yayılıyordu.
Yolculuğa başlamadan bana şöyle denmişti: “İzmir bize ne verecek bakacağız.” İzmir cömertçe sundu bize hazinelerini. Sonra Ahmet Büke ekledi: “Baksana, her yerden hikâye fışkırıyor. Nasıl anlatmayacaksın? Tükenir mi?”
Beni, Deli İbram Divanı’nından tanıdık, şehrin görsel hafızası, şimdilerde Mirkelam Han’da plak dükkânı olan Birol Üzmez ile tanıştırdı. Bir roman kahramanıyla kanlı canlı karşılaşmak, kurmaca ile hakikatin arasındaki o ince çizgiyi flulaştırdı. Bir hoşluk eskiden beri tanıyorum hissi ve sıcak İzmir. “Yememişsindir” diyerek kumru ikram ettiler. Çay-kumru yaptık Mirkelam Han’ın yorgun avlusunda.
Üzmez ve Büke’nin yıllardır sürdürdüğü ortak çalışmalar, fotoğraf ile edebiyatın etkileşiminin canlı bir kanıtıydı. Sohbetimiz esnasında önümüze serilen Söke’deki deve güreşi fotoğrafları… Ege’nin tozlu meydanlarında, bağrışların ve geleneklerin ortasında çekilmiş o kareler; yalnızca bir şenliği değil, coğrafyanın ve insanın ritmini, direncini ve neşesini belgeliyordu. Büke’nin kelimelerle kurduğu insani hafıza kartografisi, Foto Birol’un vizöründen süzülen karelerle somut birer hakikate dönüşmüştü.
Sokaklarda, taşların kovuğunda filizlenen hayatların ve hikâyelerin peşinde geçen bu yolculuk, benim için bir röportajın sınırlarını çoktan aştı. Hikâyenin sadece yazılan değil; adımlanan ve paylaşılan canlı bir eylem olduğunu hissettiren cömert rehberliği, dostluğu ve zihnimde açtığı pencereler için Ahmet Büke’ye sonsuz teşekkürler. Basmane’nin sokak aralarından Mirkelam Han’ın avlusuna taşınan bu karşılaşmadan yanımda değerli anılar, zihnimde taze imgeler ve insana dair tükenmez bir umutla dönüyorum.




Sizleri söyleşiyle baş başa bırakmadan evvel:
<<< “Bak şu hayatta tek fotoğrafım yok benim. Kara kuru şipşakları saymazsak. Sema ablam annesiyle falan çektirmişler geçende. Bir tane de benim olsun istiyorum. Ama fotoğrafhaneye yalnız gidemem. Çok utanırım. Benimle fotoğraf çekileceksin.”
“Anlaştık mı?”
“Beraber mi?”
“Tabii.”
“Ama benim param yok hiç.”
Leyla, Osman’ı elinden tutup çekti.
“Gel gel. Ben biriktiriyordum ne zamandır.”
Neredeyse koşarak ara sokaklara girdiler. Leyla onu Mirkelam Han’a kadar sürükledi. Hanın kapısından geçerken yavaşladılar. Hemen sağdaki camekânı insan fotoğraflarıyla dolu ilk dükkânın önünde durdular. Camda kocaman harflerle, “FOTO BİROL” yazıyordu. Kapıyı itince tepesindeki küçük çan çınlayıverdi. Tam karşıda üstü yekpare camla kaplı ağır ahşap tezgâhın ardında gazetesini okuyan beyaz saçlı, kırçıllı bıyıklı adam doğruldu.
“Buyurunuz efendim.”
“Biz fotoğraf çekileceğiz,” dedi Leyla.
“İkiniz mi?”
“Evet, birlikte.”
“Âlâ. Peki, normal yan yana fotoğraf mı çekelim yoksa arka fonlu, dekorlu kartpostal mı olsun?”
Leyla heyecanla atladı. “Fonlu olsun. En güzelinden istiyoruz.”
“Tamam, lütfen beni izleyin,” dedi adam.
Siyah perdelerle kaplı bir kapıdan stüdyo odasına geçtiler. Girişin aksine geniş ve ışıklı bir yerdi burası. Tam karşı duvarda rulo perdelerin iplerinin sarktığı koyu renkli bir duvar vardı. Onun önünde bir karış yüksekliğinde geniş bir platform görünüyordu. Fotoğrafçı rulo perdelerin yanına geçerek iplerini tuttu.
