TEKNO OTORİTERLEŞME VE TÜRKİYE: DEMOKRASİYE KURULAN TEKNOLOJİK TUZAKLAR

-ANKARA-
Dünyada son yıllarda demokratik yönetimleri tehdit eden önemli bir tehlikenin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu tehlikenin akademik çevrelerde yeterince dikkate alınmadığını gördüğüm için bu yazıyı kaleme almanın tarihsel bir görev olduğuna inanıyorum.
Demokratik yönetimlerden adım adım uzaklaşarak otoriterleşen ülkelerde teknoloji kullanımı yoluyla iktidarların siyasal kutuplaşma süreçlerini derinleştirdiğini, çoğulcu demokratik yapıyı ortadan kaldırdığını, bu çerçevede kimlik siyaseti, popülizm, hegemonya, negatif partizanlık ve rekabetçi otoriterlik gibi yöntemlerle yeni bir otoriter rejim modeli inşa ettiklerini görüyoruz. Bu noktada, siyasi kutuplaşmayı derinleştirmek amacıyla teknolojik gelişmelerden yoğun biçimde yararlanıldığına tanık olmaktayız.
Demokratik yönetimleri otoriterleşme tuzağına düşüren en büyük gelişme, teknolojik gelişmelerin siyasette ve seçimlerde kullanılmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bu konuda Cambridge Analytica gibi örnekler hızla aşılmış, yapay zekâ algoritmaları gibi yeni tekniklerin de kullandığı yeni yöntemler ile George Orwell’ın karşı ütopyası olan “1984” romanının ötesine geçen bir totaliterlerleşme eğilimi sessiz biçimde dünyaya yayılmaya başlamıştır. Bu sürecin en belirgin unsuru olan siyasal kutuplaşma, toplumsal ve siyasal aktörler arasındaki ideolojik, kültürel ve kimliksel mesafenin artması ve buna paralel olarak uzlaşma alanlarının daralması sürecini hızlandırmıştır. Modern siyaset bilimi literatüründe kutuplaşma, yalnızca fikir ayrılıklarının derinleşmesi değil, aynı zamanda demokratik rejimlerin işleyişini tehdit eden yapısal bir gelişme olarak değerlendirilmeye başlamıştır.
Özellikle “hibrit rejimler”, “rekabetçi otoriter sistemler” veya “demokratik kurumsallaşmasını tamamlayamamış siyasal yapılarda kutuplaşma”; seçim kazanmanın ötesinde bir rejim konsolidasyonu aracı işlevine dönüşmüştür. Türkiye örneğinde kutuplaşma yöntemi, yalnızca toplumsal fay hatlarının doğal sonucu değildir; aynı zamanda siyasal elitler tarafından stratejik biçimde üretilen ve yeniden dolaşıma sokulan bir hegemonya oluşturma yöntemidir. Bu bağlamda Türkiye’de kutuplaşma; kimlik siyaseti, güvenlik söylemi, medya yapısı ve negatif partizanlık üzerinden işleyen çok katmanlı bir siyasal mobilizasyon modeli olarak incelenmelidir. Bu siyasal mobilizasyon modelinde ileri teknoloji kullanımı, demokratik rejimleri tehdit eden önemli unsurlardan birisi haline gelmiştir.
KUTUPLAŞMA SİYASETİ, BEKA SÖYLEMİ VE KİMLİK SİYASETİ
Türkiye’de kutuplaşmanın temel eksenlerinden birisi, siyasi kutuplaşma sürecini derinleştirmek için kullanılan kimlik siyasetidir. Ernesto Laclau’nun popülizm teorisinde belirttiği gibi siyaset, çoğu zaman rasyonel çıkar hesaplarından çok, “biz” ve “onlar” arasında kurulan antagonistik sınırlar üzerinden şekillenmiştir. Türkiye’de bu sınırlar uzun yıllardır “sekülerlik ve dindarlık”, “merkez ve çevre”, “yerli ve yabancı” ile “milli ve milli olmayan” gibi ikili kimlikler üzerinden yeniden üretilmiş ve üretilmeye devam edilmektedir. Bu süreçte siyasal aktörler, seçmeni ekonomik performans veya kamusal hizmetler üzerinden değil; kültürel aidiyet, tarihsel travma ve sembolik tehditler üzerinden hareket etmeye yönlendirmektedir. Böylece siyasal tercih, rasyonel bir yurttaş davranışından çok, kimliksel sadakat biçimine dönüştürülmektedir.
