DOSYA PINAR KÜR 

BAHTIN’İN İZİNDE: PINAR KÜR’ÜN “KISA YOL YOLCUSU”NDA ZAMAN VE MEKÂN


Bu çalışma, düşünsel yolumu derinden etkileyen, hocam Prof. Dr. Mustafa Apaydın’a ithaf edilmiştir.

Hafıza, mekânı yeniden üreten bir zemindir. Anılar aracılığıyla özneyi zamanda geriye doğru taşıyan bu süreç, hayali mekânları zihinsel deneyim yoluyla gerçek zemin üzerinde yeniden kurar. Rus filozof Mihail Bahtin’in zaman ve mekânın ayrılmazlığına işaret ettiği üzere, “zaman, mekân içinde yoğunlaşır; mekân ise zamanla anlam kazanır” (Bahtin, 1981). Bu bağlamda hafıza, kronotopik bir işlev üstlenerek geçmiş deneyimleri şimdiki zamana çağırır; böylece mekân yalnızca fiziksel bir arka plan olmaktan çıkar ve zamansal yüküyle birlikte anlam düzeyinde dönüşür. Hafızanın bu müdahalesi, gerçek mekânın anlam düzeyinde yeniden inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu kuramsal çerçeve, anlatı metinlerinde mekânın durağan bir dekor değil, zamanla birlikte örülen ve öznenin deneyimiyle biçimlenen dinamik bir yapı olarak ele alınmalıdır. Bahtinci anlamda kronotopik anlatının ideolojik ve anlamsal örgütlenmesini belirleyen temel bir kategori olarak hafızanın mekân üzerindeki dönüştürücü etkisini görünür kılar. Dolayısıyla anlatıdaki mekânsal düzenlemeler, yalnızca coğrafi ya da mimari referanslarla değil, hatırlama edimiyle yüklenen zamansal katmanlar aracılığıyla çözümlenmelidir.

Bergson’un “saf süre” kavramı, bilinç durumlarının ardıllığının benliğin kendini deneyimlemesine olanak tanıdığı akışkan bir yapıyı tanımlar; bu yapı, bir melodinin notalarının birbirine karışarak süreklilik oluşturmasına benzer. Bu yaklaşım bağlamında Bahtin’in “kronotop” kavramı devreye girer. Kronotop, zaman ile mekânın ayrılmaz bir bütünlük içinde örgütlenerek edebi ve anlatısal yapılarda anlam üreten birimidir. Fiziksel mekân, bedensel varlık ve tarihsel zaman ile bellek, hayal gücü, dilsel yapı ve kültürel kodlar arasındaki kesişim, kronotopun yalnızca kuramsal bir önerme değil, tarihsel ve bedensel olarak yaşanan bir yapı olduğunu gösterir.

Yol üzerinde insanların yazgılarını ve yaşamlarını belirleyen uzamsal ve zamansal diziler, toplumsal mesafelerin kaybolmasıyla karmaşık ve somut bir hal alır. Bahtin’in zaman ile mekânın ayrılmaz bir bütün oluşturduğu yönündeki yaklaşımı, öyküde gündelik yaşamın tekrar eden yapısı, yolculuk deneyimi ve bireysel hafıza üzerinden yeniden düşünülmektedir. Çalışmada, yol, durak ve vitrin gibi mekânsal unsurların yalnızca fiziksel çevreler değil, anlatıcının geçmiş deneyimleri, toplumsal konumu ve içsel dünyasıyla birlikte anlam kazanan kronotopik düğümler olarak işlediği gösterilmektedir. Öyküde ilerleyen zamana karşın dönüşüm üretmeyen yatay zaman algısı, modern yaşamın yabancılaştırıcı niteliğini görünür kılar. Anlatıcının kentle kurduğu temasın yüzeysel kalması, yol kronotopunun klasik karşılaşma ve değişim işlevini yitirdiğini ortaya koyar. Bu bağlamda çalışma, “Kısa Yol Yolcusu”nun modern gündelik yaşamın askıda kalmış zaman-mekân örgüsünü eleştirel bir düzlemde görünür kılan güçlü bir anlatı örneği sunduğunu ileri sürmektedir.

