BİR 12 EYLÜL TANIKLIĞI: AHMET ERHAN’IN “ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE”Sİ

-ANKARA-
“Güneşi hiç görmedim penceremde / ne ay doğdu geceme ne bir yıldız / hem sıkış sıkış hem çöl kadar ıssız / beş yıldır bir şeyler soluyor içimde” – Nevzat Çelik, Sunu
Hemen her ülkenin tarihinde o ülkenin yalnızca siyasi gelişimini değil, bütün alanlarını etkileyip daha sonraki nesilleri ve toplumun bütün kanallarını derinden sarsan olaylar vardır. Her bireyin düşüncesine, diline ve eylemine sirayet eden. Türkiye’deki 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi kuşkusuz bunlardan biri. Bu tarih, her ne kadar ülkemiz açısından büyük bir dönüm noktası olma özelliği gösterse de yirminci yüzyılın dünya genelinde bir darbeler yüzyılı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yani yalnız değiliz. Güney Amerika, Afrika, Orta Doğu gezegende nam salmış diğer darbe sahaları olarak gösterilebilir. Emperyal iktidarların kendilerine ileri uydu karakol olarak hedefledikleri bölgelerde uygulanan yaptırımlar ve bunların sonucunda ortaya çıkan şiddet bu yazının konusu değil fakat sanat zaten istatistik tutmaz. O, çağına tanıklık ederek sayısal verilerin çarpıtılma ihtimalinin dışına çıkar ve geleceğe miras kalan ölümsüz bir yazıta dönüşür. 12 Eylül’de de böyle oldu.
Avusturyalı yazar Ernst Fischer, “Sanatın Gerekliliği” adlı eserinde şöyle der: “Bütün sanat zamanla koşulludur ve ancak tarih içinde belli bir zamanın düşüncelerini, isteklerini, gereksinmelerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı temsil eder.” (Fischer, 2023, s.27) Bu cümleyi edebiyata uyarlamaya çalışırsak Lucien Goldmann’a küçük bir başvuruda bulunabiliriz: “Her düşünce toplumbilimi, toplumsal yaşamın edebi yaratı üzerinde etkisi olduğunu kabul eder.” (Goldmann, 1998, s.54) Sanatın toplumsal dinamikleri yansıtması anlamında birbirini tamamlayan bu iki cümleden 12 Eylül’e dair çıkarılabilecek fikirler sanırım uzak değil. Şarkılara, şiirlere, romanlara ve sanatın diğer dallarına yansımasaydı eğer darbeye dair elimizde ne kalırdı, bilemiyorum. Böylesine travmatik bir olayın sanatın herhangi bir formuna dönüştürülmeden nasıl ifade bulacağını da. Edebiyat ise bu formların önde gelen bir parçasıdır diye düşünüyorum. Bu noktada, sözü şairlere bırakmak yerinde olacak. Şair kimliği pek bilinmeyen E. Che Guevara, “Tomas’la Vedalaşma” adlı şiirinin son dizelerinde bu yazının öznesi olan Ahmet Erhan’a sesleniyor sanki: “İşte o zaman, dört duvar arasında, solgun şair/ evrenin şarkıcısı olacaksın/ ve sen bahtı kara, ince ruhlu, hasta şair/ halkın güçlü şairi olacaksın.” (Guevara, 2005, s. 25)
‘ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE’DE 12 EYLÜL’LE BAĞDAŞAN EVRENSEL İMGELEM
1980 sonrası Türk şiirinin önemli isimlerinden olan Ahmet Erhan’ın 1981’de yayınlanan kitabı “Alacakaranlıktaki Ülke”, söz konusu tarihten de anlaşılacağı üzere darbenin hemen öncesinin ve sonrasının şairdeki yankılarından oluşur. Dört bölümden meydana gelen eserin ilk kısmı kitapla aynı adı taşır ve bu bölüm on altı parçaya ayrılmıştır. Bu durum, incelememiz açısından önemli zira Erhan’ın eserine yaptığı başlangıç hem diğer bölümleri kapsaması hem de onlara biçim ve içerik bağlamında kapı aralaması bağlamında dikkat çekicidir.
“Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay/ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede/ Suskun ve boynu bükük yalnızlığında sokağın.” (Erhan, 2023, s.17) dizeleriyle açar şair “Alacakaranlıktaki Ülke”sinin kapılarını. Özneyi evrenselde eriten ve evrenseli öznenin eşiğine getiren imge dünyasına ayak basmış oluruz böylece. Kitabının henüz girişinde nesneyi ve mekânı karanlığına ortak eden Erhan, ilerleyen sayfalarda daha iyi kavrayacağımız üzere döneminin ve kendisinin eş zamanlı ilerleyen güncelini bu iki kavramla kaynaştırmakta. Bu kaynaşmanın sonucunda bölümün ilk altı dizesindeki gölgenin sonraki her sözcüğe düştüğünü görürüz. 12 Eylül’ün ‘kapı sürgülerinden oyuncaklara’ kadar vuran gölgesidir bu. Ahmet Erhan, 1980 darbesi gibi bir kırılmanın bireyin kendi zihni ve duygulanımı ne durumdaysa bunları gözünün iliştiği, elinin değdiği her şeye yansıttığının elbette farkında. Bu farkındalık, şair duyarlılığıyla birleşince, doğal olarak, şiirin biçimine ve içeriğine sirayet etmekte. Eserde ilerledikçe daha sık karşılaşacağımız dize kırılmaları, vurucu tekrarlar ve anlamın dizelerle sınırlandırılmadan metaforlar aracılığıyla bütüne yayılması ilk bölümün biçime dair göze çarpan niteliklerinden. Diğer yandan, Erhan’ın her ne kadar öncesiyle birlikte 12 Eylül karanlığını ele alsa da işlediği atmosferin geçerliliğini pek de yitirmediğini belirtmek gerek. Onun eseri, bir dönem şiiri olarak alınabilir elbette fakat bana göre bu şiirlerin tılsımı günümüzde de yitmiş değil. “Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım (…) Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…” (s.18) ifadelerinin ardından gelen ikinci bölümde gecenin ve gündüzün belirginliğini yitirdiği, şiddetin ve tekinsizliğin kol gezdiği sokaklarda yağan yağmurun, yaprakları koparılan takvimin ve ansızın yiten arkadaşların birbirine karıştığı bir ağıda dönüşüyor Erhan’ın sesi.
Yirmili yaşlarının başındaki bir şairin etrafında cereyan eden kaosu şiirinin imbiğinden süzerek bulduğu bir öz diyebiliriz “Alacakaranlıktaki Ülke”ye. Bu özün kaynaklarından birininse yabancılaşma kavramı olduğunu söylemek gerekiyor. 12 Eylül ve o sürece giden dönem Türkiye’sinin en yaygın propagandasının anti-kolektivite olduğunu hesaba katınca Erhan’ın şiirindeki korkuya, yalnızlaşmaya, içe kapanmaya ilişkin vurgular döneme dair önemli ipuçlarına dönüşüyor. “Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?/ Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam/ Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?” (s.20) dizeleri paralize olan beden ve ülkenin bir olma durumunu yansıtıyor diyebiliriz. Ek olarak bu dizelerin üstünde yer alan, “Kahvede oturmuş kitap okuyordum/ Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu” (s.20) ifadeleri her ne kadar sıradan bir ortam tasviri gibi görünse de şairin mekânı darbenin karanlığıyla koşutlaştırıp yabancılaşmayı buradaki tekinsizlik üstünden yansıtması olarak okunabilir. Nitekim bu dizelerin ardından silah sesleri duyulacak, ‘baştaki kanlı sargı’ sızlayıp duracaktır. Gelmek üzere olan ve nihayetinde gelen darbe, yalnız birinci tekilin başına değil, milyonların vücuduna sarılmıştır. Sonraki parçada, bu kanlı sargının kefene dönüşmesiyle “Alacakaranlıktaki