EDEBİYATTA 12 EYLÜL 

VEDAT TÜRKALİ’NİN “MAVİ KARANLIK” ROMANINDA 12 EYLÜL’ÜN AYAK SESLERİ


Demokrasinin tatbik edilmesini isteyen toplumlar için askeri müdahaleler birer baskı unsuru olmuştur. Sosyal ve siyasal olaylar günlük yaşamın yanı sıra o dönemde üretilen kültür, sanat, hatta spor faaliyetlerine de etki edebilmektedir. Çünkü siyaset insan yaşamını şekillendiren başat unsurlardan biridir. Olağanüstü hal, sıkıyönetim, sokağa çıkma yasakları, tutuklama ve idam haberleri arasında ayakta kalmaya çalışan halkın edebiyatı da bundan etkilenecektir kuşkusuz. Vedat Türkali her eserinde bu etkilere yer veren bir yazar olmuştur.

Vedat Türkali, ikinci romanı olan “Mavi Karanlık”ı, 1982’nin yazında, Bodrum’da, darbenin üzerinden 2 sene geçmiş ve askeri yönetim devam ederken kaleme almıştır. 12 Eylül’ün Türkiye tarihindeki izleri geniş bir zaman dilimini kapsadığından kitabın yazıldığı süreç, darbenin ilk zamanları olarak değerlendirilebilir.

Kitabın ismi aldatıcı bir karanlığı vurgulamak ister gibi “mavi” olarak nitelendirilmiştir. Mavi; huzur veren, doğayı ve denizi anımsatan bir renktir. Karanlık ise çoğu kez kötüyü, bilinmezi, acıyı, kederi ya da ölümü çağrıştırır. Yazar, bir karanlığın anlatısını yapacağını ve bu maviyle harmanlanmış karanlığın göründüğü gibi olmadığını vurgulamak istemiştir. Romanın ana mekânı olan Bodrum maviyi, ülkenin içinde bulunduğu durum ise karanlığı temsil etmektedir.

Romanın ana hatlarını, Nergis’in, telefonla ve fakülteye bırakılan notlarla ölüm tehditleri alan sevgilisi Korhan’ı korumak için Bodrum’a getirmesi ve orada eski sevilisi Özgür’le karşılaşması oluşturmaktadır.  İlk bakışta aşk üçgeni gibi görünen olay örgüsünün alt metninde ülkenin içinde bulunduğu kaos ve bu kaosun şahıs ve olaylar üzerindeki tesiri anlatılmaktadır. Zaman 70’li yılların ikinci yarısıdır. Bunu Profesör Yalçın Sanalan’ın vurulmasına değinilen kısımdan çıkarabiliriz. Gerçekte 1977’nin Aralık ayında yaşanan bu hadise romanda anlatılmak istenen atmosfer ve zaman hakkında bilgiler vermektedir.

“Nereye, Paris’e mi gitmeli? Daha neler. Bir yere gitmez bu adam. Burada ne kadar durur! Profesör Yalçın Sanalan’ı vurduklarında bir korku dalgası kapladı her yanı…” (s.144)

Hacettepe Üniversitesinde akademisyen olan bir şahsın evinde vurulması, gerçekle kurmaca arasında bir geçişle karakterimiz Korhan’ın içinde bulunduğu tehdit ve tehlikenin de boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Korhan, Hacettepe’de fizik bölümünde öğretim görevlisidir. Rizeli bir köy öğretmeninin çocuğudur. Girdiği bütün devlet sınavlarını kazanmış, zeki, işine tutkuyla bağlı, halktan biri olarak resmedilmiştir. Söylemlerinden sol görüşlü bir aydın olduğu anlaşılmaktadır. “Cepheden kaçmış gibiyim. Onların istediği de bırakıp kaçmamız.” (s.22) ifadesiyle Nergis’in onu ölüm tehditlerinden korumak için Bodrum’a getirmesinden memnun olmadığını anlayabiliriz. Bodrum atmosferinde resmedilen kişilerden farklıdır. Vedat Türkali, daha ilk sayfalardan Korhan’ın diğerleri gibi olmadığını okuyucuya hissettirir:

“Kahkahalar patladı birden. Gülüşmeler sürüp gidiyordu. İkinci kez duyuyordu Nergis; pek gülmedi. Korhan da gülümsedi sadece. Nergis eğildi Korhan’a:

– Şunların kaçının umurunda memleket, dedi.

