DİLSİZ KUĞULAR ZAMANI – “DEVİR”: 12 EYLÜL 1980, ANKARA

-ADANA-
1973 yılında İzmir’de doğan Ece Temelkuran, gazeteci ve yazardır. Hukuk fakültesi mezunu olan Temelkuran’ın ilk yazıları Patika dergisinde yayımlanmıştır. Gazetecilik kariyerine 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde başlayan yazar, daha sonra Milliyet, Habertürk ve Aktüel gibi çeşitli gazete ve dergilerde yazılar kaleme almıştır. İki kez Türkiye’nin en çok okunan kadın köşe yazarı seçilmiştir. Uluslararası alanda da tanınan bir gazeteci olup yazıları Le Monde Diplomatique, The Guardian, New Statesman, Berliner Zeitung, Frankfurter Rundschau ve New Left Review gibi yayın organlarında yayımlanmıştır. Podcast programlarında aktardığı bilgilere göre yaklaşık altı yıl Zagreb’te yaşamış, bir süredir de The New Institute davetiyle yerleştiği Hamburg’da yaşamını sürdürmektedir (Altunbay, 2019; Onar, 2025; Örnek, 2020; Temelkuran, 2015).
Ece Temelkuran, gazetecilik çalışmalarının yanı sıra şiir, deneme ve roman türünde eserler kaleme almıştır. 1996 yılında yayımlanan “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır”, yapıtlarının ilkidir. Bu eseri sırasıyla “Oğlum, Kızım, Devletim – Evlerden Sokaklara Tutuklu Anneleri” ve “İç Kitabı” izlemiştir. Romanları “Muz Sesleri”, “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” ve “Devir”; denemeleri ise “Dışarıdan: Kıyıdan Konuşmalar”, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita”, “İkinci Yarısı”, “Kayda Geçsin”, “İçeriden: Kıyıdan Konuşmalar”, “İyilik Güzellik”, “Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi” ve “Hepberaber” adlarını taşır. Bunların yanı sıra güncel toplumsal ve siyasal meseleleri ele aldığı “Ne Anlatayım Ben Sana!” ve “Ağrının Derinliği” gibi eserleri de bulunmaktadır. Temelkuran’ın yapıtları çeşitli dillere çevrilerek yayımlanmıştır (Altunbay, 2019; Temelkuran, 2015).
“DEVİR” ÜZERİNE
Robert Fulford, edebiyat ve benlik kurgularına değindiği “Anlatının Gücü” adlı eserinde, “Hikâye anlatmak yaşamın korkutucu rastlantısallığının üstesinden gelebilme, en azından onu kısmen kontrol altına alma çabasıdır.” (Fulford, 2019, s.26-27) der. Bu açıdan bakıldığında, bireylerin ve toplumların deneyimledikleri travmatik olayları anlatıya dönüştürmeleri, yaşananların yarattığı belirsizlik, korku ve kontrol kaybıyla baş etme biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin yakın tarihinde toplumsal bellekte derin izler bırakan 12 Eylül 1980 darbesi de bu bağlamda edebiyatın konusu haline gelen siyasal dönüşümlerden biridir. Darbe öncesinde ve sonrasında yaşanan siyasal ve toplumsal olayların edebi anlatılara taşınması, yalnızca geçmişi kayıt altına alma ya da bir döneme tanıklık etme amacıyla açıklanamayacağı gibi, yaşananların yarattığı korku ve belirsizliği anlatı aracılığıyla anlamlandırma ve kontrol edilebilir bir biçime dönüştürme çabası olarak da düşünülebilir.
Edebiyat tarihimizde “12 Eylül romanları” olarak adlandırılan ve bu dönemi farklı açılardan ele alan çok sayıda eser bulunmaktadır. Söz konusu eserlerde darbenin birey ve toplum üzerindeki etkileri, siyasal baskı, şiddet, korku, toplumsal parçalanma ve değişen gündelik yaşam gibi farklı unsurlar üzerinden anlatıya dönüştürülmüştür. Ancak 12 Eylül romanlarının mevcut çalışmalarda sıklıkla ele alınmış olması aynı döneme farklı bir perspektiften yaklaşan bir yapıtın incelenmesini gerekli kılmıştır. Bu doğrultuda, darbe sırasında 7 yaşında olan Ece Temelkuran’ın darbeden yaklaşık 35 yıl sonra yayımlanan “Devir” adlı romanı çalışma kapsamında incelenmek üzere seçilmiştir.