Pınar Kür, 1984 yılında yayımlanan ‘Akışı Olmayan Sular’ ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandığında kırk bir yaşındadır. Öykülerinde geçmişi yalnızca bir anı olarak değil, karakterlerin kimliğini ve içsel dünyasını biçimlendiren bir zaman katmanı olarak ele alır. Anılar ve geçmişle yüzleşme teması, bireysel olduğu kadar toplumsal bağlarla da ilişkilidir. “Kısa Yol Yolcusu” da yalnızca işe giden bir karakterin otobüs yolculuğunu anlatmaz; geçmişin izleri, anıların dokusu ve bireyin iç dünyasıyla örülmüş bir kronotop haritası sunar. Pınar Kür, mekân ve zamanı sıradan bir sahne olarak kullanmak yerine, karakterin hafızası ve toplumsal gözlemleriyle iç içe geçirir. Bu bağlamda her durak, her vitrin ve her yol parçası birer hafıza alanı ve kronotop olarak işlev görür.

Yedi otobüsüne yetişiyorum her sabah, ama oturacak yer bulabilmek için daha erkenden durakta olmam, sıraya girmem gerek. Bizim oranın insanları en geç yedide yola çıkmak zorundalar. Kalabalık oluyor sabah otobüsleri. Şu körüklüler geldikten sonra biraz rahatladık. Ama gene de… Kışın çalar saat çaldığında, her seferinde yanlış mı kurdum, diye soruyorum kendime gözlerimi açmaya çabalarken. Bunca yıldır bir türlü alışamadım sabahın kör karanlıkta olmasına… Oda soğuk, yorganın altı sıcaktan bir de zor ki uykuyu açmak, şafaksız sabahlan kabullenmek. Kalktığımda, akşamdan demleyip bıraktığım çayı ay gazın üstüne oturttuğunda, aceleyle giyindiğimde, geceden üşümüş – ama donmamış bir şişe suyla helaya girip çıktığımda, çayımı içtiğimde, ayakkabılarımı giydiğimde, ay gazı son bir kez denetleyip evden çıktığımda, durağa vardığımda, otobüse binip yer bulduğumda, o saatte bile yorgun kalabalıkla birlikte yola koyulduğumda ve bir süre daha gecenin ortasında yaşıyormuşum gibi oluyor. Derken yavaş yavaş, hava yağmurlu ya da yağmur bekleten kapalılıkta değilse eğer, Şişli’nin oralarda, bilemedin. Taksim’e varken aydınlanıyor ortalık, sokakların yüzünü seçebiliyorsunuz. Gene de ‘şafak’ı görmedik, o başka.” (Kür, 1983, s.56)

Öykünün açılışında yer alan “Yedi otobüsüne yetişiyorum her sabah…” (Kür, 1983, s.56) anlatısı, Bahtin’in “gündelik yaşam kronotopu” ile yol kronotopunun kesiştiği bir yapı kurar. “Yedi” saati, bireysel bir tercih değil, kolektif bir zorunluluk olarak belirir; zaman, burada toplumsal ritim tarafından belirlenir. Durak ise ev ile iş, özel alan ile kamusal alan arasında yer alan eşiksel bir mekândır. “Daha erkenden durakta olmak” ve “sıraya girmek” ifadeleri, mekânın disiplin edici ve düzenleyici işlevini açığa çıkarır. Otobüslerin kalabalıklığı ve körüklü araçlarla gelen geçici rahatlama, mekânsal genişlemenin zamansal özgürlük yaratmadığını gösterir. “Ama gene de…” ifadesiyle kesilen cümle, bu sıkışmışlığın sürekliliğini vurgular.

