BİR KOKUDAN KARNAVAL YARATAN ŞEHİR

-ADANA-
Nisan’da Adana’da – Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı, 2013 yılında ortaya atılan bir fikirle başladı; bugün ise 14’üncü yılında, sadece Adana’nın değil, Türkiye’nin en görünür, en kalabalık, en tartışılan kültürel organizasyonlarından biri haline geldi. Bir zamanlar yalnızca portakal çiçeğinin kısa ömürlü kokusuna eşlik eden bir bahar duygusuydu; bugün geniş kitleleri bir araya getiren, kentin ekonomisini hareketlendiren, ama aynı zamanda geleceği tartışılan bir şehir pratiği.
Bu hikâyenin başlangıcında bir isim var: Ali Haydar Bozkurt.
Onun çocukluk ve gençlik yıllarından taşıdığı o tanıdık koku, zamanla bir fikre, ardından bir karnavala dönüştü. Başlangıçta tamamen sivil bir inisiyatifle yola çıkan karnaval, önce Adanalıların sahiplendiği, ardından yerel yönetimlerin ve merkezi idarenin desteklediği bir yapıya evrildi. Bugün geldiği noktada ise “uluslararası” kimliğiyle anılan bir organizasyon…
İlk yıllarda daha çok bölgesel bir katılımın olduğu karnaval, kısa sürede Türkiye geneline yayıldı; ardından dünyanın farklı kıtalarından gelen ziyaretçilerle büyüdü. Her yıl artan bu katılım, karnavalı bir etkinlik olmaktan çıkarıp bir çekim merkezine dönüştürdü. “Nisan’da Adana’da” ifadesi bir slogan olmanın ötesine geçti; bir buluşma çağrısına, hatta bir alışkanlığa dönüştü.
Belki de daha önemlisi, kentin uzun yıllardır dağınık duran hafızasını ortak bir zaman duygusunda buluşturdu. Adanalılar için portakal çiçeğinin kokusu artık yalnızca baharın değil; birlikte olmanın, aynı şehre ait hissetmenin de simgelerinden biri haline geldi.
Ben bu sürecin yalnızca sokaktaki tanıklarından biri olmadım. Uzun yıllar, bölgesel ekonomi yayını yapan Refleks gazetesinde çalıştığım dönemde her yıl karnaval öncesi hazırlanan “Karnaval Gazetesi”nin editörleri arasında yer aldım. Karnaval düzenleme komitesiyle birlikte hazırlanan, 150 bin tirajla basılıp karnaval günlerinde ücretsiz dağıtılan bu gazete, aslında organizasyonun yazılı hafızasıydı. Her yıl yeniden basılan sayfalar, bir bakıma karnavalın olduğu kadar şehrin değişen hikâyesinin de kaydını tutuyordu. Etkinlik programlarından kent yöneticilerinin yazılarına, nostaljik metinlerden röportajlara kadar uzanan bu içerik, bir yandan karnavalı duyuruyor, diğer yandan onu kayıt altına alıyordu.
Gazetecilik açısından bakıldığında bu, sıradan bir görev değildi. Son anda değişen programlar, yeniden yazılan haberler, baskı öncesi uzayan mesailer… Ardından karnavalın ilk gününde, haftalarca hazırlanan o özel sayının binlerce kişinin elinde dolaştığına tanıklık etmek… O kalabalığın arasında kendi emeğinin satır satır dolaştığını bilmek… Bir kentin belleğine doğrudan dokunmak anlamına geliyordu.
Yıllar içinde en net gördüğüm dönüşüm, karnavalın ekonomik etkisinde ortaya çıktı. Bir dönem “Ekonomi Karnavalı” başlığıyla kaleme aldığım ve ulusal çapta ödüle layık görülen haberimde de vurguladığım gibi, bu organizasyon yalnızca bir kültür-sanat etkinliği değil, aynı zamanda ciddi bir ekonomik hareketlilikti. O günlerde konuştuğum esnafın söylediği bir cümle, aslında her şeyi özetliyordu:
“Koku coşkuya dönüştü, coşku da ekonomisini yarattı.”
Gerçekten de öyle oldu. Karnaval döneminde taksiciler daha fazla müşteri taşıdı, restoranlar dolup taştı, oteller haftalar öncesinden rezervasyonlarını kapattı. Ulaşım sektöründen yeme-içmeye, konaklamadan perakendeye kadar geniş bir yelpazede hissedilen bu hareketlilik, ekonomik etki olarak değerlendirilse de bu etkinin gerçek büyüklüğüne ilişkin farklı değerlendirmeler bulunuyor. Bu nedenle karnavalın şehir ekonomisine katkısı, yalnızca görünen hareketlilik üzerinden değil, etkisinin niteliği üzerinden de tartışılmaya devam ediyor.