“Devir”in çalışma kapsamında seçilmesindeki belirleyici noktalardan biri de 12 Eylül gibi toplum açısından travmatik bir dönemin, olaya doğrudan siyasal bir özne olarak müdahil olmayan iki çocuğun bakış açısından yeniden kurulmasıdır.
2015 yılında yayımlanan roman, on dokuz üniteden oluşmaktadır. Bölümler “ünite” olarak adlandırılmış ve “Ailemizi Tanıyalım”, “Erken Yatalım Erken Kalkalım”, “Yurdumuz Düşmanlardan Nasıl Kurtuldu?” gibi başlıklarla düzenlenmiştir. Bu başlıklar bir yandan ilkokuldaki Hayat Bilgisi kitaplarını bir yandan da 80’lerde yayımlanan “Ünite dergileri”ni çağrıştırmaktadır. Ders kitabı / dergi biçiminin kullanılması romanın dönemin eğitim anlayışına ve çocuklara yönelik yayınlarına ilişkin hatıralara da gönderme yaptığını göstermektedir.
Kitabın ithaf sayfasında “Neleri unutmayacaksınız bakalım // Neleri hatırlayacaksınız” ifadeleri yer almaktadır. Sonraki sayfada Sait Faik ve Tolstoy’dan iki alıntıya, ardından ise Başkent Ankara ve kuğulara ilişkin bir anekdota yer verilir. Bu veriler ışığında, romanın temel izleklerinden biri olan bellek ve hatırlama meselesine daha başlangıçta dikkat çekildiği söylenebilir. Nitekim “Devir”, politik bir dönemden söz etmesinin yanı sıra o dönemin toplumsal ve gündelik hayatına ilişkin kişi, olay, mekân, nesne ve deneyimleri bir karşıtlıklar düzlemi içerisinde aktarmaktadır. Burada söz konusu olan karşıtlıklar, birbirine zıt kavramlardan oluşmamakta; farklı yaşam biçimlerini, sınıfsal konumları, siyasal tutumları ve kültürel ayrışmaları görünür kılan anlam ilişkileri kurmaktadır. Romanda bu karşıtlıklar çeşitli kişi, mekân, kurum ve nesneler üzerinden görünür hale gelir: Kurtuluş’ta büyüyen Ayşe ile Seyranbağları’nda büyüyen Ali, Bakar ailesi ile Akgün ailesi, Jale Hanım ile Nejla Hanım, Kurtuluş ile Seyranbağları, Bademlidere ile Seyranbağları, Hafta Sonu gazetesi ile Cumhuriyet gazetesi, olay ile katliam, Şokella ile Sana yağı, Adalet Partisi ile Halk Partisi bu karşıtlıklara örnek verilebilir.
Romanda 12 Eylül darbesi öncesinde Türkiye’de yaşanan siyasal kutuplaşma Ali ve Ayşe adlı iki çocuğun arkadaşlığı üzerinden anlatılmakta; eser, darbenin ilan edilmesiyle son bulmaktadır. Bu sayede, toplumsal ve siyasal olaylar yetişkinlerin dünyasından farklı bir duyarlılıkla aktarılmaktadır. Olayların samimi, dolaysız ve yer yer ironik biçimde ele alınması, yetişkinlerin olağanlaştırdığı ya da kaçınılmaz gördüğü durumların sorgulanabilir hale gelmesini sağlamaktadır. Henüz yetişkinlerin ideolojik kabullerini ve toplumsal kalıplarını bütünüyle içselleştirmemiş olan çocuklar, toplumsal gerçekliğin çelişkilerini ve adaletsizliklerini daha yalın ve doğrudan bir biçimde görünür kılmaktadır. Bu bakış açısı, şiddetin ve toplumsal çatışmaların çocuklar üzerindeki etkisini de çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
DEPOLİTİZASYON VE GERÇEKLİK: 12 EYLÜL’ÜN TEMSİLİ
“Belki de gerçek, iki çocuk arasındaki en kısa doğrudur.” (Temelkuran, 2015, s.171.)