‘Şafak’ı görebilmek için – daha doğrusu, ‘şafak’ ile birlikte kalkabilmek için – ilkbahar beklemek gerek. Mevsim yaza dönmeden, kısa bir süre için de olsa, tanıyabilirsiniz onu. Yaz sabahlarında saat zili çaldığında şafak çoktan geçip gitmiş, gün başlamış oluyor. Yazın her şey daha kolay elbet. Uykuyu sürdürmek gereksinmesini duymuyorum çoğu kez. Hatta sık sık değil, ama arada bir, saatten önce uyanıp günün doğumunu yakaladığım bile oluyor. Üşümeden, titremeden hazırlanıp giyinmek kolaylığı da var. Sokağa çıktığımda kimi kez öyle parıl parıl ki her yan, yanılıp derin soluklar almaya kalkabilir kişi. Yanılmamak gerek oysa. Aydınlığa kanmamak gerek. Daha erken olsa da koku çevreye yayılmışsa da içine çektiğin hava zehir… Yazın her şey daha kolay dedim ya, bilmem doğru mu bu? Karanlıkta uyanmamak, evet… Üşümemek, evet. Ama sıcağa dayanmak da zor… Hele akşamüstü̈ eve döndüğünde yüzüne serin serin sular –yazın daha çok kesilir su bizim oralarda – çarpmamak. Pazar günleri, yarım metrekarelik deniz kıyısı bulacağım, diye yollara düştüğünde iş günlerinde olduğundan daha kalabalık otobüslere sıkışmak. En zor da yaz akşamlarının bitmez tükenmez aydınlığı. Nasıl doldurulur uzayıp giden bu aydınlık saatler? Kışın erken bastıran karanlığında erkenden yatağa sığınabiliyor insan. Aslında yaz kış hepsi aynı. Havanın sıcak ya da soğuk olması… Karanlığın erken ya da geç gelmesi. Gerçek ayrımlar değil bunlar. Mevsimler değiştikçe ve değişirken yaşam hiç değişmezse eğer, nasıl gerçek olabilir? Yaşamım hiç değişmez. Gün ağarmış olsun, gecenin siyahlığı sürüyor olsun, her sabah Levent kapısından girerdim İstanbul kentine. Kentin ta göbeğine dek giderim. Otobüsün önündeki levhada yazılı iki duraktan birinde biner, ötekinde inerim. Akşam dönerken de öyle. Çoğu kişi yolun andan sonuna dek sürdürmez kent içi otobüs yolculuğunu. Ortada bir yerde biner, gene ortada bir yerde iner. Ben sürdürürüm.” (Kür, 1983 s.57)

Bu bölümde zaman ve mekân daha yoğun biçimde iç içe geçer. Şafak, mevsimler, ışık ve karanlık anlatıda yalnızca doğa olguları değil, deneyimlenebilir zaman eşikleri olarak kurulur. Ancak bu eşikler kırılgan ve sınırlıdır. Yazın şafağın “çoktan geçip gitmiş” olması, doğal zamanın yerini toplumsal zamanın aldığını gösterir. Aydınlık, ferahlık değil; yanılsama üretir. “Aydınlığa kanmamak gerek” uyarısı, kronotopun ideolojik boyutunu görünür kılar. Mevsimler değişir; ancak yaşamın yapısı değişmez. Bu nedenle metin, döngüsel ama ilerleme üretmeyen bir zaman-mekân örgüsü sunar.

Her gün dört saat boyunca İstanbul iki yanımdan akıyor, ben saydam bir kutu içinde İstanbul’un ortasından akıyorum. Ama birbirimize değmiyoruz. Şişe içinde ırmağa atılmış bir mektup gibiyim. Hem ırmağın içindeyim hem ona bir katkım yok.” (Kür, 1983, s.59)

Yaşamım hiç değişmez” cümlesi, öykünün temel kronotopik önermesini açıkça dile getirir. Zaman ilerler; ancak anlatıcının konumu değişmez. Yolculuk vardır, ama dönüşüm yoktur. Otobüs yolculuğu, klasik anlatılardaki karşılaşma ve değişim mekânı olmaktan çıkar; yalıtılmışlık üretir. Anlatıcının kendini “şişe içinde ırmağa atılmış bir mektup” olarak tanımlaması, bu yabancılaşmayı yoğunlaştırır. Kent akar; anlatıcı taşınır, fakat yön belirleyemez.

