KÂMURAN ŞİPAL’İN ‘DEMİR KÖPRÜ’SÜNDE ÇOCUKLUK VE ADANA

-ADANA-
Edebiyat dünyasının ve toplumun genelinde yaptığı çevirilerle tanınan Kâmuran Şipal, 24 Eylül 1926’da Adana’da doğar. İlkokulu ve ortaokulu memleketinde tamamlayan yazar, lise çağlarında buradan İstanbul’a gelerek yaşamını bir süre yatılı okullarda ve öğrenci evlerinde sürdürür (Dizdar, 2024, s.15). 1946’da Pertevniyal Lisesini ve sonrasında 1955’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitiren yazar, bu bölümde iki sene asistanlık yapıp Almanya’ya gider ve burada çeşitli çalışmalarda bulunur (Balık, 2019). Yurda dönüşünde, 1960’ta İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda Almanca okutmanlığı görevine başlayan Kâmuran Şipal, mesleğini emekli olana kadar icra etmeye devam edecektir. Edebi hayatına dönemin birçok genç sanatçısı gibi Varlık’ta yayımlanan şiiriyle başlayan ve 1951’de yine Varlık’ta ilk öyküsü yayımlanan yazar, 1953’te TDK’nin öykü yarışmasında ‘Sucu İsmail’ hikâyesiyle ödüle değer bulunur (Dizdar, 2024, s.17). 1962’de ‘Beyhan’ adıyla okurlara sunulan kitabının ardından 1964’te ‘Elbiseciler Çarşısı’yla Sait Faik Hikâye Ödülü’nü de alan yazar, 1998’de ise bu yazının ana odağını oluşturacak olan ‘Demir Köprü’yü yayınlar. 2010’da ‘Sırrımsın Sırdaşımsın’ romanıyla Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan sanatçı, 2019’da İstanbul’da hayatını kaybeder.
Hakkında kaleme alınmış yazılarda hep sessiz, sakin, sadece eserleriyle gündeme gelmeyi seçen bir karakter olarak tanıdığım Kâmuran Şipal’le ilgili edebiyat dünyamızda yankılanan bazı fikirlere yer vererek sonrasında sahneyi ‘Demir Köprü’ye bırakacağım. Yazarın çevirilerinin kendisine öğretmenlik yaptığını ifade eden Füruzan onun hakkında şöyle diyor: “Bu akıllı, yetenekli, seçkin insanların yapıtlarını bana taşıyanlara sürgit teşekkür borçluyum.” (Füruzan, 2012, s.95) Edebiyat ortamındaki en yakın dostluklardan biri olarak anılan Behçet Necatigil ve Kâmuran Şipal dostluğunun en yakın tanığı, Şairin kızı Ayşe Sarısayın babasının ve Kâmuran Şipal’in arkadaşlığının 1947’de İstanbul Üniversitesinde başladığını belirterek şöyle diyor: “Şanslıydım: Alman Lisesinde öğrenciydim, Kafka’yı Almancasından okuyabiliyordum. Çok şanslıydım: Tıkandığımda, Almancamın yetersiz kaldığı durumlarda ‘Kâmuran Amca’nın çevirileri yetişiyordu imdadıma.” (Sarısayın, 2012, s.101) Öykümüzün değerli kalemlerinden Nursel Duruel ise ikilinin başka bir ortak noktasına dikkat çekiyor: “1963-1973 yılları arasında Behçet Necatigil Almancadan 15, Kâmuran Şipal 10 radyo oyunu çevirmişler. Amaçları, ‘Seçme Alman Radyo Oyunları’ başlığıyla bir antoloji çıkarmak. Ne var ki yayınevleri ‘satmaz’ düşüncesiyle böyle bir antoloji basmaya yanaşmamışlar.” (Duruel, 2012, s.99) Kaleme aldığı incelemede Kâmuran Şipal’in çevirmen yanına ağırlık veren Birsen Ferahlı’nın ifadeleri şöyle: “Kâmuran Şipal nasıl birisiydi? Franz Kafka, Wolfgang Bochert, Ingeborg Bachman, Rilke, Canetti, Musil, Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Brecht, Jung, Freud, Adler, Max Brod, Bernard Zeller, Hans Zulliger, Hans Graber ve Herman Hesse onun sözcükleriyle bana sesleniyorlardı.” (Ferahlı, 2012, s. 108) Son olarak, 2025 yılında kaybettiğimiz Selim İleri’nin Kâmuran Şipal’e mektubundan şu alıntıyı yaparak bu bölümü bitireceğim: “Edebiyatımızdaki onurlu duruşunuza dair, uzakta var olmayı tercih edişinize, kendi uzlet köşenizde kalışınıza dair ne çok şeyler belirtmemiz gerekiyor. Ve sessiz, çekingen ‘dik duruş’unuza bugün büsbütün ihtiyacımız var.” (İleri, 2012, s.97).