“Üç fonumuz ve bunlara uygun dekorlarımız var,” dedi ve ipleri yavaştan çekmeye, fon perdelerini sırayla indirmeye başladı. >>> DEVAMI “DELİ İBRAM DİVANI” SAYFA: 122’de…
* * * * *

– EDEBİYATTA İLK DÖNEM DARBE ROMANLARINDA İDEOLOJİK ÇATIŞMALAR VE HAPİSHANE SÜREÇLERİ DOĞRUDAN MERKEZDEYKEN SİZİN ÖYKÜLERİNİZDE DARBE, SIRADAN İNSANLARIN GÜNDELİK YAŞAMINA, FASON ATÖLYELERE VE KIRIK DÖKÜK İLİŞKİLERE SIZAN BİR OLUŞ GİBİ. EDEBİYATIN 12 EYLÜL’Ü ANLATMA BİÇİMİNDEKİ BU NİTELİKSEL DÖNÜŞÜMÜ VE ODAK DEĞİŞİMİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
12 Eylül bir milat gibi düşünülüyor ve toplumsal hafızaya öncesi ve sonrası diye kazındı ve kimi açılardan bunu destekleyici ekonomi politik, toplumsal sonuçlar da var ama 12 Eylül birden gökten zuhur ederek tüm hayatımızın merkezine kurulmadı. Aslında 11 Eylül 1980 Türkiye’sinin bir devamıydı ve bu sürekliliği bence daha da gerilere taşıyabiliriz. 27 Mayıs sonuçları itibariyle bakıldığında aslında ABD ya da Batı sermayesi yanlısı bir hareketti ama örtük ve açık koalisyonun içinde toplumcu güçlerin de belli ölçülerde etkisini görüyoruz. Sermaye sınıfları rıza üretimi için o dönem için ilerici sayılacak bir anayasaya karşı sessiz kaldılar. Bu “Görürsünüz siz!” politik hattı yükselen sınıf mücadelesi ve toplumsal hareketler karşısında hemen rengini gösterdi zaten. 27 Mayıs sonrası politik düzen yaşanan krizi çözmemiş, daha doğrusu sermaye sınıfı için istenildiği gibi sonuçlandırmakta etkisiz kalmıştı. İş 12 Mart’a devredildi. Bu müdahalenin ruhunu muhtıranın bir numaralı adamı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç’ın şu sözünde bulabiliriz: “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı!” Yani büyük bir isabetle şunu söylemiş aslında: “Yönetenlerin eskisi gibi yönetememe, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmeye razı olmama ihtimali artıyor!” İşte 12 Mart’ın kılıcı bu ihtimali yönetenler lehine çözmek için kördüğüme indi. Bu düğüm yine istenildiği gibi kesilip atılamadığı için de 12 Eylül’ü yaşadık. 12 Eylül süreci, aslında 24 Ocak Kararları’nın sermaye sınıfları namına tam olarak uygulanabilmesi amacıyla çeşitli katalizörlerle hızlandırıldı. 12 Eylül’ün ruhunu anlamak için de Türkiye İşverenler Sendikası Başkanı Halit Narin’in darbe sonrası söylediği şu sözü okumak yeterlidir: “Bugüne kadar hep işçiler güldü, biz ağladık; şimdi sıra bizde!”
Toplumsal devinimleri ve sonuçlarını onların altında yatan ekonomik gerekçelerden, o gerekçeleri de sınıf mücadelesinden kopuk şekilde okursak mağara duvarındaki gölgelere anlam arayan insanlara dönüşürüz. 12 Eylül meselesini kültür savaşlarına ya da vicdan, kahramanlık, ihanet gibi soyut ve göreceli kavramlara kurban vermemek için belki de bu süreçte gündelik hayatın emekçiler aleyhine alt üst olmasına, güvencesiz ve kötü koşullardaki atölyelere tıkılan insanların yaşadığı yıkımlara bakmak gerek. Yani o gün emeği ile geçinenlerin anaları ve kendileri Halit Narin’in istediği gibi ağlatılmasaydı bugün bu kadar çok “iş kazası” sonucu ölen insan olur muydu? Bakın, dünya literatürünü değiştirdik, artık Türkiye’de iş kazası değil de “iş cinayeti” kavramını kullanıyoruz…
– 12 EYLÜL ANLATILARI SIKLIKLA ANKARA VEYA İSTANBUL MERKEZLİ SİYASAL ODAKLARDA KURGULANIR. SİZİN ÖYKÜLERİNİZDE İSE İZMİR’İN KENAR MAHALLELERİ, KEMERALTI’NIN LABİRENTE BENZER SOKAKLARI, ESKİ HANLAR VE DÜKKÂNLAR BAŞROLDE. İZMİR VE TAŞRA, 12 EYLÜL’ÜN YARATTIĞI TOPLUMSAL TAHRİBATI VE DİLSİZLİĞİ ANLATMAK İÇİN NASIL BİR İMKÂN SUNUYOR?