Berna Moran (2018), Türk romancılığını değerlendirdiği eserinde, 1980’li yıllarda Türk romanının içerik ve roman anlayışı bakımından geçirdiği değişimden söz eder. Moran’a göre bu değişimin toplumsal ve yazınsal olmak üzere iki nedeni vardır. Bu çalışmanın odağında ise 12 Eylül 1980 darbesini konu alan “Devir” isimli yapıt olduğu için Moran’ın sözünü ettiği değişimin toplumsal nedenleri üzerinde durulmuştur. Toplumsal nedenlerin başında ise 12 Eylül darbesinin etkileri gelir. 1950’lerden itibaren yazarların büyük çoğunluğu toplumcu dünya görüşünü benimsemiş ve romanlarını büyük ölçüde Marksist düşünce doğrultusunda kaleme almıştır. Sömürü düzenine karşı çözümü hazır olan sol hareket, 80’lerde karmaşıklaşan durum karşısında uygulanabilir bir alternatif ortaya koyamamıştır. Bu durum, toplumcu dünya görüşünü benimseyen romancının da kendisini ideolojik açıdan bir boşlukta hissetmesine neden olmuştur. Moran, yazarların toplumsal sorunlardan ve gerçekçilikten uzaklaşmasında bu durumun önemli bir etken olduğunu düşünür. Bu noktada, 12 Mart ile 12 Eylül sonrasındaki edebi ortam arasında bir ayrım yapar. 12 Mart ile Türkiye’deki sol hareket önemli ölçüde yenilgiye uğramış olsa da Türkiye dışında varlığını sürdürmüştür. 12 Mart’ı konu alan romanlarda ise devrimci çizgi büyük ölçüde devam etmiştir. Buna karşılık 12 Eylül sonrasında yazarlar bireysel olarak işçi sınıfının ideolojisine bağlı kalsalar dahi roman anlayışı bakımından giderek depolitize bir çizgiye yönelmişlerdir. Bu doğrultuda 1950-1980 arasında yayımlanan romanlarda sıkça ele alınan haksız düzen, sömürü ve toplumsal eşitsizlik gibi temalar edebiyatın merkezinden geri çekilmiştir. Sol düşüncenin gerilemesiyle birlikte mevcut düzene karşı alternatif bir toplumsal modelden yoksun kalan yazarlar için yeni bir tür anlatı ihtiyacı belirmiştir. Böylece 12 Eylül sonrasında Türk romanında hem tematik açıdan hem de romanın dünyayı ele alış biçimi bakımından önemli bir dönüşüm gerçekleşmiştir (s.49-51).
Berna Moran’ın işaret ettiği depolitizasyon yönelimi, sadece romanlarda hangi konuların ele alındığıyla ilgili değildir. Toplumsal ve siyasal gerçekliğin anlatı içinde nasıl temsil edildiğiyle de ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla 12 Eylül’ü konu alan bir romanın dönemin siyasal gerçekliğini ne ölçüde görünür kıldığı ve bu gerçekliği hangi bakış açısından aktardığı sorusu önem kazanmaktadır.
Terry Eagleton’a göre edebiyatın gerçekliği yansıttığı düşüncesi yetersizdir. Eagleton, Pierre Macherey’in yapıtı “gerçekliğe belirli bir açıdan yerleştirilmiş, görüntüleri parçalanmış bir şekilde yansıtan ve olup biten kadar yansıtamadıklarını da gösteren kırık bir ayna” olarak nitelendiren görüşünü destekler (Eagleton, 2014, s.65).