‘DEMİR KÖPRÜ’DE ÇOCUKLUK VE ADANA
Adana’nın sembol yapılarından biri olan Demir Köprü, Seyhan’la Yüreğir ilçeleri arasında yer alır. Beş yüz otuz metre uzunluğundaki bu köprü, 1886’da ulaşıma açılan Adana-Mersin demiryolunun devamı olarak Almanlar tarafından 1912’de yapılır (Baycanlar, 2018, s.92). Kâmuran Şipal’in eserine adını veren köprünün eserde mimari bir yapının çok ötesinde konumlandırıldığını, romanın daha ilk sayfalarında sezmek mümkün. Ancak bana göre bu köprü ve Adana’da bulunan, kentin ülkemiz için de önemli yapılarından olup eserde adı geçen birçok tarihi unsurun yazar tarafından ustalıkla kullanılan imgesel varlığından bahsetmeden önce; edebi incelemelerde ve akademik çalışmalarda adı pek de geçmeyen bu yapıtın başkalığından bahsetmek gerekiyor. Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatında, Adana ve edebiyat denilince akla ilk gelen kavramlardan biri, hatta ilki toplumcu gerçekçilik ve bu kavramın başat aktörlerinden olan Yaşar Kemal ile Orhan Kemal diyebiliriz. Hal böyleyken her ne kadar; romanın yayınlanma tarihi 1998 de olsa, çoğu okur gibi ben de Kâmuran Şipal’i Freud çevirilerinden tanıdığımdan ondaki toplumcu damarın yukarıda adını andığım iki güzide yazarımıza pek de benzemeyebileceğini öngörmüş olsam da bir okur olarak açıkçası benim de beklentim bu yöndeydi. Fakat Şipal’in, bu eseri modernist bir teknik ve varoluşçu bir bakışla kaleme aldığını söylemek gerek. Karşımızda oldukça içedönük, hissî çıtası yüksek ve okuru çok derinden yakalayan şu iki kavramla temellenmiş bir romanın olduğunu söylersem sanırım bazı konular biraz da olsa netleşebilir: geçmiş ve anne. Bununla birlikte romanı eğer bir yağlı boya tabloya benzetecek olursak tuvalin kendisinin de Adana olduğunu ifade etmek yerinde olacak.