Bindiğim yer resmen İstanbul Belediyesi’nin sınırlan içinde, ama aslında İstanbul’a yakın, gene de çok uzak bir taşra kentini andırır. Vaktiyle, belki de ben doğmadan önce, bir gecekondu mahallesi olarak kurulmuş. Zamanla öylesine gelişmiş ki başlı başına bir küçük kent olmuş İstanbul’da çalışan ama orada yaşayamayanları barındıran. Giderek eteklerinde kendi gecekondusunu doğurmuş. Bizi İstanbul’a bağlayan anayol herhangi bir Anadolu kentinin ana caddesi gibi geniş, asfalt döşelidir. İki yanında sıralanmış yapılar üç-dört katlıdır ve çağdaş kalfa mimarisinin parlak renklerini taşırlar. Yapıdan giriş katlan dizi dizi dükkândır. Bu yolda on beş-yirmi dakika gittikten sonra İstanbul’un gerçek bir varoş semtine varılır. Fabrikaların arkasıdır burası. Adını da kim bulmuşsa iyi bulmuş: Bacadibi! Bacadibi’nden, ilaç fabrikalarının arasından büyük kente, gerçek kente gireriz. Çok geniş bir cadde. İki yanda varlıklıları barındırdığı hemen anımsanan yüksek yapılar. Özel araba bolluğu. Varoştan lüks semte geçiş öylesine birden biredir ki –arada topu topu bir durak var– İstanbul’un garipliklerini bilmeyen biri şaşırabilir. Fabrikalar ilk yapıldığında buralar da kent dışıymış herhalde. Sonra sonra, İstanbul büyüyüp geliştikçe, zenginlerle yoksullar aynı oranda mı çoğalmış ki, fabrika önlerini varlıklı, arkalarını derme çatma mahalleler sarmış?” (Kür, 1983, s.58)

İstanbul, anlatıda tekil bir mekân değil; parçalı ve katmanlı bir yapı olarak sunulur. Gecekondu kökenli semtler, Bacadibi, varoş ile lüks semt arasındaki ani geçişler ve kimliği silinmiş merkez, merkez-çevre gerilimini görünür kılar. Ancak bu geçişler anlatıcı için bir yükselme ya da dönüşüm anlamına gelmez. Mekân, sınıfsal eşitsizliğin somutlaştığı bir yapı olarak kalır.

Uzun dükkân ve insan listeleri, canlı bir kent panoraması oluşturmaktan ziyade parçalı bir dünya hissi yaratır. Her şey görünürdür; ancak hiçbir şeye ait olma duygusu yoktur. Anlatıcı görür, gözlemler; fakat dâhil olmaz. Bu nedenle kronotop, modern yaşamın askıda kalmış ve sonuçsuz doğasını temsil eder.

Burada, son durakta iniyorum, evet. İnmem gereken bir yer önceki aslında. Orada inmiyorum, iki durak arasında uzaklığı yürümeyi yeğ tutup otobüsün üstünde adı yazılı olan yere dek gidiyorum. Böylece her gün, bir işi başından sonuna değin başarıyla yaptığım, tamamladığım duygusunu yaşayabiliyorum.” (Kür, 1983, s.60)

Anlatıcının hattın sonuna kadar gitmeyi tercih etmesi, yaşamda eksik kalan tamamlanmışlık duygusunun mekânsal bir telafisidir. Bu tamamlanma semboliktir; gerçek bir dönüşüm üretmez. Yol tamamlanır, yaşam tamamlanmaz.

Öyküde vitrinler ve nesneler aracılığıyla geçmiş kronotopu devreye girer. Anneanne evi, sandık ve sıcaklık imgesi, mekân ile zamanın duygusal düzlemde birleştiği alanlar oluşturur. Ancak anlatı boyunca yoğun gözlem ve detay, ritmi zaman zaman yavaşlatır. Anlatıcının erkek kimliği ile metnin duyusal tonu arasındaki gerilim de anlatının akışını yer yer zayıflatır.

Buna karşın yol, durak ve vitrin kronotopları, karakterin içsel dünyası ile dış gerçeklik arasında güçlü bir bağ kurar. Zaman ve mekân, yalnızca arka plan değil, karakterin kimliği ve hafızasıyla bütünleşmiş bir yapı haline gelir. Alıntılarla öyküyü teori bağlamında özetlemek gerekirse…

Değişmeyen zaman ve yatay, tarih dışı süreklilik:Yaşamım hiç değişmez. Gün ağarmış olsun, gecenin siyahlığı sürüyor olsun, her sabah Levent kapısından girerdim İstanbul kentine.” (Kür, 1983, s.56) Bu ifade, anlatının daha ilk cümlesinde zamanın ilerleyici değil, tekrara dayalı ve yatay bir yapıda kurulduğunu açıkça ortaya koyar. Bahtin’in modern anlatılarda tanımladığı tarih dışı kronotop tam da bu noktada görünür hale gelir; zaman, öznenin yaşamında dönüşüm üretmez, yalnızca yeniden katlanılan bir süreklilik olarak işler.