Türkiye’de merkez, taşra, kenar, çevre vs. kavramları epey hırpalandı ve kültür savaşlarında mühimmat olarak kullanıldı sanırım. Yani bir açıdan bakarsanız İstanbul dışında tüm memleket taşradır. Ama aynı şekilde İstanbul’un da belki yüzde doksanını kenar diye ayırabiliriz. Bu tartışmaların ötesinde ben durduğum ve ait olduğum yere baktım diyebilirim. Rahmetli babam, “Gökyüzüne doğru sıçramak için bastığın toprağına ihtiyacın var,” derdi. Dolayısıyla nereden geliyorsam ve nereliysem oranın öyküsünden çıkarak insana varmayı istedim. Böyle bakınca İzmir’i, yaşadığım mahalleleri, tanıdığım, bildiğim sokakları ve insanları düşündüğümde hep büyük bir hikâye denizinde yaşadığımı gördüm. Düşen, hiç kımıldamadan düştüğü yerde kalanı ya da doğrulup ayağa kalkmaya çabalayanı anlamak ve anlatmak için buralar çok mümbit yerler. Biraz bakmayı daha doğrusu görmeyi öğrenmek gerek.
– ÖYKÜLERİNİZDE ZAMANIN AKMADIĞI, İŞÇİ MAHALLELERİNDE VE DAR SOKAKLARDA AĞIRLAŞARAK ASILI KALDIĞI GÖRÜLÜYOR. 12 EYLÜL DARBESİ, TÜRKİYE TOPLUMUNDA ZAMANIN AKIŞINI NASIL BİR “BEKLEYİŞE” VEYA “FELCE” UĞRATTI?
Bu başlı başına bir tez konusu… Ama aklımın erdiğince şöyle özetleyebilirim, 12 Eylül büyük sosyolojilerin bilincine yönelik bir elektroşok gibiydi. “Biz, birlikte, hep beraber, eyleyebiliriz, yapabiliriz, bizim, bizim memleket, bizim geleceğimiz, biz yaparız, biz kazanacağız,” gibi sözcüklerle akışan kolektif iradeyi atomize etmekte oldukça başarılı oldu. Travmatize olan bireyler gündelik hayatlarında tuhaf ve açıklanması zor davranışlar ve alışkanlıklar geliştirirler. Toplumlar da öyle. Örneğin 12 Eylül’ün hemen ardından belki on yıl süren bir ansiklopedi alma, biriktirme, sahip olma salgını çıkmıştı. İnsanlar ansiklopedilere hangi içerikte olduğuna bakmaksızın saldırıyorlar, gazeteler buna yönelik tiraj savaşlarına giriyorlar, insanlar eksik fasiküllerini tamamlamak için başka illere falan gidiyorlardı. Türk toplumunun bilgiye olan açlığından ya da basım-yayın sektörünün cinliğinden öte bir şeydi bence olan. 12 Eylül öncesi işte o hep bahsedilen sosyal uyanışın da etkisiyle Türkiye’de kitap, dergi, gazete okuma oranları ve daha önemlisi alışkanlığı oldukça yüksekti. Ama 12 Eylül idaresi ilk iş olarak silah, mermi ve kitabı derdest ettiği insanlarla yan yana koyarak servis etti. Yani “Bunlar tehlikeli, başınıza iş açar,” dediler. Kitap ve dergiler suç aletiydi. İnsanlar aylarca evlerindeki kitapları gömdü, yaktı, nehirlere ve denizlere attı. Kitap artık tehlikeli bir dünyaya aitti ama okuma alışkanlığı öyle hemen söndürülememişti. İşte bu iştah yıllarca hem daha steril, daha tehlikesiz hem de ticareti daha kârlı olan ansiklopedi furyasıyla doyuruldu.
– “İZMİR POSTASI’NIN ADAMLARI”NDAKİ SAATLİ MAARİF TAKVİMİ’NDEN ESKİ SES KAYIT CİHAZLARINA, KUMAŞ TOPLARI ARASINA SAKLANAN YASAKLI YAYINLARDAN VESİKALIK FOTOĞRAFLARA KADAR NESNELER ÖYKÜLERİNİZDE BİRER HAFIZA NESNESİ. BU HAFIZA NESNELERİ EDEBİYATIN NESNELER ÜZERİNDEN “MADDİ KANIT” TOPLAMA ARZUSU MUDUR?