Bu açıdan bakıldığında, bir yapıtın toplumsal gerçekliği ele alması, söz konusu gerçekliği bütün açıklığıyla yansıttığı anlamına gelmez. Gerçeklik, yapıt içerisindeki aktarım biçimleri tarafından dönüştürülebilir. “Devir”de 12 Eylül döneminde yaşananlar da benzer bir aktarım süzgecinden geçer ve farklı toplumsal çevrelerden gelen çocukların bakış açıları aracılığıyla parçalı bir görünüm kazanır. Kurtuluş’ta yaşayan Ayşe, devrimci mücadeleyle ilişkili olmakla birlikte örgütlü olmayan bir aile içerisinde yetişir. Ebeveynleri dönemin gelişmelerini yakından takip ettikleri gibi, bu mücadeleye ilişkin deneyimlere de sahiptir. Nitekim Sevgi, 71 Muhtırası sırasında işkence görmüştür. Buna karşın ebeveynler, Ayşe’yi dönemin şiddet ortamından korumak amacıyla yaşananları onun dünyasına doğrudan aktarmamayı tercih ederler. Karakolda gençlere uygulanan işkenceyi Ayşe’nin bir “oyun” olarak bilmesi, şiddetin çocuğa aktarılırken nasıl dönüştürüldüğünü gösterir. Buna karşılık Seyranbağları’nda, örgütlü devrimci ailelerin ve gecekondu çevresinin içerisinde yetişen Ali, siyasal terminolojiye aşinadır. Aliye’nin Sevgi’nin evinde çalışmaya başlamasıyla iki çocuğun karşılaşması, farklı sınıfsal çevrelerde yetişen çocukların farkındalıkları arasındaki ayrımı görünür kılar. Ali, Ayşe’nin bazı siyasal gerçekliklerden bihaber olduğunu fark eder. Aynı dönemi deneyimleyen iki çocuğun yaşananları aynı biçimde algılamadığı anlaşılır. Dolayısıyla gerçekliğin algılanışı, sınıfsal konum ve aktarma biçimiyle ilişkilendirilebilir.
ANKARA’NIN MAHALLELERİNDE SINIFSAL VE SİYASAL AYRIŞMA
“…aynı memlekette başka başka savaşlar içindeyiz.” (Temelkuran, 2015, s. 61)
“Devir”de iki çocuğun aileleri benzer siyasal görüşlere sahip olmakla birlikte farklı toplumsal sınıfları temsil etmektedir. Ayşe’nin ailesi Bakarlar, Kurtuluş Mahallesi’nde yaşayan orta sınıfı; Ali’nin ailesi Akgünler, Seyranbağları’ndaki gecekondu bölgesinde yaşayan işçi sınıfını temsil eder. Kurtuluş’ta yaşayan Jale Hanım Teyzeler ise siyasal gelişmelerden uzak durarak küçük burjuva yaşam alışkanlıklarına ve konforuna yönelen toplumsal kesimdendir. Bademlidere’nin faşistleri olarak adlandırılanlar ise Seyranbağları’ndaki sol çevrenin karşı kutbunu temsil eder.
– Akgün Ailesi, Seyranbağları
“Bizim varlığımızın da hata olduğunu kanıtladılar. Hataydı, çünkü saçlarımız ve tırnaklarımız uzarken bu ülkede yaşamımızı korkular içinde yürüyerek, yiyerek, uyuyarak ve birisini severek sürdürmek zorundaydık, berbere gitmeye ve tırnaklarımızı kesmeye devam ediyorduk.” (Müller, 1997, s.9)
Ali, sol görüşlü ailelerin yaşadığı gecekondu bölgesi olan Seyranbağları Mahallesi’nde yaşar. Yoksul bir ailenin çocuğudur. Babası Hasan Efendi, Devlet Planlama Teşkilatında çalışan bir odacıdır. Annesi Aliye ise evlerinin yanması üzerine Bakar ailesinin evinde çalışan bir gündelikçidir. Ali de annesiyle birlikte Ayşelerin evine gitmeye başlar ve bu sayede iki çocuğun yolları kesişir. Ülkenin büyük bir siyasal buhran yaşadığı dönemde Ali ve ailesi de bu gelişmelerden olumsuz etkilenir. “Faşist” olarak nitelendirilen karşı mahalledeki kişiler tarafından gecekonduları yakılır. Ancak bu olay, aileyi ve mahalledeki devrimci dayanışmayı yıldırmaz. Devrimci gençler Hüseyin ve Birgül’ün öncülüğünde çalışılarak Ali’nin ailesi için yeni bir ev inşa edilir. Böylece Ali, çocukluk yıllarından itibaren bu atmosferde siyasal kavramlarla tanışır ve “ploratarya”, “dittatörlük”, “devrim” gibi kavramlar zihninde yer edinmeye başlar.