Ses çıkarmadı Korhan, biraz sonra mırıldandı:

– Umursayanın işi ne burada?” (s.25)

Romanın ilk kırılma noktası Özgür’ün tutuklanması olmuştur. Çünkü Özgür, politik bir kimliği olmayan, bencil ve duyarsız bir ressam olarak tasvir edilmiştir. Ortaya koyduğu eserlerini Korhan, sanatın süslemeci yanı olarak nitelendirmiştir. Özgür ve Korhan arasında sanat üzerine yapılan sohbet ikisinin de karakterleri üzerine ipuçları barındırmaktır. Korhan’a göre sanat içinde bulunulan dönemin sorunlarına da yer verebilmeli, insanı savunabilmelidir. Özgür ise kendini “Sanatçıyım ben, avukat değil.” (s.94) ifadesiyle savunmuştur. Ona göre mavi kentte oturup nasırlı el çizilmez. “Sanat, sanat için mi yoksa toplum için midir?” sorunsalını anımsatan bu sohbette Özgür, dönemin kargaşa ortamında suya sabuna dokunmayıp güzel bulduğunu resmeden bir sanatçıdır. Tutuklanması, ülkenin içinde olduğu kaosun oraya da sıçradığını göstermektedir. Tutuklanmasına karşı herkesin kayıtsız kalması da –onun savunduğunun aksine– orada direnç gösterecek kimselerin olmadığının göstergesidir.

Özgür’ün gelişimini tutuklanmadan önce ve tutuklandıktan sonraki haliyle ele almak gerekir. Çünkü hapiste gördüğü işkence sağlık sorunlarıyla beraber ruhunda da derin yaralar açmıştır. Tutuklanmadan önce bireysel hazları için yaşayan, uçarı bir karakter olan Özgür geri döndüğünde yaşam enerjisi olmayan birine dönüşmüştür. Fiziksel ağrıları zamanla iyileşse de ruhundaki izler kolay kolay silinememiştir. Yeniden resim yapma isteğiyle eline fırçasını aldığında ona işkence yapanın yüzünü çizmek istemiştir. Bu resim ruhundaki yaraları iyileştirme çabası ya da ona yaşatılanların dışı vurumu olarak düşünülebilir. 

Buhranlı bir dönemi anlatırken bir yazarın kişi sayısını fazla tutması; o dönemin içindeki birçok fikre, değişik ideoloji ve insan tipine temsil hakkı tanıyacağının göstergesi olabilmektedir. “Mavi Karanlık” bu bağlamda değerlendirildiğinde her diyalogda ve her karakterde farklı muhtevalara yer vermektedir. Karakterlerin konuşmasının alt metnine anlatmak istenen bir olay ve olgu yerleştirilmiştir. Nergis’in babası Muhtar Bey ve onun çevresi resmedilirken yazar, büyük burjuvaların da romanda yer edinmesini istemiştir. Malik Bey ve eşi Nazan Hanım üzerinden yapılan bu anlatı o dönemin mafyatik çıkar ilişkilerini temsil etmesi bakımından önemlidir. Siyaset, sermaye, rant ilişkilerinin iç içe geçtiğini gösteren Haberci ve Nergis arasında geçen bir diyalog şu şekildedir:

“– Muhtar Bey tekneyi çıkarmak için bir şeyler yemeye katlanacak Nergisciğim; bağışla…

Doğru söylüyor belki de. Öyleyse bu Malik, pek de öyle bağımlı, Haberci’nin dediği gibi uluyan kurtların güdümüne girmiş bir kişi değildir. Yoksa babam…

– Babanıza benim de sevgim, saygım var, benim güzel kardeşim. Ben haberciyim. Doğru bilmediğim şeyi söylemem. Bu Malik Bey, yanındaki Recai Bey, yüz elli milyonluk AKİTAŞ Yapı Ortaklığı’nın en büyük üç ortağından ikisi. Malik Bey başlarında… Öteki ortak Ankara’da…

Vay canına, o herif mi? Böyle bir şeyi duymuştum galiba.