Yani bunun net bir ifadesi yok benim için. Çünkü tasarlayarak yazmıyorum. Belki bunları bulup çıkarmak eleştirmenlerin ya da araştırmacıların işi…
– EVİ SADECE BİR ÇATI DEĞİL, AİLENİN VE DEVLETİN SESSİZLİK SÖZLEŞMESİYLE ÖRÜLMÜŞ TEKİNSİZ BİR “MEZAR-ODA” OLARAK KURGULADIĞINIZ METİNLER VAR. AİLE İÇİ BASTIRILMIŞLIK VE SUSKUNLUK İLE 12 EYLÜL’ÜN KAMUSAL ALANDA YARATTIĞI “BETONLAŞMIŞ DİLSİZLİK” ARASINDA NASIL BİR BAĞ KURUYORSUNUZ?
Öyle ama şenlik ve yoldaşlık dolu evleri de yazdım. Böyle başımızın üzerindeki çatılarımızın ve ailenin ilk akla geldiği gibi bir çuvala konulması çok beni işaret etmiyor.
– “HİSARALTI TEŞKİLATI” GİBİ ÖYKÜLERİNİZDE RESMİ OTORİTEYE, OKUL MÜDÜRLERİNE VE MÜLKİYET DÜZENİNE KARŞI ABSÜRT, GROTESK VE KARNAVALESK BİR “HALK ADALETİ” ÖNE ÇIKIYOR. 12 EYLÜL’ÜN SERT REJİMİNE KARŞI EDEBİYATTA MİZAH, TOPLUM VİCDANININ İYİLEŞME ARAYIŞI MIDIR?
Bu öyküyü yazarken aklımda 12 Eylül var mıydı, hatırlamıyorum. Ama ben yaşlılarla büyüdüm ve çocukken bile aslında onlar gibi olduğumu düşünürdüm. Yaşlanmak ölmeden önce ağaçların inanılmaz meyveye durmasına benziyor. Yaşlılık –bir anlamda– bir kabul ve gençken de yaşlı hissedilebilir. Ama yaşlanmak bir eylem… O öyküdekiler güzel eylemesini bilen insanlar.
– SİYASİ TRAVMANIN İZLERİNİ SADECE ZİHİNSEL BOYUTTA DEĞİL; PARÇALANMIŞ AYAK TABANLARINDA, ŞİŞİ İNMEYEN UZUVLARDA, YANİ DOĞRUDAN BEDENDE SOMUTLAŞTIRIYORSUNUZ. 12 EYLÜL’ÜN BEDENSEL BELLEĞİNİ EDEBİYATA TAŞIMAK, TRAVMAYLA YÜZLEŞMENİN VE HELALLEŞMENİN BİR YOLU MUDUR?
Bence yüzleşmek, helalleşmek stok değil de akım kavramlar. Yani ancak hareket halinde olabilecek şeyler. Anlatmak eylemsi bir davranış ama asıl hareket düştüğün yerden doğrulmak, üstünü başını silkelemek ve devam etmektir. Bir yol bulacaksak bunu yolda bulacağız.
– RESMİ DİL VE MONOLOJİK SÖYLEME KARŞI SİZİN ÖYKÜLERİNİZDE MAHALLE AĞZINDAN ESNAF JARGONUNA, İDEOLOJİK SÖYLEMDEN CIZIRDAYAN RADYO SESLERİNE UZANAN ÇOKSESLİ BİR YAPI VAR. EDEBİYAT, 12 EYLÜL’ÜN DİLSİZLEŞTİRDİĞİ TOPLUMA KENDİ SESİNİ NASIL GERİ VERİR?
Edebiyatı kimi zaman fazla abarttığımızı düşünüyorum. Bana kalırsa böyle bir gücü yok. Ama düşen ve ardından kalkmak isteyen insana yoldaşlık edebilir, sesi kısılanın kendini toparlamasına yardım edebilir ki bunlar da hiç az şeyler değil.
– MÜBADELEDEN 12 EYLÜL’E UZANAN HAT ÜZERİNDE, BİR BAŞKASININ MÜLKÜNÜ “HAP ETME”, ÜZERİNE GEÇİRME VE HAKSIZ EL KOYMA PRATİKLERİ ÖYKÜLERİNİZDEKİ SUÇ İZLEĞİNİ BESLİYOR. 12 EYLÜL DÖNEMİNDEKİ MÜLKİYET GASPLARI VE CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ, MEKÂNLARIN RUHUNU VE TOPLUMSAL AHLAKI ZEHİRLEDİ Mİ?