Ülke”de kullanılan imgelerin yönü iyiden iyiye evrensele evrilir… “Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor/ Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.” (s.21) ifadesiyle birlikte Ahmet Erhan’ın bu bölümdeki şiirlerinin tamamına yakınının girişinde ‘akşam, gece, ay, gece yarısı’ gibi sözcükleri sık sık kullandığına tanık oluyoruz. Şairin dönem Türkiye’sinin sosyopolitik ortamını şiirin bu evrensel imgeleriyle yansıtmaya çalışması dikkate değer bir durum. Bu imgelerin takipçisiyse “acı” ve “ölüm”. Birbirlerinin sebep ve sonucuna dönüşen, darbe zamanlarını belki de en net anlatan sözcükler bunlar. Antik çağlardan başlayıp modern şiire kadar gelen ve ona büyük ölçüde yön veren şairlerin tipik imgelerinin Erhan’ın şiirinde çok sık duyulması da yadırganmıyor bu yüzden. Coleridge, Wordsworth, Novalis, Rimbaud gibi nice isimden aşina olduğumuz bu atmosferin 12 Eylül’ü anlatan gencecik bir şairin dizelerinde eğreti durmaması önemli. “Yirmi beş yaşından sonra da şiir yazabilmenin şairliğe giden yolda hayati bir dönemeç olduğundan” bahseden T. S. Eliot, bir şairin var olan şiir geleneğinin üstüne bina edeceği kendi sesinin onu poetik olarak yukarı taşıyacağını belirtir (Eliot, 2007). Buradan bakınca, Ahmet Erhan’ın evrensel şiir figürlerini kendi dimağı ve coğrafyasıyla ne denli ustaca harmanladığı anlaşılabilir.
‘Kendi sesinden korkan, sokaklarda ölüm afişleriyle karşılaşan ve evinden her çıkışı bilinmezliğe gebe’ bireyin, “Alacakaranlıktaki Ülke”de yukarıda da değindiğimiz darbeye özgü anti-kolektif emeli tekrar tekrar deşifre ettiği malum. İkinci Dünya Savaşı’dan sağ çıkan gençlerin çocuklarının neredeyse bütün dünyada yarattığı 68 kuşağının yaklaşık on beş yıl içerisinde kaba kuvvetle sindirilmeye çalışılmasının başka bir izahı var mı, emin değilim. İlk bölümün beşinci parçasındaki, “Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz/ Taşlar atıyoruz ara sıra boşluğa/ Uçurum dolacak bir gün ve biz/ Karşıya geçebileceğiz diye…” (s.24) bölümü aynı yerden okunabilir. Çünkü uçuruma atılan taşlar şiirin devamında mezarlığa dönüşür. Burada Erhan, mücadelenin çetinliğini anlatırken umut etmenin de aslında emperyal pazarın tezgâhında satılan bir ürün olduğuna değiniyor gibi geliyor bana. Bantlarda seri üretimde olan, dozu ayarlanamadığında kentli bir iyimserliğe dönüşen bu meyvenin bir yerlerinin ayıklanması gerektiği uyarısı da denilebilir buna. “Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde/ Birdenbire birleşti ülkemde.” (s.26) ifadesiyse Erhan’ın şiirinde daha önce yaptığımız çözümlemelere eklemlenebilecek önemli bir tespite dönüşüyor. Sınıfsal hiyerarşinin derinliğinin aksine herkesin aynı hizada olduğu, darbe zihniyetini ele veren bir söylem bu. ‘Demir ökçe’lerle, namlularla, elektrik ve kerpetenle değil bireyin korkuya sürüklenerek şairin, “Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda” (s.23) dediği yerdeyiz artık. “Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse/ Artık ölebilirim, diyebilirsin.” (s.27) dizesi ise sanatçının “gece” ve “ay” imgeleriyle bahsettiğimiz damarın pıhtısında birleşmekte. Ahmet Erhan şiirinde, ölümler bir diren işlevi görüyor fakat 12 Eylül’ün yaralarından dışarı süzülenin temiz kan olduğu ortada.