Kâmuran Şipal’le ilgili yazdığı yazıda şöyle diyor Birsen Ferahlı: “Kitaplarının başlangıcındaki özgeçmişte Adana doğumlu olduğu yazıyor. Yapıtlarındaki Büyük Saat, Bebekli Kilise, sıcak yazları serinleten koruklu dondurma, yıldızlı dam geceleri gibi mekân ve imgeler bizi Çukurova’ya götürüyor zaten… Adana’da geçen zaman yalnızca on beş yıl; ama çocukluk zamanları yıllarla değil duygusal bellekteki kayıtlarla ölçülmeli.” (Ferahlı, 2012, s.109). Devamında, ‘Demir Köprü’nün anlatıcı kahramanını imleyen bir ifadeyi Behçet Necatigil’le ilişkilendirerek veriyor Ferahlı: “Behçet Necatigil’in ‘Malte Laudris Brigge’nin Notları’ için ‘Evet, içlerinde ağır bir gurbet taşıyanlar içindi bu kitap,’ sözünü anımsadım. Bir şiir gibi gelir bana bu söz. Kâmuran Şipal’in öykü kahramanları da içlerinde ağır bir gurbet taşırlar.” (Ferahlı, 2012, s.112) İçinde taşıdığı gurbetle ünlü Fransız varoluşçu sanatçı Jean Paul Sartre’ın ‘Bulantı’ romanının kahramanı romanın başında şunları söyler: “Ne işim vardı burada? Niçin konuşuyordum bu insanlarla? Bu saçma sapan kılığa neden girmiştim? Tutkum ölüvermişti. Yıllar yılı beni oradan oraya sürükleyip duran, dalga dalga alıp götüren bu tutku değil miydi? Ve işte şimdi kendimi bomboş duyuyordum.” (Sartre, 1986, s.11) Bana bu cümleleri hatırlatan, tıpkı ‘Bulantı’nın başında olduğu gibi anlatıcının ‘Demir Köprü’nün başındaki şu ifadeleri oldu: “Bir dizi yanılgının tutsaklığında yaşanmış yıllar. Yaşamakla yaşamamak arasında yaşanmış. Nasılsa içine düşülen cangıl ortasında sağa sola savrulmalar, bocalayışlar, kuşkular, bir türlü bir yol ele geçirip dışarı çıkamayış. Ve hep sorulan soru: Ben buralara nereden geldim?” (Şipal, 1998, s.5) Bu iki ifade birbirine nasıl da benziyor, değil mi? Yaşamı, yaşamını az çok sorgulayan her bireyin kitlesel bilinçaltının rahatsız edici dürtüşleriyle kendine varoluşunun başından beri, kâh Şipal’in eserindeki ‘salıncak’ imgesinin ölüme dönüştüğü bir uçak yolculuğunda annesinin cenazesine giderken ondan ayrılışının sızısını hayatı boyunca yüreğinde ve beyninde taşıyan anlatıcının yaptığı gibi kâh ölümsüz yazar J. R. R. Tolkien’in ölümsüz eseri ‘Yüzüklerin Efendisi’nde kadim kralların mezarlarında mevsimden mevsime açan simbelmynë (hephatırla)’leri görünce Aragorn’un Rohan’ın eski bir şairinin dizelerini hatırlatması gibi sorduğu sorular yaşamın sonuna kadar yakamızdan düşmeyecek belli ki. İşte Aragorn’un mırıldandığı o dizeler:
“Nerede şimdi at, nerede süvari? Nerede çalan borular? / Nerede zırh ve miğfer, nerede uçuşan saçlar? / Nerede harpın teline dokunan el, nerede yanan kızıl ateş? / Nerede bahar, nerede hasat, nerede uzayıp giden başaklar? / Gelip geçti hepsi, dağdaki yağmur, kırdaki yel gibi; / Batı’da günler tepelerin gerisindeki gölgeler içinde kaybolup gitti. / Kim toplayacak şimdi yanan kuru ağacın dumanını? / Kim görecek Deniz’den dönüp gelen, akan yılları?” (Tolkien, 2017, s. 485)
Tolkien, Sartre ve Şipal… Üç farklı coğrafyanın, üç farklı zamandaki, üç farklı sesi… Bu kadar farklı dinamiğe rağmen sorular, sorgulamalar, hatırlamalar, insanoğlunun o kadim kederi hep aynı. Daha önce planlamadığım halde, bu satırları yazarken yine ömrünün bir parçası Çukurova’ya değmiş değerli şair Ahmet Erhan geliyor aklıma. Ve onun bütün bu bahsini ettiğim durumlarla ve ‘Demir Köprü’deki, annesinin cenazesine giderken çocukluğunu didik didik edip kendini birden Adana’da Büyük Saat’in ve Ulu Cami’nin arasındaki sokaklarda, İkinci Dünya Savaşı için kazılan hendeklerde oynarken bulan anlatıcının hüznüyle uyumlu olduğunu düşündüğüm şiiri beliriyor zihnimde:
“… Kurumuş kuyunun suyu, incirin / Sütü çoktan çekilmiş / Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi / Ayrıkotları, dikenler bürümüş // Kapıdaki çıngırak kararmış nemden / Atnalı ve sarımsak duruyor ama / Oğlum, mektup yaz diyen / Sesin hâlâ kulaklarımda // Anne ben geldim, ağdaki balık / Bardaktaki su kadar umarsızım / Dizlerin duruyor mu başımı koyacak? / Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın…” (Erhan, 2023, s.261)
“Yaşlı bir adamın geçmişe, çocukluğuna yaptığı uzun yolculuğun olağanüstü dil incelikleriyle örülü hikâyesi…” (Sarısayın, 2012, s.103) diyor Ayşe Sarısayın, ‘Demir Köprü’ hakkında ve Kâmuran Şipal’in ona bir rehber niyetiyle, sürekli geçmişine, ilk çocukluğunun derinliklerine dönmesi gerektiğini çünkü hayatına dair ne varsa orada bulunduğunu söylediğini aktarıyor. Nitekim Şipal de Sarısayın’a salık verdiği şeyi yapıyor ‘Demir Köprü’de. Annesini ve Adana’yı lise çağlarındaki bıçkınlığın verdiği kararlılıkla terk eden, yazları gelip kısa süreli kalışları haricinde annesine ve bir anne imgesi olan memleketine geri dönmeyen anlatıcının çocukluğunun dehlizlerine iniyoruz ‘Demir Köprü’de. Annesinden her ne kadar ayrılsa da bunun hep acısını çekmiş, ömrünü Araf’ta asılı bırakmış, hayata bir türlü ‘tutunamamış’ bir anlatıcı bu. Anneden kopuş gerçekleşmediği gibi bir de hep ‘sıla-i rahim’in özlemi duyulmuş. Yani Araf aslında bir benzetme değil anlatıcının yaşam tanımlamasında. Çünkü Araf, ‘Demir Köprü’yle eş aslında. Yazının başlarında yazarın Adana’nın önemli yapılarını mimari bir somutluktan çıkarıp onları kendi yaşamını dizayn eden bir metafora dönüştürdüğünü söylemiştim. Ve ‘Demir Köprü’ bu metaforlar başlığının en üstünde yer almakta. Yaşamaya da ölmeye de karar verilemeyen, geçmişle geleceğin arasında bağ kuran ama bu iki zamanın arasında asılı kalan, belki de bir göbek bağı Demir Köprü eserde, hiç koparıl(a)mayan. Romanda tam üç kez kritik bir şekilde karşımıza çıkıyor köprü. Altından gürül gürül Seyhan Nehri’nin aktığı, etrafındaki değirmenlerle hemen çevredeki portakal bahçelerinin sulandığı ve belki de Çukurova’ya can verdiğinden anlatıcının da annesinin de bir türlü kendini üstünden yer çekimine bırakamadığı köprü. Başka bir deyişle anlatıcının yaşamının ‘sol anahtarı’. Köprü metaforunun anlatıcıyı bütün ömrü boyunca anaforuna aldığı yapıtta çokça dile getiriliyor zaten. Uçak yolculuğu annesinin cenazesine giderken sansürsüz bir yüzleşme oluyor onun için. Neyle mi? İyi ki dedikleriyle yüzleşen insan var mıdır? Tam da bunları yazarken Mama Said’i açıyorum. Konusu ‘anne’ olan birçok yapıt üşüşüyor aklıma. Ama ‘Demir Köprü’den kopmamalıyım, anlatıcının kopamadığı gibi. “Annem ne zaman aklıma gelse, bir köprü canlanır gözlerimin önünde. Köprünün öyküsünü çocukluğumda pek çok kez anlattırıp dinledim annemden. Hayalimde süsleyip püsledim onu. Her seferinde yeni katkılarla zenginleştirdim. Köprünün öyküsü, köprü öyküsü en değerli anılarımdan birini oluşturdu, yıllar yılı eşsiz bir hazine gibi kaldı belleğimde, bütün diğer anılarımdan daha çok kollanıp gözetildi, titrendi üzerine. Pek çok kez saklı tutulduğu köşeden çıkarıldı, yaz kış altından gürül gürül sular akan