Türkiye’de son dönemde yaşamış olduğumuz başörtüsü tartışmaları, yaşam tarzı endişeleri veya laiklik eksenli gerilimler yalnızca hukuki sorunlar değil, kolektif hafızanın ve grup kimliğinin siyasal mobilizasyon araçları haline gelmiştir. Bugün bile bu kimliklerin siyasette kullanılmaya devam ettiği görülmektedir. Bu nedenle seçmen davranışı, çoğu zaman ekonomik rasyonalite ile açıklanamaz; çünkü seçmen kendi oyunu “iktidar tercihi”nden çok, “kimlik savunusu” olarak görmeye devam etmektedir. Bu durum, sosyal kimlik teorisinin ortaya koyduğu biçimde, bireylerin kendi grup aidiyetlerini korumak için karşı gruba yönelik olumsuz fikirler ve davranışlar geliştirmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak siyasal alan, programatik rekabetten çok, aidiyetler arası psikolojik çatışma alanına dönüştürülmektedir.
Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın diğer boyutu, güvenlikleştirme (securitization) siyaseti üzerinden oluşturulmaktadır. Kopenhag Okulu (Copenhagen School) tarafından geliştirilen “güvenlikleştirme” yaklaşımına göre siyasal iktidarlar, belirli meseleleri “varoluşsal tehdit” olarak tanımlayarak olağan siyasal tartışma alanının dışına çıkarabilirler. Bir konunun “güvenlik sorunu” haline gelmesi, onun nesnel olarak gerçekten tehlikeli olmasından çok, siyasal aktörler tarafından bir “varoluşsal tehdit” olarak sunulmasına bağlıdır. Bu yaklaşıma göre güvenlik, yalnızca askeri tehditlerle ilgili değildir. Pratikte siyasetçiler, devletler, medya veya elitler belirli bir konuyu söylem yoluyla güvenlik alanına taşımaktadır. Örneğin iç ve dış göç, sığınmacılar, ekonomik kriz, salgın hastalıklar, dinsel ve etnik kimlik ya da çevre sorunları gibi konular, siyasetin sıradan konuları olmaktan çıkarılıp “acil tehdit” olarak çerçevelenerek “güvenlikleştirme” sağlanmaktadır. Ayrıca güvenlikleştirme sürecinde temel mantık şöyle kurgulanmaktadır: Bir siyasi aktör, belirli bir olguyu “hayati tehdit” olarak tanımlar. Toplum veya ilgili kitle, bu söylemi kabul eder ve konu bir güvenlik sorunu haline getirilir. Böylece olağanüstü önlemler, hukuk dışına çıkılabilecek uygulamalar ya da demokratik sınırların aşılması meşrulaştırılabilir noktaya taşınır. Bu teori; Ole Waver, Barry Buzan ve Jaap de Wilde tarafından geliştirilmiştir. Waver, Buzan ve Wilde’a göre güvenlik, yalnızca maddi tehditlerden değil, aynı zamanda dilsel ve siyasal inşa süreçlerinden de oluşmaktadır. Bu biçimde güvenlikleştirme süreci meşrulaştırırmış olur.
Güvenlikleştirme yaklaşımına göre tehditler çoğu zaman keşfedilmez; siyasal söylem içinde inşa edilir. Bu nedenle güvenlikleştirme yaklaşımı, modern siyasette korku üretimi, kutuplaşma, olağanüstü hal politikaları ve kimlik siyaseti analizlerinde etkili bir teorik çerçeve ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye’de güvenlikleştirme siyaseti; özellikle terör, dış müdahale, darbe girişimi, sınır güvenliği ve ulusal egemenlik gibi başlıklar yoluyla “beka sorunu” ifadesiyle kullanılmıştır. “Türkiye’de beka sorunu” söylemine dayanan “güvenlikleştirme siyaseti”; siyasal rekabeti sıradan bir iktidar-muhalefet ilişkisi olmaktan çıkararak “devleti koruyanlar” ile “devlete zarar verenler” arasındaki siyasi mücadele biçimine dönüştürülmüştür.
