12 EYLÜL’ÜN KAÇAK DÜŞ ÇİÇEKLERİ

-ADANA-
Önce sokakları tanıdılar, meydanları, ana caddeleri. Afişler astılar gece yarıları. “Tek yol devrim!” dediler.
Kurşunlandılar. Öldürüldüler, yaralandılar.
Hüznü ve aşkı uysal öğütlerle çoğalttılar. Hapishane avlularında kaçak düş çiçekleri büyüttüler. Cezaevlerinde geçti yaşamları. Sevgilileri, eşleri terk etti.
Kimisi 68’liydi, kimisi 78’li.
* * *
Sonra bir sabah, o hüzünlü eylül sabahında bütün sokaklar birden sessizleşti. Meydanlar tenhalaştı, duvarlardaki sloganların üzeri alelacele boyandı.
Gece yarıları kapılar artık başka türlü çalınıyordu.
Kimi hücrelere tıkıldı, kimi ağır işkencelerden geçti; kimi darağacına yürüdü, kimi de sırtında bir bavulla sürgün yollarına düştü.
12 Eylül 1980; bir kuşağın gençliğini, sokakların neşesini ve insanların birbirine gözü kapalı duyduğu güveni söküp aldı.
Geride sadece kırık hayatlar değil, zedelenmiş ve onarılamayacak hafızalar bıraktı.
* * *
“Devrim” kelimesinin suç sayıldığı, “Özgürlük” ya da “Bağımsız Türkiye” demenin namlunun ucunda durmakla eşdeğer olduğu bir dönemdi.
Fakat şiir geri adım atmadı.
Kimi hücresinde bir sigara kâğıdına kazıdı dizelerini, kimi dışarıda dostlarının ardından yaktı ağıtını.
O yıllarda yazılan her dize; içte biriken hıncın çığlığına, bastırılmış duyguların sesine dönüştü.
İnsanların içine gömmek zorunda kaldığı her ne varsa, şiir gelip onu tam kalbinden yakaladı.
* * *
Cezaevlerinde aynı koğuşlarda kalanlar, görüş günlerini bekleyenler, sevdiklerinden ayrı düşenler vardı.
Loş uçurumları, mazi boşlukları ve sonrasızlığı anlattılar birbirlerine. Kitap okumayı, şiiri sevmeyi ve âşık olmayı genç yaşta öğrendiler.
Kıskanç zamanı başka kıyılarda dolaşırken anladılar. Dev boyutlu, uğultulu dalgalara hiç aldırmadılar.
Şiirlerde, şarkılarda teselli buldular. Sarhoş oldular, çılgınlaştılar, yıktılar, yıkıldılar.
“Sevdiysek böyle büyük / böyle hüzünlü, böyle sevinçli / senin gözlerini sevdik” dediler.
Şiir; kimi zaman bir sevgilinin yüzünde, kimi zaman bir arkadaşın anısında, kimi zaman da ölümün hemen karşısında tutunacak bir dal oldu.
* * *
O yıllarda gençler, yalnızca dersliklerde ve amfilerde değil; sokaklarda, meydanlarda, yurtlarda ve gecenin karanlığında da büyüdüler.
Kimisi Che’ye hayrandı, kimisi Fidel’e, Lenin’e, kimisi Mao’ya. Yürekleri kıpır kıpırdı. Kimisi üniversiteliydi, kimisi genç subay.
Meydanlarda çoğaldılar; kıskanç zamanlara yenik düşeceklerini bile bile.
İçlerinde önce yurtsever ve ulusalcı olup sonra sola yönelenler de vardı. Ağızlarında Birinci sigarası, üstlerinde parkaları, ayaklarında postalları…
Çelik döken eller gördüler, mitralyözü şiirleştiren şairler. Ataol Behramoğlu’nun, Nihat Behram’ın imgeleriyle büyüyen, geleceğe inanan bir kuşaktı bu. Bütün o kıyımlar, ayrılıklar ve yarım kalan hayatlar en çok da şairlerin mısralarında yankılandı.