– Evet, o herif, Nergisciğim. Asıl önemlisi de, bu Malik’in ağbisi de iki dönemdir (…)’den seçilen ünlü politikacı, yörenin toprak ağası, kurtların tutkulu yanlısı Abdülhalik Bey… Duymuşsunuzdur. Abdülhalik Bezmez. Malik Bezmez. Muğla Bölgesi’ni bize bırakın demedi mi? Onlar da bırakmadılar mı?

Her içtiği yudumda biraz daha açılıyor gibiydi Haberci.

– Malik Bey babacandır, diye gülüyor.

Bir yudum daha aldı rakısından.

– Herkesin oyunu başka biçim, dedi. Figüranlar da gerekli. Sonunda asıl kazanacaklar da gişeye gelip paracıklarını sayan gariban kişiler. Sen, ben…

(…)

Demek bütün bu kıyıları… İşte bu canavarlar bölüşüyor.” (s.132-133)

Yazar; her konuşmada komünistlerin susturulması gerektiğini, susmazlarsa öldürülmesi gerektiğini söyleyen bu büyük burjuva sermayedarlarının kasalarını daha fazla doldurabilmek için neler yapabileceğini, kendi aralarındaki güç savaşlarını, ülkenin değil, kendi menfaatlerini ön planda tuttuklarını göstermek istemiştir. Nazan Hanım’ın komünistleri görünce midesinin bulandığını söylemesi üzerine Korhan’la arasında geçen diyalog bu zengin sınıfın hangi yollarla yükseldiğini göstermesi açısından çarpıcı olmuştur:

“– Biliyorsunuz devrim yaptılar Rusya’da, soyluları, kentsoyluları kaçırdılar ülkelerinden…

(…)

– O yüzden, kaç soyu bozuk, aşağılık, katil motorcu altın babası oldu, dedi. Kaçmak için teknelerine sığınan nice zavallıyı öldürüp Karadeniz’e attılar; teknelerle altın çaldılar…

(…)

– Bir sürü görgüsüz zengin türedi başımıza, dedi… Hak ederek kazanmaya alışamamış dangalak sürüsü… Duymuşsunuzdur bunları… Bir sürü kafasız, hırsız…

Nazan dikeldi birden.

– Hayır, hiç duymadım, dedi. Nereden duyacağım? Aslı astarı olmayan komünist yalanları belli bunlar da…

Korhan aldırmadan güldü gene.

– Yok canım, dedi. Size de kuruntu basmış! Ne komünisti, bunları ben emicelerimden duydum.” (s.132-133)

Romanın arka kapağında zaman, mekân ve kişilere değinilmiştir. Kişiler olarak aydınlarla ilgili bir anlatı olduğuna vurgu yapılmıştır. “Aydın insan” ifadesi üzerinde durmak gerekirse Vedat Türkali’nin profilini çizmeye çalıştığı aydın nasıl bir aydındır? Aydın kime denir? Yazar, bunun üzerine biraz durup düşünmeye doğru bizi sürüklemektedir. Bodrum atmosferinden bıkmış ve laboratuvar çalışmalarını özleyen Korhan’ın Nergis’le yaptığı uzun konuşmada geçen “Alkol salamurasına yatmış bir sürü beyin” (s.167) ifadesi aslında durumu özetler niteliktedir. Kentli, tahsilli, kültür-sanat ortamının içinden gelen bu topluluk bir uyuşukluk hali içindedir. Denize girip, içki içip cinsel tatminden başka icraatlarının olmayışı Korhan gibi gayeleri olan bir bilim adamına anlamsız gelmektedir. Ait olmadığı bir yerde, kendine yakın bulamadığı insanların arasında olmaktan bıkmış ve artık çıkar bir yol bulmak zorunda hissetmektedir kendini. Üreten, araştıran, sorgulayan bir bilim insanının yanında; üretmeyen bireysel hazları ve menfaatleri için yaşayan, bunalımları ve tartışmaları eksik olmayan bu topluluğun resmedilmesi “aydın insan” tanımını bize yeniden sorgulatmaktadır. Nergis’in bilinç akışından aktarılan ifadeler ortamın genel hatlarını göstermektedir:

“Tabaklarla, içki şişeleriyle donanmış masalardaki, arkeolog, gazeteci, yazar, öğretmen, doktor, mimar, hukukçu, radyocu, televizyoncu, büyük kentler sosyetelerinden kadınlı erkekli bilinen yüzler; taş duvarlarla gerili ağlar arasında pina, ıstakoz, böcek pavurya kabukları, kocaman iki kırlangıç balığı iskeleti, duvarda ayı, geyik postları, köşelerde, duvar diplerinde yapay anforalar, tepede sallanan birkaç gemici feneri, biraz ötede yakamozlarıyla, tahta iskeleye bağlı bir iki teknenin kımıltısıyla varlığını kanıtlama çabasında, karanlığa batmış deniz, türkülü, kahkahalı, gülücüklü, konuşmalı, alkol kokulu, sigara dumanlı bir ortaklıkta karman çorman. En iyisi görmeden aralarına karışmak! (…) Yaşam böyle… Bütün bu karılar, herifler niye toplanıyorlar? Uyutup bu cümbüşte birbirlerinin bir şeylerini kapmak için…” (s.36)

Romanın bir diğer kırılma noktası Korhan’ın ölümü olmuştur. Televizyondan olağan bir haber şeklinde verilen bu ölüm haberi o dönemin kaosunu örnekler niteliktedir. Ölüm haberini aldıktan sonra sarsılan Nergis’in zihninden geçenler Korhan’ın herkesten nasıl farklı olduğunu ortaya koymaktadır. İçinde oldukları ortamın kayıtsızlığı, aydın kesimle ülkenin içinde bulunduğu durum arasındaki mesafeyi satır aralarından hissederiz:

“(…) Burada ne işimiz var bizim? İşte kapanmış meyhane, çıkıyorlar. Özgürlüklerine saygılı olacağız bunların. Çarpılırız yoksa! Mutsuzlukları mutluluğa döndürür bunların özgürlükleri!.. Buraya sığınıp canlarını da kurtardılar. Kafayı tam bulmuşlar, özgür özgür nasıl da sallanıyorlar gece yarısı, yağmurlu sokakta. Bir büyük şişe diyor, üç de duble… He he he… Hadi bir de işeyin şu sokağa, özgürlüğünüz tam olsun! Korhan yok artık. Bunlar yaşayıp gidecek. Domuz bir burjuva bencilliğinde kıçlarını dönmüşler. Ağır suçlamak, sövüp saymak, saldırmak geliyordu içinden. Bulantıyla durduğunu anımsıyordu sokağın başında. Şu ilerde gidenler var ya, sallana gülüşe… Birden görülen İbraam’ı anımsıyordu, sokağın alacasında bile kıpkırmızı gözleri. Benim evden geliyormuş İbraamcık. Televizyonda diyor korka korka… Ben de gördüm, İbraam. Bunlar var ya İbraam; bu hani Korhan demişti ki bir gün… Nerden bileceksin sen? Beni de o kurtardı bunlardan. Gerçekleri bir bir gösterdi bana. Kalın kafalıyım ben. Çok güç anladım. Onun için vurdular onu. Ben neydim ki o olmasa? Çürüyüp kalmıştım bu heriflerin arasında… Para babalarının barmeni, şu ilerici, vurguncu mimarın… Cicili boyalara sığınmış şu kaçak ressamın… Ortalık kararmaya yüz tuttu mu içinin karanlığı dışına vuran devrimci eleştirmen bozuntusu şu dangalağın. Sokağın ötesinden sesi geliyor, bak!. Havlar gibi gülüşü geliyor. He he he… Ben tek başıma iki büyük şişe… Şu sanatçı oyuncu diye…” (s.348)

Vedat Türkali, “Mavi Karanlık”ta şahıslar üzerinden 12 Eylül’e giden sürecin bir panoramasını çizmeye çalışmıştır. Bu panoramayı toplumsal hareketliliğin yoğun olduğu büyük şehirlerden değil de küçük bir kıyı kentinden aksettirmiştir. Gündemin daha yavaş ilerlediği bu küçük tatil yöresi de kötü gidişattan etkilenecektir. Bir sığınak olarak hayal edilen Bodrum’un ülkeden bağımsız düşünülemeyeceği romanın çeşitli yerlerinde vurgulanmıştır:

“– Ben sanmıyorum, dedi Korhan aynı sessiz bakışla. Dışarda varsa er geç buraya da gelir kara köpekler. Bir süre gelmeseler de, dışarda olmaları kaygılandırmaz mı? Bize ne, diyeceğimiz bir yer mi dışarı dediğin?” (s.63)