Beka sorunu söylemi, önemli ve tehlikeli dört sonuç üretmektedir.
Bunlar;
1) muhalefetin meşruiyet alanının daraltılması,
2) ekonomik kriz veya yönetsel başarısızlıkların perdelenmesi,
3) lider çevresindeki rasyonel olmayan olağanüstü bir sadakat kültürü oluşturulması ve
4) demokratik siyasal sistemin otoriter bir yönetime evrilmesidir.
Türkiye’de 2015 sonrası dönemde güvenlik eksenli siyasal söylemin yoğunlaşması, kutuplaşmanın sadece siyasi ve kültürel değil aynı zamanda varoluşsal bir boyut kazandığını göstermektedir. Bu süreçte seçmen davranışı, ekonomik fayda maksimizasyonundan daha ziyade “istikrar” ve “güvenlik” arayışına dayalı bir duruma ayak uydurmuştur. Bu sürecin sonunda demokratikleşme sürecinin gerilemesi ile otoriter bir yönetime doğru adım adım sürüklenmek kaçınılmaz olmaktadır.
KUTUPLAŞMA SİYASETİNİN TEKNO-İLETİŞİM BOYUTU
Kutuplaşmanın sürdürülebilirliği, yalnızca siyasal alana değil, aynı zamanda iletişim altyapısına bağlıdır. Türkiye’de medyanın siyasallaşması, seçmenlerin farklı gerçeklik evrenlerinde yaşamasına neden olmuştur. Cass Sunstein’ın “echo chambers” (yankı odaları) yaklaşımında vurguladığı gibi bireyler (seçmenler), yalnızca kendi görüşlerini doğrulayan bilgi kaynaklarına maruz kaldıklarında karşıt görüşleri irrasyonel veya düşmanca algılamaya başlarlar. Sosyal medya algoritmaları da bu süreci derinleştirerek siyasal kutuplaşmayı psikolojik bir kapanma mekanizmasına dönüştürmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de medya yalnızca haber aktaran bir araç değil, aynı zamanda siyasal kimlik üreten bir ideolojik aygıta dönüşmeye ve bu işleve göre yapılanmaya başlamıştır. İtalyan düşünür Antonio Gramsci’ye göre “kültürel hegemonya” kavramı; egemen sınıfın yalnızca devlet gücüyle değil, eğitim, medya, din ve gündelik yaşam pratikleri aracılığıyla kendi dünya görüşünü toplumun “doğal” ve “kaçınılmaz” gerçeği haline getirmesi sürecidir. Türkiye gibi hibrit rejimlerde iktidar mücadelesinde “hegemonya” ve özellikle “kültürel hegemonya” pratikleri gözle görünür biçimde yaşanmaktadır. Antonio Gramsci’nin iktidar mücadelesinde önemle vurguladığı “kültürel hegemonya”, Türkiye’deki kutuplaşma siyaseti pratiğinde medya ve dijital ağlar aracılığıyla yeniden inşa edilmektedir.
Türkiye gibi hibrit rejim pratiklerinde özellikle algoritmik görünürlük, dezenformasyon ve yapay zekâ destekli manipülasyon teknikleri, kutuplaşmanın daha mikro ve daha duygusal biçimlerde üretilmesine yol açmaktadır. Bu durum, demokratik kamusal alanın ortak gerçeklik zeminini aşındırma tehlikesini beraberinde getirmektedir.
NEGATİF PARTİZANLIK VE SEMBOLİK REKABET İÇEREN OTORİTERLEŞME SÜRECİNDE TEKNOLOJİ KULLANIMI
Modern siyaset bilimi literatüründe kutuplaşmanın en kritik bileşenlerinden birisi olarak öne çıkan önemli bir kavram vardır: Negatif Partizanlık (Negative Partisanship). Negatif partizanlık, seçmenin kendi partisine duyduğu sevgiden çok, karşı tarafa duyduğu korku veya antipati üzerinden siyasal davranış geliştirmesidir.