12 Eylül, böylece siyasi tarihin karanlığından süzülüp Türk şiirinin en sarsıcı konularından biri haline geldi.
* * *
Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü”nü bir karanlık gecede bağıra çağıra okudular:
“Beni burada arama anne / kapıda adımı sorma / saçlarına yıldız düşmüş / koparma anne / ağlama.”
Bir annenin oğluna, bir oğlun annesine söyleyemediği her ne varsa sığdı bu dizelere. Şair, ölümün kıyısında yaşamayı bekleyen genç bir insanın sesini duyurdu.
“Kaç zamandır yüzüm tıraşlı / gözlerim şafak bekledim…”
İdam sehpaları kuruldu. Nevzat Çelik, kendisini “kanlı karanlık bir oyunda başoyuncu” olarak betimledi.
Gece, şafak ve ölüm aynı şiirin içinde buluştu. Masa üstünde üşüyen bir sigara, yanında küçücük bir cam bardak, kâğıt, kalem, sandalye ve geride flu, yağlı, büküm büküm bir ip… İdam mahkûmunun son gecesi, şiirin diliyle bir odaya sığdırılıyordu.
* * *
Gülten Akın, on yedi yaşında yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren için “Büyü” şiirini yazdı.
“Büyü de baban sana / büyü de / acılar alacak.”
Bir çocuğa söylenebilecek en ağır sözlerden biriydi bu. Büyümek; umut etmek, geleceğe hazırlanmak, hayata karışmak yerine acıyla, yoklukla, baskıyla, işkenceyle ve sonunda idamla yan yana getirildi.
“Büyüyüp on yedine geldiğinde / büyü de baban sana / idamlar alacak.”
Şiir, burada yalnızca bir ağıt değildi. Bir çocuğun büyüyeceği yaşa, acıyı ve ölümü sığdıran bir dönemin tanıklığıydı.
Bir dönemin çocuklarına bırakılan mirasın ne kadar ağır olduğunu söylüyordu.
* * *
12 Eylül darbesi; yalnızca koğuş duvarlarına ya da yargılama tutanaklarına sıkışıp kalmadı, parmaklıkların dışındaki hayatın en kılcal damarlarına kadar sızdı.
Evlerin içine çöken o ağır sessizlik, fısıltıyla konuşan insanlar ve ansızın geçmişini inkâr etmek zorunda kalan bir toplum…
Şiir; tam da bu kırılmanın, yani o 12 Eylül sabahıyla başlayan ve yıllara yayılan o uzun kimsesizliğin ortasında durup insanın yarasına ses verdi.
Susturulan bir kuşağın kelimeleri, şairlerin sesinde yeniden soluk aldı.
* * *
Hasan Hüseyin Korkmazgil, daha 12 Eylül’ün karanlığı çökmemişken acıyla baş etmenin ve ona tutunmanın dilini kurmuştu.
“Acı çekmek özgürlükse / özgürdük ikimiz de” dediler.
Yuvasız çalıkuşları, kafeste kanaryalar…
Yüreklerini bölüştürdüler başkaldıran dizelere.
Elleri çığlık çığlık, yan yana iki dünya ve hırçın sular…
Ve dize dize azalttılar acılarını:
“Acı çektim günlerce / acı çektim susarak / şu kısacık konuklukta / deprem kargaşasında / yaşadım birkaç bin yıl / acılara tutunarak.”
* * *
Ve hapishane avlularında o kaçak düş çiçeklerini büyütenler… Yüreklerindeki umudu hiç kaybetmediler.
Bütün acılara, kayıplara, ayrılıklara ve karanlığa rağmen yarına inanmayı sürdürdüler.
Adnan Yücel’in şiirindeki gibi, bir inancın yüceliğini hiç ama hiç yitirmediler:
“Saraylar saltanatlar çöker / kan susar bir gün / zulüm biter. / Menekşeler de açılır üstümüzde / leylaklar da güler. / Bugünlerden geriye, / bir yarına gidenler kalır / bir de yarınlar için direnenler.”