“(…) Bugün değilseler bir gün buraya, buralara da gelecekler…” (s.124)

“– Gerçekten öğretmen denecek kim varsa yolcu bu yıl. Listeler hazırlanmış. Öğretmenlere böylesi kıyım gelmemişti bugüne dek… Karanlığı indirecekler kente. Şöyle bir köşede iki kadeh içtiğimiz günleri arayacağız demek… Doğrusunuz, Korhan Bey, burası Türkiye’den ayrı değil… Değil ama…” (s.143)

“(…) Buraya da gelecekler. Geldiler bile. Bu bahçede gelip vurabilirler Korhan’ı. (…)” (s.144)

“(…) Öyle ya; hep kaçıp buralara sığınacak herkes. Görmedin mi? O da olmuyor işte… Ayaklarını sürütüyor adam. Gövde hastaysa her yer sancıyor.” (s.212)

Bodrum’a saklanmak için gelen bir diğer kişi de Nergis’in kolejden arkadaşı Banu’dur. Tanınmamak için adını Filiz olarak değiştiren Banu, daha önce tutuklanmıştır. Salıverildikten sonra aynı fraksiyona katıldığı erkek arkadaşının izini arayan polis onu tekrar aramaktadır. Nergis’ten yardım isteyen Banu’nun sonu da trajik olmuştur. Aynı otelde kaldığı Muhtar Bey, onu görür ve içkinin de etkisiyle olay çıkartır. Kimliğini açık eder. Aynı otelde gizli poliste çalışan İrfan Serhan da kalmaktadır. Banu yakalandıktan sonra emniyette yüksek bir kattan atlayarak öldüğü haberi gelir. Nergis bunları öğrendikten sonra babası ile görüşmeyi keser.

Yazarın kaleme aldığı kişiler o dönemin karanlığını bize kanıtlayacak serüvenlere sahiptir. Bu karanlık her yere sirayet etmekte ve önünde sonunda herkese ulaşmaktadır. Farklı saflarda, farklı yaşam ve düşünüş şekillerine sahip olsalar da herkes bu tehlikeden nasibini almıştır. Örneğin İrfan Serhan karakteri baskı ve korkunun sembolü olmuştur. Özgür tutuklandığında ona işkence yapan da kendisidir. İşkencelerden tükenmiş bir halde gelen Özgür’ün iyileşme sürecinde çizmeye çalıştığı yüz, İrfan Serhan’ın yüzüdür. Nergis ve Özgür tekneyle açıldıkları bir gün ıssız bir koyda İrfan Serhan’ı tek başına görür, Özgür onu oracıkta öldürür. Cesedi günler sonra akıntının sürüklediği yerde bulunur. Haberci ve Nergis’in arasında geçen diyalog etrafına korku salan birinin bile bu kaos ortamında ne kadar önemsiz olduğunu göstermektedir:

“Yüreği duracak gibiydi. Yeni bir tuval geren Özgür’ün sinirli devinimlerle yan yan baktığını görünce daha da arttı çarpıntısı. Haberci, gözlerini Nergis’ten ayırmadan,

– Bana sorarsan, öldürüldü İrfan Serhan, dedi. Buz gibi bir sessizlik kapladı avluyu. Soramıyordu Nergis. Biliyor bu. Her şeyi biliyor. Kaza haberi oyundu demek. Şimdi… Gene aldı Haberci,

– Harcadılar herifi, dedi. Adım adım izleniyordu burada. Yabancılarla ilişkiler, bağlantılar peşindeymiş. Tatile gelmiş de, dinleniyormuş!.. Yerler mi?

Yavaşça bir soluk aldı Nergis.

– Harcayanlar kim?

Daha da anlamlı, bildikleriyle güvenli bir gülümseme dolaştı Haberci’nin dudaklarında,

– Sen de beni, bütün gizleri eli altında tutan biri sanıyorsun abla, dedi. Ne bileyim?

Gülümseme dağıldı yüzünde, ekledi yavaşça,

– Bilirsin, severler, kullanırlar köpeği; her işi gördürürler sırasında, kudurdu mu öldürürler!.. Hadi eyvallah!.. Rahmi Ağbem gelmiş, Fatoş Ablama yalvarıp duruyor yeniden evlenelim diye! Bir rakısını içeyim.