Türkiye’de negatif partizanlık pratiği, özellikle seçim dönemlerinde yoğun biçimde yaşanmaktadır. Türkiye’de son dönemlerde seçmenler, çoğu zaman kendi siyasi bloklarını “en iyi seçenek” olduğu için değil, “karşı tarafın iktidarını engellemek” amacıyla desteklemektedir. Bu durumun dört önemli sonucu şöyle ortaya çıkmaktadır:
– Siyasal sadakat rasyonel performans değerlendirmesinden bağımsızlaşır.
– Ekonomik krizler veya kurumsal sorunlar seçmen davranışını sınırlı ölçüde etkiler.
– Siyasal liderler hata maliyetini düşürür.
– Demokratik hesap verebilirlik zayıflar.
Kutuplaşma ve negatif partizanlık tekniklerinin egemen olduğu bir ülkede seçimler, alternatif programların yarıştığı demokratik rekabet olmaktan çıkarak “kimliksel hayatta kalma referandumu” niteliği kazanmaktadır. Steven Levitsky ve Lucan A. Way’in “rekabetçi otoriterlik” kavramı ile açıkladığı yaklaşımları çerçevesinde değerlendirildiğinde Türkiye’de kutuplaşma, yalnızca toplumsal bir sonuç değil; aynı zamanda rejimsel dayanıklılığı artıran stratejik bir araçtır. Levitsky ve Way’in modelinde seçimler tamamen ortadan kalkmaz; ancak siyasal rekabet eşitsiz koşullarda yürütülür. Kutuplaşma burada iktidarın hegemonya oluşturma hedefine ulaşmasına yardımcı olur. Çünkü seçmen davranışı, performans değerlendirme sürecinden çok kimliksel korkular üzerinden şekillenmeye başlayacaktır. Bu nedenle kutuplaşma siyaseti, sembolikleşen muhalefetin koalisyon kurmasını zorlaştırıp sistemin demokratik zeminini güçsüzleştirmekte, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarını zayıflatarak lider merkezli bir siyaset üretmektedir.
Türkiye’de “yüzde 50+1”e dayalı cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, kutuplaştırıcı siyaseti teşvik eden yapısal bir sorun haline gelmiştir. Çünkü bu sistem, geniş toplumsal uzlaşılardan çok, radikal bloklaşmalar yaratmakta ve bu bloklaşmaları ödüllendirmektedir. Yakın gelecekte Türkiye’de kutuplaşmanın yalnızca klasik ideolojik eksenlerde değil; göçmen meselesi, kuşak çatışmaları, teknoloji politikaları, yapay zekâ, kültürel yaşam tarzı ve ekonomik güvencesizlik gibi daha parçalı alanlarda yeniden üretileceği öngörülebilir.
Son zamanlarda üretilen yeni bir teknik olarak “deepfake” kavramı üzerinde de durmakta yarar vardır. Deepfake; yapay zekâ ve derin öğrenme teknikleri kullanılarak bir kişinin görüntüsünü, sesini veya hareketlerini gerçekte söylemediği ya da yapmadığı şeyleri yapıyormuş gibi gösteren sahte dijital içerik üretim teknolojisidir. Bu teknoloji, özellikle “deep learning” (derin öğrenme) ve “generative AI” (üretken yapay zekâ) modelleriyle çalışır. Bu yöntem; kişinin yüz mimikleri, konuşma tarzı ve ses tonu analiz edilerek gerçekçi videolar veya ses kayıtları oluşturmaktadır. Örnek vermek gerekirse bir siyasetçinin hiç yapmadığı bir konuşmayı yapıyormuş gibi gösteren video üretmek –Türkiye’de son cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanıldı–, tanınmış bir kişinin sesini ve hareketlerini taklit etmek veya sahte görüntülerle kamuoyu algısı oluşturmak, deepfake uygulamalarına örnek olarak gösterilebilir.