‘ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE’DE DOĞANIN TEKİNSİZ TEZAHÜRÜ
“Karanlık, alabildiğine karanlık/ Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…” (s.30) diyor Erhan ve bu söylemini eserinin sonuna dek sürdürüyor. Karanlığa dair imgelerin önceki bölümde evrensel şiirle bağını ortaya koymaya çalıştık. Ancak Erhan’ın şiir dünyasının zenginliği bizi, aynı zamanda doğanın da ayrılmaz bir parçası olan bu imgeler ve eserin devamında çeşitlendiğini fark ettiğimiz diğer doğal unsurlarla ayrı bir başlıkta incelemeye yönlendiriyor.
Ahmet Erhan şiirinde, karanlığı yer yer apaçık, yer yer metaforlara sarılı sözcüklerde buluyoruz. Yasaklanmış-yakılmış kitaplar, gencecik yaşta kaybedilmiş dostlar, silah sesleri, cop gümbürtüleri, prangalar ve evlerin kapısında gezinen ‘sinsi rüzgârlar’… Doğaya dair elementlerin şairler tarafından karanlığı çağrıştırabilecek semboller olarak kullanıldığını biliyoruz. “Alacakaranlıktaki Ülke”nin şairinin duyarlılığı ise 12 Eylül’le birleşince doğanın ince bir sızıya, tekinsiz bir gölgeye dönüştüğünü görüyoruz. “İçinde portakal olan bir kâğıt torba/ Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.” (s.33) ve “Çiçekler ölülerin tabutlarına çelenk olmak için büyür.” (s.33) dizeleri hem evrensel şiirin hem de Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin doğayı kekre olanı hissettirmek için kullanma geleneğine yaslanıyor diyebiliriz. Bunca acı ve ölüm bahsinin ardından Erhan, okuru gülümsetmeyi de bir şekilde başarıp iyimser olasılıklarla karanlık atmosferine küçük molalar vermiyor değil. Bu gülümseme, her ne kadar saf bir mutluluk taşımayacaksa da bunun şairin karanlığın içine açtığı bir iğne deliği olduğunu söylemek gerek. Ülkesinin üstündeki ‘alacakaranlık’ son bulursa deniz kıyılarında portakal satıp oyun olsun diye şiir yazacağını anlatması şairin kısa süreliğine olsa da kurduğu bir alternatif evrene dönüşüyor. Bu gündüz düşünün ardından yoluna kaldığı yerden devam eder ‘alacakaranlık’.
Sürülmemiş ve unutulmuş bir bahçe gibi düşünebiliriz böylece Ahmet Erhan’ın karanlıkta kurduğu doğayı. İmgelerini dikenlerin, ayrık otlarının, sütleğenlerin ve altında ne olduğu kestirilemeyen taşların altına gömdüğünü düşünebiliriz. Elimizde çapayla, tırmıkla gizil güzelliği açığa çıkarmaya çalışırız. Şairin de aşina olduğu Çukurova toprağı gibi pul puldur bu bahçe. Bire beş verir, bire yedi, bire on… Gelgelelim, alacakaranlık hâkimdir işte. “Bunlar, engerekler ve çiyanlardır/ Bunlar, aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır/ Tanı bunları, tanı da büyü.” (Arif, 1998, s.92) şiirindeki gibidir bu bahçe. Böyle olunca da ‘cırcır böceği’, şarkısını keser ve “kapılarının altından bir hüzün şarkısı gibi sızar gece” (s.38).