köprü üzerinde annesiyle, annesinin kucağında unutulmaz anlar yaşayıp hazların en güzelini tattı.” (Şipal, 1998, s.14) Kucağındaki çocuğuyla kendini köprüden atamayan anneyle birlikte yaşananlar eşliğinde köprüyle kurulan bağ, ikinci kez yine aynı amaçla ama bu kez annesiz gerçekleştirilmeye çalışılır. Ergenliğin eşiğindeki anlatıcı annesinden yediği dayağın hıncını almak ister gibi; sabah uyandırılıp, geniş avlulu evin bahçesindeki kuyudan çekilen suyla yüzünü yıkayıp, Küçük Saat dolaylarındaki okuluna gidip dönme rutinini bozar bir gün. Soluğunu nerede alacağını tahmin etmek zor değil. Bir zamanlar annesinin kucağında geldiği Demir Köprü’de tabii ki! “Bir ikinci sayfa daha kopardı defterden, onu da ötekisi gibi buruşturup sulara bıraktı. Sonra bir sayfa daha… Derken bu oyunun bir an önce sona ermesini istiyormuş gibi ikili, üçlü sayfalar kopardı. Sanki her defasında ruhuna yuvalanmış ağır, bunaltıcı, kasvetli bir nesneden bir parça koparıp alıyor, her defasında Demir Köprü’nün korkuluğu üzerinden suya bırakılan bu parçayla sularda sürükleniyor, her defasında kendini biraz daha hafiflemiş hissediyordu. İçinde o ana kadar birikmiş tüm kırgınlıklar, küsmeler, darılmalar, hınçlar, öfkeler, sevgisizlikleri rüzgârda sağa sola uçuşarak ağır ağır aşağı inen sayfalar alıp götürüyor, bilinmeyen uzaklara taşıyor ya da suların altına gömüyordu. En sona defterin kabı kalmıştı, bir anlık duraksamadan sonra onu da fırlatıp attı aşağılara.” (Şipal, 1998, s.76) Burada kahramanın intihar hissi eylemsel olarak gerçekleşmez ve başka bir nesneye, bir deftere yansır. Defterin sayfaları koparıldıkça intihar düşüncesi hafifleyen çocuk ruh, kendini yapraklarla eşleştirerek ta ki iskeleti kalana kadar bırakır Seyhan’a. Ölüm gerçekleşmemiş ama ruh boşluğa asılmıştır. Bu durum üçüncü kez, anlatıcı bir yetişkin olarak uçaktan inip faytonla Demir Köprü’ye geldiğinde tekrar gerçekleşecektir. Kendi kendine, çocukluğunda yarım bıraktığı işi tamamlayıp tamamlamayacağını da sorar hatta. Ama yine yapamaz ve annesinin soluk yüzünden bağışlanma dilemek üzere cenazeye doğru gider. Fakat bir şartla: “Gökten inecek salıncağa bensiz tek başına binip bu yolculuğa çıkacağı için annemin ne kadar üzüleceğini biliyorum. Yakında, anne, diyorum kendi kendime. Yakında, anne, yakında!” (Şipal, 1998, s.115)
Salıncak da tıpkı romandaki diğer imgeler gibi, anneyle birlikteliği, yer yer aşkın bilinci yer yer de ölümü imleyen ve eserin başından sonuna köprüye benzer şekilde ana izleği takip eden metaforlardan biridir. “Gökten bir salıncak inecek aşağı, seninle ben salıncağa bineceğiz, salıncak bizi alıp gökyüzüne çıkaracak. Yaz geceleri evimizin damında annem böyle söyledikçe arka üstü yatıp yıldızlara bakar, bir ara salıncağın yukarıdan indiğini görür gibi olur, ama tam bizim dama inecekken yine onu gözden kaybederdim. Beni annemle alıp götürecek salıncak hiçbir vakit inmedi gökyüzünden.” (Şipal, 1998, s.13) Buradan hareketle, annenin köprüde kucağında bebeğiyle gerçekleştiremediği intiharı salıncağa yükleyerek sonraya ertelediğini söylemek pek de yersiz görünmüyor. Bunun yanında Adana’nın meşhur sıcağının, yaz günlerinde toprak damda yıldız seyredilerek uykuya dalınan ve sivrisineklerden cibinliklerle korunmaya çalışılan masallı gecelerin sabahına Büyük Saat’in sesiyle uyanmanın bu içli anlatıya bir nebze de olsa ışık getirdiğini belirtmek gerek.