Deepfake teknolojisi; sinema ve oyun sektöründe yaratıcı amaçlarla kullanılabilir, eğitim ve dijital içerik üretiminde faydalı olabilir. Yararlı kullanım alanları yanında deepfake uygulamaları; dezenformasyon, dolandırıcılık, siyasi manipülasyon ve itibar suikastı gibi ciddi etik ve güvenlik riskleri taşıyan durumlarda da sıkça kullanılabilmektedir. Bu nedenlerle, birçok ülkede deepfake içeriklerin etik sınırları, hukuki düzenlemeleri ve seçim güvenliği üzerindeki etkileri yoğun biçimde eleştirilmektedir.
Özellikle yapay zekâ destekli siyaset üretme biçimleri olarak dezenformasyon, “deepfake” teknolojileri ve algoritmik propaganda teknikleri, siyasal kutuplaşmayı “gerçeklik sonrası” (post-truth) bir boyuta taşıma potansiyeline sahiptir. Bu yöntemlerin kullanılmaya başlanması, kutuplaşmayı yeni ve derin boyutlara ulaştıracak ve demokratik toplum açısından iki temel risk unsuru yaratacaktır. İlk olarak, siyaset yapma zemininde ortak gerçeklik zemini kaybolmaya başlayacaktır. İkinci olarak ise zaman içinde siyasal rakip ya da rakiplerin “meşru aktör” olmaktan çıkarılıp “varoluşsal düşman” haline gelmesi süreci yaşanmaya başlayacaktır. Bu durum, iç cephede çok tehlikeli bir bölünme ve tehlikeli bir kamplaşma ortamına zemin hazırlayacaktır. Orta vadede geleceğin kutuplaşması ise yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda epistemolojik bir kriz niteliğine bürünecektir.
SONUÇ
Türkiye’de siyasal kutuplaşma, ülke gerçekliğinin yansıması olmanın ötesinde, stratejik biçimde üretilen bir siyasal yönetim tekniği olarak işlev görmeye devam etmektedir. Son dönemde özellikle kimlik siyaseti, güvenlikleştirme, medya hegemonyası ve negatif partizanlık uygulamaları aracılığıyla seçmen davranışı rasyonel değerlendirmelerden uzaklaştırılarak siyasal rekabet duygusal sadakat eksenine oturtulmuştur.
Kısa vadede kutuplaşma siyaseti, seçimlerde başarıyı getirmekle birlikte, iktidarın konsolidasyonunu ve siyasi istikrarı da sağlayabilmektedir. Uzun vadede düşünüldüğünde ise kutuplaşma siyaseti pratikleri, ülke içinde demokratik kurumların güçsüzleştirilmesi yoluyla etkisizleştirilmesi, toplumsal istikrar ve güvenin zedelenmesi ile ortak kamusal alanın parçalanması gibi ciddi siyasi ve toplumsal maliyetler ortaya çıkarmaktadır. Bunun da ötesinde kutuplaşma siyaseti, demokratik ülkelerin otoriterleşmesi tehlikesini büyütmektedir.
Bu çerçeve içinde düşünüldüğünde, Türkiye’de demokratikleşme tartışmasının merkezinde yalnızca adil olmayan seçim süreçleri değil, aynı zamanda kutuplaşmayı yeniden üreten siyasal süreçlerin ileri teknoloji teknikleri kullanılarak demokratik yapıyı erozyona uğratma tehlikesi de yer almaktadır. Son dönemde siyaset üretme biçimlerinde ileri teknoloji tekniklerinin kullanımı, demokrasiden uzaklaşan ülkeler açısından yeni fırsatlar yaratmakta, iktidarını süreklileştirmek açısından otoriter iktidarlara can suyu sağlamaktadır. Bu durumun da siyasette ileri teknoloji kullanımının anti-demokratik rejimlerin “yeniden üretimi” açısından önemli bir kaynak olmaya başladığının görülmesi gerektiğini düşünüyorum.


Son derece önemli bir konuda yazılmış çok değerli bir çalışma. Bu araştırmanın genişletilerek bir kitaba dönüşmesini dilerim.
İnsanın sömürülmesindeki en güçlü araç “aidiyet duygusu”dur.