‘ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE’DE ÖLÜM
Ahmet Erhan, “Alacakaranlıktaki Ülke”nin aynı adlı ilk bölümünden sonra tema anlamında devam bölümü sayabileceğimiz “Bugün de Ölmedim Anne”yle sürüyor 12 Eylül’ün izini. Bölümün ilk şiirinin yine geceyle açılması, rüzgârın ürkütücü bir hal alması ve ayın dalında unutulmuş bir portakala benzemesi yukarıda bahsettiğimiz “doğa” meselesine eklemlenebilir. Fakat bu bölümün ilk bölümden çok da görünür olmayan farkının, ilkinde ülkeyle ilgili oluşturulan atmosferin burada biraz daha birinci tekile yönelmesi olduğu söylenebilir. Sanatçı, kurduğu yapıyı Camus’nun sözüyle açıldığını gördüğümüz üçüncü bölümde 12 Eylül’ün özne üstünde oluşturduğu varoluşsal krizlere odaklanarak inşa etmeye devam edecektir.
“Anlatmak istiyorum, bağırmak istiyorum/ Ülkemin üstünde yürüyen geceyi/ Hayat hiç bu kadar güzel olmadı/ Ölüm böylesine gerekli…” (s.46) dizeleri “Bugün de Ölmedim Anne” şiirine bağlanırken Erhan’ın yaşadığı dönemin suskun bir tanığı olmakla kalmayıp bu tanıklığı şiddetli bir şekilde dile getirmek istediğini görüyoruz. Bu durumla ilgili Eliot: “Aslında şiirde bir kelimenin, bir dil ve medeniyetin bütün tarihine ışık tuttuğu imtiyazlı anlar vardır.” diyor (Eliot, 2007, s.130). Evet, bir medeniyet tarihi değil belki ama Erhan ışığını, “Alacakaranlıktaki Ülke”siyle yaşadığı coğrafyanın en büyük tarihsel kırılmalarından birine tutuyor. Dört dörtlükten oluşan, kafiye yapısı, ritmi ve tekrarıyla halk şiirine yaslanan “Bugün de Ölmedim Anne”, dönemin psikolojisini belki de en çıplak yansıtan şiirlerden. Şiirde kendini sürekli tekrar eden ölüm, yok etmenin sıradanlaştığı, hücrelerde zamanın buharlaştığı toprakların sözcüsü haline gelmekte. “Bugün oturdum ölümü düşündüm/ Yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken.” (s.49) dizeleri, bütün coşkusuyla yaşamak isteyen, rüzgâra, gökyüzüne ve portakal ağaçlarına tutkun bir gencin ağıtı olarak da duyulabilir. Kaldı ki yirminci yüzyılda Türkiye gibi ülkelerde yapılan askerî darbeler hayata ve özgürlüğe inmemiş midir? Böylece, evrensel sanatın bir işlevi daha çıkar karşımıza Ahmet Erhan şiirinde. O, “Alacakaranlıktaki Ülke”de sadece kendi memleketinin değil, yaşamın bastırıldığı diğer coğrafyaların da sözcüsü durumundadır. Erhan’ın şiiri; Şili’de, Venezuela’da, Kongo’da ya da Küba’da yanıtsız kalmayacaktır.