– Bakar Ailesi, Kurtuluş
“Kendini koruyanlarla kendini ateşin içine atanlar aynı hızda yaşlanmıyor bana sorarsan.” (Temelkuran, 2015, s.29)
Ayşe ise Ankara’nın Kurtuluş Mahallesi’nde anneannesi, annesi ve babasıyla birlikte yaşamaktadır. Annesi Sevgi, mecliste; babası Aydın, Devlet Planlama Teşkilatında çalışmaktadır. Ayşe ile Ali, tansiyonun giderek yükseldiği bir dönemde kendilerine iki görev edinir. Biri kelebekleri meclise sokmak diğeri de kuğuları kurtarmaktır. Daha önce duydukları “Kelebekler meclise giremez.” sözü üzerine Ayşe, çocukça bir heyecanla kozaları meclise sokacağını söyler. Buna karşılık Ali de Kuğulu Park’taki kuğuları kurtarmayı görev edinir. O dönemde kuğuların kaçmasını önlemek amacıyla kanatlarındaki bir kıkırdağın kırılması şeklinde bir operasyon uygulanmaktadır. Ayşe, babasının veteriner olan bir arkadaşından bu operasyona ilişkin belgeleri gizlice alarak Ali’ye getirir. Küçük yazıları okuyabilen ve meraklı bir çocuk olan Ali, belgeleri inceleyerek operasyonun nasıl gerçekleştirildiğini Ayşe’ye anlatır ve kuğuları kurtaracağına söz verir.
Bu sırada Ayşe’nin annesi Sevgi’nin gençlik yıllarındaki sevgilisi Önder yeniden ortaya çıkar. Sevgi, Ayşe ile zaman zaman onunla görüşmeye gider. Bu karşılaşmalar Sevgi’yi derinden etkiler. Çünkü Önder, 70’li yıllarda birlikte hapse girdiği gençlik aşkıdır. Görüşmelerde Önder, Sevgi’ye zarflar verir. Sevgi, bu zarfları meclisin arşivine saklarken Ayşe de evlerinin karşısındaki karakoldan dut yaprakları toplar. Gizlice meclisin arşiv bölümüne ipekböceği kozalarını bırakır. Sonraki gelişlerinde kozaların turuncu kelebeklere dönüştüğünü görür ve büyük bir mutluluk yaşar. Ancak mecliste çalışan ve ailesinin “faşist” olarak nitelendirdiği kişiler bu durumdan rahatsız olur. Ayşe’nin annesine soruşturma açacaklarını ifade ederler. Ayşe, çocukça üstlendiği görevi yerine getirmiş olur. Artık sıra Ali’nin kuğuları kurtarma görevindedir.
Bu süreçte Ali ve annesi, aranan devrimci Hüseyin ile görüşür. Eve döndüklerinde ise polis baskınıyla karşılaşırlar. Polis, Hüseyin’in yerini öğrenebilmek amacıyla Ali’nin annesine işkence eder ve gecenin sonunda onu karakola götürür. Yaşananlardan dolayı Ali, bir süre Ayşe’nin ailesinin yanında kalır. Aynı dönemde Ayşelerin komşusu Samim Ağabey’in evinde Birgül ve Hüseyin görülür. Hüseyin balkondan atlayarak kaçmaya çalışırken yaşamını yitirir. Ancak çocuklar onun bir kuğuya dönüşerek gökyüzüne uçtuğuna inanırlar. 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği gece Ali ve Ayşe, temin ettikleri bir el arabası ve kuğuyu bayıltmak için kullandıkları maddeyle Kuğulu Park’a gider ve yavru kuğulardan birini kurtarmayı başarır. Aynı gece darbe ilan edilir ve sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlanır. Ali’nin annesinin hastanede bulunması nedeniyle Ali, Ayşe ve ailesiyle birlikte Ayşe’nin dedesini ziyaret etmek üzere Ordu’ya doğru yola çıkar. Yolculuk sırasında Ordu’nun Perşembe ilçesine kuğuların göç ettiklerini öğrenirler. Bunun üzerine güzergâhlarını değiştirerek Perşembe’ye gider ve kurtardıkları kuğunun diğer kuğuların arasına katılarak gökyüzüne doğru uçuşunu izlerler.