Yol kronotopu: Hareket var, temas yok! “Her gün dört saat boyunca İstanbul iki yanımdan akıyor, ben saydam bir kutu içinde İstanbul’un ortasından akıyorum. Ama birbirimize değmiyoruz.” (Kür, 1983, s.57) Bu alıntı, yol kronotopunun klasik anlamını tersine çevirir. Yol, burada karşılaşmaların değil, yalıtılmışlığın mekânıdır. Anlatıcının “saydam bir kutu” imgesi hem görünür olmayı hem de temas edememeyi aynı anda taşır; bu durum, Bahtinci anlamda diyalojik ilişkinin askıya alınması anlamına gelir.

Merkez-çevre kronotopu ve sınıfsal eşik:Varoştan lüks semte geçiş öylesine birden biredir ki – arada topu topu bir durak var – İstanbul’un garipliklerini bilmeyen biri şaşırabilir.” (Kür, 1983, s.59) Bu cümle, mekânsal geçişin hızına karşın toplumsal geçişin imkânsızlığını görünür kılar. Bahtin’in kronotopu ideolojik bir yapı olarak ele alışı burada somutlaşır: Mekânlar değişir, ancak öznenin toplumsal konumu değişmez.

Tamamlama yanılsaması: Hattın sonuna kadar gitmek! “İnmem gereken bir yer önceki aslında. Orada inmiyorum… Böylece her gün, bir işi başından sonuna değin başarıyla yaptığım duygusunu yaşayabiliyorum.” (Kür, 1983, s.61) Bu alıntı, kronotopun telafi edici işlevini açığa çıkarır. Anlatıcı, yaşamında deneyimleyemediği tamamlanmışlık duygusunu, mekânsal bir eylemle ikame eder. Bahtin açısından bu, kronotopun yalnızca anlatıyı değil, öznenin kendini anlamlandırma biçimini de belirlediğini gösterir.

Kent panoraması ve heteroglossia:Yol boyunca yüzlerce, binlerce birbirine yapışık duran yapı… bir de insanlar.” (Kür, 1983, s.61) “Çoğu kez koşuşturan, kimi kez salına salına yürüyen… genellikle yalnız, suratsız, kavgaya hazır insanlar.” (Kür, 1983, s.62) Bu pasajlarda kent, bütünlüklü bir organizma olarak değil, yan yana dizilmiş ama birleşmeyen sesler ve bedenler toplamı olarak kurulur. Bahtin’in “heteroglossia” kavramı bağlamında bu çokluk, diyalog üretmek yerine eş zamanlı bir kopukluk yaratır.

Hafıza ve geçmiş kronotopu:Anneannemin evinden ilk ve son ve hep anımsadığım şey bir sıcaklık.” (Kür, 1983, s.68) “O askıyı alıp bu kapının arkasına assam…” (Kür, 1983, s.69) Bu alıntılar, hafızanın mekânı yalnızca hatırlanan bir yer değil, duygusal olarak yoğunlaşmış bir zaman-mekân düğümü haline getirdiğini gösterir. Hafıza, burada mekânı anlam düzeyinde yeniden kurar; kronotop geçmiş ile şimdi arasında geçirgen bir eşik işlevi görür.

Umut ve askıda kalmış gelecek:Bunun böyle olmayacağını bile bile böyle olacağına inanıyorum. Bir gün ineceğim o durakta, inanıyorum.” (Kür, 1983, s.74) Bu cümle, anlatının tüm kronotopik yapısını özetler: Gelecek vardır ama ertelenmiştir, umuttur ama kesinlik taşımaz. Bahtin’in tarihsel ilerleme üretmeyen modern kronotop tanımıyla tam bir örtüşme içindedir.