Evet.
– 12 EYLÜL’Ü DOĞRUDAN YAŞAMIŞ NESİL İLE ONLARIN SUSKUNLUKLARI İÇİNDE BÜYÜYEN SONRAKİ KUŞAKLARIN HESAPLAŞMASI ESERLERİNİZDE SIKÇA YER BULUYOR. “DEDENİN DESTANSI GEÇMİŞİ” İLE “ÇOCUĞUN SIRADAN KAYGILARI” ARASINDAKİ O KOPUŞ, 12 EYLÜL KUŞAKLARARASI TARİHSEL BAĞI KOPARMAYI BAŞARDI MI?
Başarı kavramı üzerinde düşünmemiz gerek. Bir meselenin üzerinizde başarılı etkiler bırakması belli ölçülerde buna izin vermenizle de ilgili. İzin, kabul ya da rıza dediğimiz şey de kimi zaman bir hayatta kalma biçimi. Büyük çatışmaları, büyük kayıpları ve düşük başarı ihtimalini düşünerek de kimi zaman büyük sosyolojiler bu başarıya “Tamam, öyle olsun,” der. Yani olması gerekenler olur! Yine de yarını kurmak iradenin iyimserliğine bağlı ve bu noktada edebiyatı bir yoldaş olarak kabul edebiliriz.
– SİYASİ BASKININ VE EKONOMİK ÇÖKÜŞÜN ORTASINDA ÖYKÜLERİNİZE ANİDEN GİREN BİR “PİŞİ KOKUSU”, SOFRA YA DA FIRINDAN YENİ ÇIKMIŞ EKMEK RAYİHASI VAR. BU KÜÇÜK DUYUSAL SIĞINAKLAR, 12 EYLÜL’ÜN BÜYÜK YIKIMI KARŞISINDA İNSANI AYAKTA TUTAN “İYİLEŞME MEKÂNLARI” MIDIR?
Rüzgâr sertleştiğinde eğilebilen başak yaşar. Uyum yeteneği hayatidir.
– ÖYKÜLERİNİZDEKİ KARAKTERLER BÜYÜK İDEOLOJİK NUTUKLAR ATMIYOR; AKSİNE KORKULARINI VE TRAVMALARINI DÜKKÂNIN ARKA ODASINDA, MUTFAK TEZGÂHINDA YA DA MİNİBÜS YOLCULUĞUNDA YAŞIYOR. DARBENİN SIRADANLAŞMIŞ KORKUSUNU ANLATIRKEN İDEOLOJİK AJİTASYONA DÜŞMEDEN İNSANI BU DENLİ ÇIPLAK YAKALAMAYI NASIL BAŞARIYORSUNUZ?
Bunu cevaplamak benim alanımın dışında sanırım. İnsan kendine nesnel olamaz.
– ANLATILARINIZIN SONUNDA BAZEN İNSANIN BİR ÇINAR AĞACINA DÖNÜŞMESİ VEYA DOĞAYA KÖK SALMASIYLA TARİHSEL ZAMANIN YUTULDUĞUNU GÖRÜYORUZ. TRAVMATİK TARİHSEL ZAMANDAN KURTULMANIN NİHAİ YOLU, DOĞANIN O DAİRESEL VE ŞİFALI ZAMANINA KÖK SALMAK MIDIR?
Düşmek Allah’ın emri… Hayatın sendeletmediği insan var mıdır? Ama kimileri düştükten sonra kalkıp her şeye rağmen devam edebiliyor. Demek ki yapılabiliyor. Yani bu kul işi…
– SON BASKI’NIN “EDEBİYATTA 12 EYLÜL” DOSYASI VESİLESİYLE SORALIM: BASKICI ZİHNİYET VE OTORİTE KURUMLARI EDEBİYAT, SANAT VE GÜNDELİK YAŞAMA GÖLGE DÜŞÜRÜYOR MU?
Düşürüyor ama baskı ve müstebitten azade bir zaman var mı ki? Dün de yoktu. Yarın da olmayacak. Bunu veri olarak kabul edip yola devam etmekte fayda var.

FOTOĞRAFLAR: AYŞEGÜL ÖRÜN


Harikasın canım arkadaşım. Yürüdüğün yollar hep aydınlık, hep güzel insanlara çıksın. Başarıların daim olsun.