Darbenin ilanıyla birlikte roman boyunca etkisini sürdüren siyasal mücadele alanı kapanırken karakterlerin siyasal eylem imkânları da ortadan kalkar. Ancak burada siyasetin bütünüyle terk edilmesinden değil, darbenin yarattığı koşullar nedeniyle mücadelenin anlatının merkezinden geri çekilmesinden söz etmek daha doğru olacaktır. Nitekim karakterlerin gündelik yaşamın sakinliğine döndüğü bu ortamda kuğu imgesi, söz konusu geri çekilişi umutsuzlukla sonuçlandırmaz. Kuğunun diğer kuğuların arasına katılarak özgürce uçması, 1980 sonrasında sol düşüncenin yaşadığı gerilemeye rağmen değişim umudunun sürdüğünü düşündürür. Finalde karakterlerin bir araya gelmesi de dayanışma ve aidiyet duygularını güçlendirerek umudu perçinler.
Dolayısıyla yazarın “…acı paylaşıldıkça azalır, sevgi paylaşıldıkça çoğalır, acılar azalsın sevgiler çoğalsın.” (Temelkuran, 2015, s.129) düşüncesini anlatının temel ilkelerinden biri olarak benimsediği düşünülebilir. Nitekim eser, travmatik bir dönemi anlatmasına rağmen dayanışma, umut ve birlikte iyileşme imkânını öne çıkaran bir final olarak son bulmaktadır.
– Jale Hanım Teyzeler, Kurtuluş
“Bıçak, bir yetimhanede çocuklara turp soymak için de kullanılabilir, bir adamın kulaklarını kesmek için de. Dünyadaki pek çok şey için geçerlidir bu. Hatta özellikle, insanların siyasi ya da dini inançları söz konusu olduğunda…” (Robbins, 2023, s.100)
Oğuz Atay’dan ödünç alarak söylemek gerekirse “içinde düşüncenin fazla yer tutmadığı (bir) evde” yaşayan Jale Hanım Teyzeler, siyasal gerilimlerin yaşandığı bir dönemde gündelik hayatın konforuna ve tüketim pratiklerine yönelir. Küçük burjuva alışkanlıklarını sürdüren “yumuşakçalar”, siyasal olana karşı sergiledikleri kayıtsızlığın yanı sıra, gündelik yaşam pratikleri üzerinden de değerlendirilebilir. Jale Hanım Teyzeler; Dallas izler, Haftasonu gazetesi ve Ses dergisi okur –orada neşeli şeyler olur–, kitaplıklarında “Pembe Dizi” kitapları bulunur. Evin düzenlenişi, eşya seçimleri ve popüler kültürle kurdukları ilişki de bu ailenin toplumsal konumlarını ve yaşam anlayışlarını yansıtan unsurlar olarak öne çıkar. Nitekim Jale Hanım Teyzelerin yaşam dünyası şu sözlerle betimlenir: “Jale Hanım Teyzelerin kitaplığında danteller var. Hep takım. Takım olması önemlidir. Bizim takım şeylerimiz yok. Bence çok güzel bir şey takım, evcilik gibi. […] Almanya’dan onlara yaldızlı turuncu kahve fincanları geldiği için onların kütüphanesinde onlar durur. Yan yatık duruyor fincanlar tabakların içinde. Oralarda toz yok ama hep toz kokuyor.” (Temelkuran, 2015, s.91-92) Dolayısıyla gündelik hayatın, dışarıdaki gerilimden farklı bir ritim içerisinde sürdürüldüğü görülür. Bu yaşam biçiminin belirleyici unsurları da ev içi düzen ve tüketim nesneleridir.