Adnan Özer; Edip Cansever’in Erhan’ın ilk kitabıyla aldığı Behçet Necatigil Ödülü’nün töreninde şaire, “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü…” (s.7) dediğini aktarıyor. Bu soru bize, şairin eserindeki hemen hemen bütün ifadelerin açıldığı kapıyı açıklar nitelikte. Ölüm, Ahmet Erhan şiirinde daha önceki başlıklarda değindiğimiz evrensel temaların, doğaya ilişkin imgelerin dönüp dolaşıp kendini bulduğu eşik olarak beliriyor. Tıpkı 12 Eylül gibi… Yaşama ve insana dair bütün elementlerin, insanı insan yapan düşlerin budandığı bir zamana Erhan şöyle bir parantez açıyor: “Yakası açılmadık düşlerim/ Artık çok geride kaldı.” (s.52) 1980 darbesi gibi toplumsal travmalardan genç nüfusun ne kadar olumsuz etkilendiğini düşünürsek bu ifadenin ne derece karanlık bir yüzleşme olduğu anlaşılabilir. Ardından gelen, “Akşam, çekiyor güneşin önüne/ Yine o kara darabalarını…” (s.55) dizelerinde akşam, güneş ve darabadan kastın ne olduğu açığa çıkar. Işığın solduğu, mürekkebin tükendiği, dostların yitip denizin kaybolduğu ve ‘alacakaranlığın’ iyice koyulaştığı bir yerde şiirlerin ölüme yazılması artık su içmek gibi doğal bir eylem halini alır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi “Alacakaranlıktaki Ülke”nin üçüncü bölümü olan “Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri”, Albert Camus’dan bir alıntıyla başlıyor: “Güneşin kendisi götürdü beni karanlığa; öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu.” (s.68) Bu alıntının bölüm ilerledikçe 12 Eylül’ün içsel bir hesaplaşmasına döndüğünü gördüğümüz şiirlerle ilgili bir sinyal olduğunu fark ediyoruz. Bir röportajında, “kendisinin bireysellik ve toplumsallığın kavşağında durduğunu” söyleyen (Şahan&Erçıktı, 2020) Erhan’ın bu ifadesinin ilk iz düşümlerinden olan bölüm, bir yandan şairin şiirindeki ilerleyişi bir yandan da onun 12 Eylül’e dair algısının dönüşümünü belgeliyor diyebiliriz. ‘Ölüm’ü derine iten ve açılan boşluğa daha girift imgeler bırakan Erhan’ın uçurum’a başlarken, “Aklımda kayalar kopuyor…” (s.69) demesi bu yönden okunabilir. Dönemin sarsıntısını bu şekilde aktarırken önünde durduğu uçurumun çiçeğe dönme ihtimalini sorgulayan Erhan, darbenin çıkmaza soktuğu hayatında bir çıkış aradığını belli eder. “Çözemediğim bir şeyler var hayatımda/ Sualtı taşları gibi derinlerde bekleyen.” (s.71) dizeleriyle şiirine bilincinin bulanıklığını yansıtan şair, konuyu yine ölüme ve alacakaranlığa getirmekten çekinmez. “Ölüm tutar köşebaşlarını” (s.73) söylemi hiç şüphe yok ki Erhan’ın eserinin temelini oluşturan temanın yanında buna ön ayak olan 12 Eylül tanıklığının da yankısıdır. “Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği” (s.76) ifadesiyse sanatçının şiirinde görüntünün düşünce ve hisse dönüştüğü bir diğer noktadır. Ve yine aynı sözcüğü çağırır: ölümü. Çünkü ona göre, “ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke” (s.80).
SONUÇ YA DA ‘MİLATTAN ÖNCEKİ ŞİİRLER’
“Alacakaranlıktaki Ülke”nin dördüncü ve son bölümü olan “Milattan Önceki Şiirler”, 12 Eylül’ün ilk bölümden itibaren ifade etmeye çalıştığımız etkilerinin netleştiği, daha önceki üç bölümün öne çıkan taraflarının tek potada eritildiği ve “Alacakaranlıktaki Ülke”nin de şairinin de deyim yerindeyse ‘karaya oturduğu’ yer olarak görülebilir. Ahmet Erhan söz konusu karaya oturma durumunu, “Artık her şey bitti” (s.87) cümlesini sürekli tekrarlayarak çaresiz bir kabullenişle döküyor sözcüklere. Bu cümlenin yanında beliren bölümler, kendi başlarına okunduklarında da şiirin örüntüsü bozulmuyor. Böylece şair, hem iç hem de dış ses olarak yankılanabilecek bir yapı kurarken ana cümleden kopsa da manası sabit modüler bir biçim oluşturuyor. “(…) Geceleri sokağa çıkma/ yorganına sıkıca sarın/ yüzüme öyle bakma/ yat, uyu adamım.” (s.87) ve “Dinleme sokakları/ korku devriye geziyor/ yaktın mı kitapları?/ sokağa çıkma yasağı başlıyor.” (s.87) dizelerinin her birinin önünde “Artık her şey bitti” ifadesi var. Çünkü tankların devriyesi başlamış, bekçi düdükleri çalınmış ve kopuş başlamıştır artık.