Bu tartışma, aynı zamanda karnavalın büyüme hikâyesini de farklı bir yerden okumayı zorunlu kılıyor.
Her büyüme, beraberinde yeni sorular getiriyor. Portakal Çiçeği Karnavalı da artık tam olarak böyle bir dönemeçte duruyor. Yıllar içinde artan kalabalık, genişleyen organizasyon ve büyüyen ticari hacim, beraberinde eleştirileri de getirdi. Karnavalın “panayıra dönüştüğü”, ilk yıllardaki ruhunu kaybettiği yönünde görüşler dile getiriliyor. Bu eleştiriler, yalnızca nostaljik bir özlemin ifadesi değil; aynı zamanda geleceğe dair bir uyarı.
Çünkü mesele artık sadece “kalabalık” değil.
Bugün Adana, yılda birkaç kez olağanüstü bir yoğunluk yaşayan bir şehir haline gelmiş durumda. Portakal Çiçeği Karnavalı, Adana Lezzet Festivali, Altın Koza Film Festivali, Sabancı Tiyatro Festivali ve Çukurova Kitap Fuarı gibi organizasyonlar, kentin görünürlüğünü artırıyor. Ancak bu görünürlük, sürdürülebilir bir turizm modeline dönüşmediği sürece, geçici bir hareketlilikten öteye geçemiyor.
Evet, karnaval döneminde şehir dolup taşıyor; otellerde yer bulunamıyor, uçak biletleri tükeniyor, restoranlarda kuyruklar oluşuyor. Ancak bu yoğunluk sona erdiğinde, turizm grafiği hızla düşüyor. Yani Adana, yılın belirli dönemlerinde kalabalık ağırlayan, fakat bu kalabalığı kalıcı bir değere dönüştürmekte zorlanan bir şehir görüntüsü veriyor.
Bu noktada artık daha büyük bir perspektife ihtiyaç var. Portakal çiçeğinin kokusundan doğan bu karnaval, bir tanıtım başarısı olmanın ötesine geçmek zorunda. Aksi takdirde, her yıl binlerce insanı ağırlayan ama bu potansiyeli sürdürülebilir bir ekonomik yapıya dönüştüremeyen bir şehir olarak kalma riski büyüyor.
Çukurova’nın sahip olduğu tarihsel ve kültürel birikim, aslında bu dönüşüm için güçlü bir zemin sunuyor. Çünkü bir kenti görünür kılan yalnızca etkinlikler değil; o etkinliklerin beslendiği kültürel bellek ve ortak yaşam deneyimidir.
Tepebağ’ın tarihi dokusu, Anavarza ve Misis gibi antik kentler, bölgenin edebiyat ve sinema hafızası… Karnavalın kalıcı bir değere dönüşebilmesi de biraz bu hafızayla kuracağı ilişkinin gücüne bağlı. Tüm bu değerler, doğru planlama ve koordinasyonla entegre bir turizm modeline dönüştürülebilir. Ancak mevcut durumda bu potansiyelin yeterince değerlendirilemediği açık…
Dolayısıyla Portakal Çiçeği Karnavalı’nı artık yalnızca bir bahar şenliği olarak okumak eksik kalır. Bu organizasyon, aynı zamanda bir sınavdır. Bir kentin kendini dünyaya nasıl anlattığının, elde ettiği ilgiyi nasıl yönettiğinin ve en önemlisi, bu ilgiyi nasıl kalıcı bir değere dönüştürdüğünün sınavı…
Çünkü karnavallar yalnızca ekonomik hareketlilik yaratmaz; şehirlerin kendileri hakkında anlattıkları hikâyeleri de yeniden üretir.
Belki de bu yüzden bugün karnaval için söylenebilecek en doğru cümle şu:
Asıl hikâye şimdi başlıyor.
Çünkü bir kenti kalabalıkla tanıştırmak başka, o kalabalığı kalıcı bir değere dönüştürmek başka bir şey. Portakal çiçeği kokusu her yıl yine yayılacak bu şehre. İnsanlar yine gelecek, yine yürüyecek o sokaklarda. Ama mesele artık sadece o kokuyu hissetmek değil; o kokudan bir gelecek kurabilmek.
Ben yıllardır bu karnavalı yazanlardan biriyim. İlk günlerinden bugüne, sayfalar arasında büyüyen bir hikâyeye tanıklık ettim. Bazen bir başlıkta, bazen bir fotoğraf karesinde, bazen de sabaha karşı yetiştirilen bir sayfada… Şunu gördüm:
Bir şehir, kendine inandığında, bir kokudan bile karnaval yaratabiliyor.
Şimdi soru şu:
Aynı şehir, o karnavaldan bir gelecek yaratabilecek mi?