– Faşistler, Bademlidere
“Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim; görevi olmasaydı sol elimi keserdim…” (Kısakürek, 2017, s.452)
“Devir”in örgütlü devrimci ailelerinin karşı kutbunda “Bademlidere’nin faşistleri” yer alır. Romanın sağ siyasal kültüre ilişkin göndermeleri, dönemin ülkücü hareketinin kullandığı sembol ve figürler aracılığıyla görünürlük kazanır. Necip Fazıl’ın “Ülkücüye Kaside” şiiri, Hergün gazetesi ve Gün Sazak’ın öldürülmesi gibi göndermeler, bu siyasal dünyanın kendine özgü bir hafıza oluşturduğunu gösterir. Bu bakımdan romanda sağ ve sol arasındaki karşıtlık, gündelik hayatın içine yerleşmiş iki ayrı siyasal kültürün karşılaşması olarak ortaya çıkar. Bu karşıtlık özellikle mahalle ve gündelik yaşam düzleminde anlam kazanır. Devrimci ailelerin dünyasında örgütlülük, politik tartışma ve dayanışma nasıl gündelik hayatın doğal unsurları haline gelmişse; Bademlidere’deki sağcı çevre de kendi sembolleri, yayınları ve siyasal figürleri üzerinden bir aidiyet alanı kurar.
PEKİ, NE YAPMALI?
“Hayatla ilgili ‘şöyle olsaydı nasıl olurdu’ diye hesap yapılmaz. ‘Başka çaresi yoktu’ diye düşünmek zorundayız. Geçmişe bakmak bir kaleydoskoba bakmak gibi. Bugünden bakıyoruz ama gözümüzü kırpsak bile dünün görüntüsü sarsılıp değişiyor…” (Temelkuran, 2015, s.30)
12 Eylül döneminde yaşananlara “Devir” penceresinden bakmak geçmişi hatırlatırken bugünün okurunu da “Ne yapmalı?” sorusuyla karşı karşıya bırakır. Bugünden geriye bakıldığında dönemin farklı kesimler üzerinde derin yaralar bıraktığı görülmektedir. Ancak her tarihsel anlatı gibi “Devir” de belirli bir bakış açısından kuruludur ve sol çevrelerin yaşadığı baskı, şiddet ve kayıplara odaklanır. Romanın güçlü yönü ise bir kesimin mağduriyetlerini görünür kılmasında değil, siyasal kimliklerin ötesinde insanın özgürlük ve adalet arayışını hatırlatmasında yatar.
Belki de bu nedenle Oğuz Atay’ın sorusu bugün de geçerliliğini korumaktadır: İnsan, kendisini ve içinde yaşadığı düzeni değiştirmek için ne yapmalıdır? Geçmişin acıları karşısında alınacak tutum, yalnızca yaşanılanı hatırlamak değil; düşünmeyi, sorgulamayı ve daha adil bir yaşam ihtimalini savunmayı sürdürmektir. Bu açıdan “Devir”, çocukların dünyasından bakarak geçmişe yönelttiği sorularla, bugünün okuruna da aynı çağrıyı yapar: Peki, ne yapmalı? Yazımı noktalarken sözü, bu sorunun yanıtını başka başka sorularla aralayan Oğuz Atay’a bırakıyorum:
“Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çekidüzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıverelim mi? Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa toplu eylemlerde kütlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve sıkı bir sınavdan mı geçirmeli?” (Atay, 2021, s.93).
KAYNAKÇA:
– Altunbay, M. (2019). Ece Temelkuran. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Erişim Tarihi: Temmuz 2026. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ece-temelkuran
– Atay, O. (2021). Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları.
– Eagleton, T. (2014). Marksizm ve Edebiyat Eleştiri. (U. Özmakas, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
– Fulford, R. (2019). Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik. İstanbul: Kolektif Kitap.
– Moran, B. (2018). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. İstanbul: İletişim Yayınları.
– Onar, E. (Sunucu). (2025, 24 Aralık). 5. Sezon Özel Konuğu Ece Temelkuran [Sesli podcast bölümü]. https://www.youtube.com/watch?v=Omfpp0064Bc
– Örnek, N. (Sunucu). (2020, 14 Nisan). 61- Ece Temelkuran [Sesli podcast bölümü]. https://open.spotify.com/episode/2c113wfW9mayZ6rjuRcpd4?si=LAoOgFvqR9Wi13zfUDOqxw&utm_source=copy-link
– Temelkuran, E. (2015). Devir. İstanbul: Can Yayınları.