Bölümün devamında, eserin sonuna dek sürecek olan ve on iki parçadan oluşan “Milattan Önceki Şiirler”i görürüz. Burada, Ahmet Erhan’ı kendi düşünsel koordinatlarını anlatırken buluruz. “Her şey bir acının bilincine varmakla başladı.” (s.89) diye başlayan bu uzun şiir, “Her şey, beni saran bu dünyada bir yangın çıkmasıyla başladı.” (s.90) cümlesiyle devam eder. Dünyanın soluğunu yüreğinde hisseden, gezegenin ve ülkesinin yangınını ‘atlas’ gibi yüklendiğini gördüğümüz şair pişman ya da huzursuz değildir bu durumdan. “Oldu ne olduysa…” (s.90) diyerek hem kendi iradesinin sınırlarını belirler hem de alacakaranlığına karşı beliren umarsızlığını imler. Darbe vurulmuş ve bilinç paralize olmuştur. Öyle ki “Sıfırdan ötesini aklım almıyor.” (s.94) ifadesini kullanır şair. Bu öte onun, “Bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine/ (…)/ Kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.” (s.96) dediği yerdir. “Alacakaranlıktaki Ülke”nin sonunda kendisinin de söylediği gibi, Akdeniz’dir.
Ahmet Erhan’ın ilk şiir kitabı “Alacakaranlıktaki Ülke”yi şairin 12 Eylül tanıklığında incelediğimiz bu yazıya, onun üstünde durduğumuz evrensel niteliğini kendi devrim şarkılarında yaşatmış olan Şilili ozan Victor Jara’nın dizeleriyle son verebiliriz. 1973’te General Pinochet yönetimindeki darbe sonrası maruz kaldığı işkence sebebiyle hayatını yitiren Jara’nın ölümünden hemen önce kaleme aldığı şiir, darbelerin coğrafyasının değişse de ozanların sesinin değişmediğini kanıtlar nitelikte:
“Ne zor şarkı söylemek/ Dehşetin şarkısını söylemek zorunda kalınca./ Yaşadığım dehşetin/ Ölmeye durduğum dehşetin./ Görmek kendimi bunca insanın ve/ bunca sonsuzluk anının arasında/ Sessizlik ve çığlıkların/ Şarkımın sonunu getirdiği.” (Jara, 2010, s.288)
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
– Arif, A. (1998). Hasretinden Prangalar Eskittim. Cem Yayınevi: İstanbul
– Çelik, N. (1987). Müebbet Türküsü. Alan Yayıncılık: İstanbul.
– Eliot, S. T. (2007). Edebiyat Üzerine Düşünceler. Paradigma Yayıncılık: İstanbul.
– Erhan, A. (2023). Burada Gömülüdür. Kırmızı Kedi Yayınevi: İstanbul.
– F- ischer, E. (2023). Sanatın Gerekliliği. Sözcükler Yayınları: İstanbul.
– Goldmann, L. (1998). Diyalektik Araştırmalar. Toplumsal Dönüşüm Yayınları: İstanbul.
– Guevara, C. E. (2005). Şiirler. Yar Yayınları: İstanbul.
– Jara, J. (2010). Yarım Kalan Şarkı. Versus Kitap: İstanbul.
– Şahan, K. & Erçıktı, C. (2020). Evle Sokak Arasında Ölümün Eşiğinde Bir Şair: Ahmet Erhan. Söylem Filoloji Dergisi, 5(1), 63-77.