Kısa Yol Yolcusu”, Mihail Bahtin’in “kronotop” kuramı çerçevesinde, modern gündelik yaşamın tekrar eden, ilerleme üretmeyen ve yabancılaştırıcı zaman-mekân örgüsünü görünür kılar. Yol, durak ve vitrin kronotopları aracılığıyla karakterin geçmişle hesaplaşması ve hayata karışma arzusu ortaya konur. Öykünün duygusal merkezini oluşturan “Bir gün ineceğim o durakta” cümlesi, dönüşümün değil, inancın ve bekleyişin ifadesidir. Böylece Pınar Kür’ün öyküsü, zaman ve mekân aracılığıyla insan deneyimini estetik ve eleştirel bir düzlemde görünür kılar.

DİPNOTLAR:

  1. Mihail Bahtin, edebi anlatılarda zaman ve mekânın ayrılmaz bir birlik oluşturduğunu, bu birliğin anlatının anlamsal ve ideolojik örgütlenmesini belirlediğini vurgular. Bkz. The Dialogic Imagination.
  2. Bahtin’in “Zaman, mekân içinde yoğunlaşır; mekân ise zamanla anlam kazanır” ifadesi, kronotop kavramının temel tanımlarından biridir ve anlatısal yapıların çözümlemesinde kurucu bir ilke olarak kabul edilir.
  3. Henri Bergson’un “saf süre” (durée pure) kavramı, bilincin zaman deneyimini nicel ölçümlerden ayırarak nitel, akışkan ve kesintisiz bir yapı olarak ele alır. Bu yaklaşım, Bahtin’in kronotop kuramının felsefi arka planlarından biri olarak değerlendirilebilir.
  4. Bahtin’e göre kronotop yalnızca biçimsel bir anlatı kategorisi değil, aynı zamanda tarihsel olarak belirlenmiş bir dünya görüşünü ve değerler sistemini yansıtan ideolojik bir yapıdır.
  5. Yol kronotopu, Bahtin’in anlatılarda karşılaşma, dönüşüm ve eşik deneyimleriyle ilişkilendirdiği temel kronotoplardan biridir. Modern anlatılarda bu kronotop, çoğu zaman dönüşüm üretmeyen bir tekrar ve yabancılaşma mekânına dönüşür.
  6. Merkez-çevre karşıtlığı, Bahtin’in kronotop kuramında toplumsal hiyerarşilerin mekânsal örgütlenme aracılığıyla görünür hale gelmesini açıklamak için kullanılan önemli bir kavramsal çerçevedir.
  7. Heteroglossia (çokseslilik), Bahtin’in farklı toplumsal dillerin ve söylemlerin aynı anlatı içinde yan yana var oluşunu tanımlamak için kullandığı kavramdır. Kent panoraması betimlemeleri bu bağlamda değerlendirilir.
  8. Pınar Kür’ün “Kısa Yol Yolcusu” öyküsü, yol, durak ve vitrin kronotopları aracılığıyla gündelik yaşamın tekrara dayalı zaman algısını görünür kılan bir anlatı örneği sunar.

BİBLİYOGRAFYA:

– Bahtin, Mihail. ‘The Dialogic Imagination: Four Essays’. Çev. Caryl Emerson ve Michael Holquist. Austin: University of Texas Press, 1981.

– Bahtin, Mihail. ‘Karnavaldan Romana: Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazılar’. Çev. Cem Soydemir. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001.

– Bergson, Henri. ‘Zaman ve Özgür İrade’ (Essai sur les données immédiates de la conscience). Çev. Işık Ergüden. İstanbul: Dost Kitabevi, 1998.

– Kür, Pınar. ‘Akışı Olmayan Sular’. İstanbul: Can Yayınları, 1984.

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Kuponbet
bb marketing
betgaranti
betnano
betnano
betnano
betnano
betnano
savoybetting
ikimisli
romabet
betebet
betpipo
limanbet
betebet
betnano
betebet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet giriş
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino giriş
grandpashabet
grandpashabet
rekorbet
betlike
ikimisli
romabet
romabet
betpipo
betpipo
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino
romabet
romabet
vaycasino
nesinecasino
nesinecasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
betpipo
Betpark
betebet
betebet
nesinecasino
savoybetting
savoybetting
rekorbet
grandpashabet
nesinecasino
hitbet
betlike
jojobet
jojobet
betpark
grandpashabet
betnano
grandpashabet
grandpashabet
betpark
grandpashabet
hitbet
ikimisli
betpark
vaycasino
betyap