Gülerek çıktı. Yarın da Ankara’ya gidiyormuş, bir isteğimiz var mı? Yok. Haberci’nin yorumunu başka kimseden duymadılar. Yaygın söylenti kazaydı. Oku kasığına mı, baldırına mı ne saplamış, acemi herif… Ölüm, öldürme, öylesine kanıksanmış olaylardı ki gazetelerde, radyoda, televizyonda, Ankaralı bir avukatı balıkların nasıl yediği kimin umurundaydı? Korhan bile unutuldu…” (s.389- 390)

Yazarın yerel bir ağızla konuşturduğu köylü ve işçi İbraam karakteri bütün bu karmaşanın içinde en net ifade bulan kişidir. İbraam okumamış olsa da çevresindeki öğrencilerden ve Korhan’dan öğrendikleriyle burjuvaların hoşlanmadığı birine dönüşmüştür. İstanbul’daki bir fabrikada çalışmak için akrabasından beklediği haber sonunda gelir. Özgür ve Nergis’in kitabın sonunda İstanbul’a, beli çatlak tekneyle, deniz yoluyla gitmeye hazırlandıkları yolculukta onlara eşlik edeceğini söylemesine rağmen bu tehlikeli yolculuktan vazgeçer. Nergis isimli teknenin hasarlı bir şekilde çıkacağı bu yolculuk içindekilerin sonu olacaktır. Çevresindekilerin içinde olduğu bunalım ve uyuşukluk hali İbraam’ı etkilememektedir.

“– Gözlep durdular seni be İbraam. İstanbul’a gitmeecen mi?

Sinsice bir alayla söylenen söze anlamamış gibi baktı İbraam,

– Yoo, gidecem, dedi. Fabrikada be’lepdurular. Birazdan otobüsnen gidecem…

Elinde tuttuğu biletini gösterdi.

– Enayi miyim, işi Allah’a bırakayım? Dosdoğru yol varken…

Mehmet Kaptan’la Aliko biri alıp öteki vererek başlamışlardı hemen,

– Doğru depduru… Beli ça’lak de ’neyle açık deniz, Sisam’ın dar boğazını tutacaklar… Boğazda akıntısı, anaforu… Bir de bora patladı mı… Diyelim geçtiler Darboğaz’ı… Menderes Bataklığı’nı da atlattı. Çeşme’ye varmadan Mersincik Topukları… Serpmekaya… Ardından Karaburun… Diyelim onu da geçtiler… İzmir Körfezi… Çandarlı Körfezi… Yıldızı, karayeli… Diyelim onu da geçtiler…” (s.400)

Vedat Türkali, 12 Eylül’e hâkim olan karanlığı çeşitli şahıslar üzerinden okuyucuya sunmuştur. Her kesimden insanı bu anlatıya dâhil ederek farklı perspektifleri aynı potada eritmeyi başarmıştır. Kim olursa olsun, zengin, fakir, işçi, aydın, sanatçı, fark etmez ülkenin içine düştüğü karanlık bir gün gelip hepsinin hayatını bir noktada etkileyecektir. Bütün bu resmin içinde İbraam en berrak olan kişidir. Özgür ve Nergis’in çıktığı sonu belli olan bu deniz yolculuğu, köylü ve işçi olan İbraam’ı yolundan döndürmez. Büyük kentlere gidip kavgaya karışacak olan kişidir. Bütün karakterlerine objektif yaklaşmaya çalışsa da bu noktada Vedat Türkali’nin dünya görüşünü satır aralarından hissederiz.

YARARLANILAN KAYNAK:

– Türkali, Vedat (2010). ‘Mavi Karanlık’. İstanbul: Gendaş Yayınları.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
hititbet
bettilt
xslot
xslot
bettilt
betpark
bettilt
betnano
holiganbet
holiganbet
holiganbet
holiganbet
betnano
betpark
betpark
Betpark
Betpark
betpark
casinolevant
Betpark
betpark
runtobet
casinolevant
casinolevant
jojobet
jojobet
jojobet
jojobet
betpark
betkom
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betpark
onwin
sahabet
sahabet
sahabet
sahabet
sahabet
sahabet
betkom
betkom
betkom
onwin
betgaranti
betgaranti
sahabet
sahabet
betgaranti