“Demir Köprü” ve “salıncak” metaforlarının yanında, romana ağırlığını koyup imgeler kervanına katılan bir diğer yapı ise Adana’nın yine tarihi yapılarından biri olan istasyon. Tıpkı köprü ve salıncak gibi geçmişle geleceği, yaşamla ölümü, ayrılıklarla kavuşmayı sembolize eden tren garı ilk olarak karşımıza; henüz çocuk yaşta evlendirilen annenin ilk eşinden boşandıktan sonra, biraz da toplum baskısıyla evlendiği ikinci eşinin Tunceli olayları meydana gelince ikinci kez askere çağrılmasıyla çıkıyor. Garda annesiyle, çok sevdiği üvey babasını yolcu ederken annesinin daha o anda adamın bir daha dönmeyeceğini düşündüğünü sezen anlatıcının annesinin haklı çıktığını görmesi uzun sürmeyecektir. Sonuç olarak üvey baba bir daha dönmemiş, istasyon onları bir kişi eksiltmiş ve hayatlarını iyice zorlaştırmıştır. İstasyonun ikinci kez uzaklara götürdüğü kişiyse genç yaştaki anlatıcının kendisidir. Annesinden kopmanın bedelini, onu tek başına bırakmanın acısını boynunda bir ilmek gibi taşıyan anlatıcı için istasyon biraz da pişmanlık ve çocukluğun, anne sıcaklığının sonudur. “İstasyondaki veda sahnesi bir kez daha gözlerimin önüne geldi. Bir kompartıman penceresinden içeri uzanan eller. Ellerden kayıp giden bir çocukluk… Çocukluk! Annem, kompartıman penceresinin önünde ağlıyor. Bana uzanan ellerini buluğ çağının dik başlılığıyla geriye itiyorum. Annem son bir kez yalvarıyor: ‘Gitme, burada kal!’ ‘Hayır’ diyor, başka bir şey demiyorum.” (Şipal, 1998, s.110) Buluğ çağının dik başlılığı koca bir boşluğa, boşluk yabancılaşmaya, yabancılaşma intihar arzusuna dönüşüyor. Ancak en başta dediğim gibi tamamlanan bir çember değil bu, bu bir Araf hali. Ve bu hal edemiyor, dile geliyor: “Sıla-i rahim buyruğu açıkça ortada dururken, ertelemelerin, omuz silkmelerin, burun kıvırmaların, dudak bükmelerin, birkaç satırlık mektuplara üşenmenin, vadesi çoktan dolmuş yolculukların zahmetini bir türlü üstlenmek istemeyişlerin savunulacak yanı var mıdır? Bereketli topraklar dururken çorak yerlerde kök salmaya yeltenmelerin, pencerelerin gerisinden dışarıyı seyretmelerin, uzanan elleri geri çevirmelerin, sonra da oturup ağlamaların ve bu oyunu yıllar yılı sürdürmenin saçmalığı ortada değil mi!” (Şipal, 1998, s.113)
Yazının sonuna gelirken Sezer Ateş Ayvaz’ın ‘Demir Köprü’ romanı hakkında yazdıklarına yer vermek yukarıda bahsettiğim durumları toparlayabilmek anlamında yardımcı ve aydınlatıcı bir rol üstlenebilir. “Şimdi ve geçmiş arasında anımsamalar, giderek bir iç sesin anlattıklarına dönüşür. Orada çocukluğun büyülü kenti, anılarla ayrıştırılan çocukluk vardır. İlksel olana, anneye gidiş sadece acı-tatlı yaşantıların canlandırılması için değil, geçmişteki ben ile şimdiki benin sürekliliğini, yani kişiliğin bütünlüğünü bulmak içindir. Kent, anne ve çocukluk yitirilmiş ancak yaratıcı bir imgelemle dönülebilecek ve dilin başardığı kadar canlandırılacak, dilin zenginliği kadar anlatılabilecek bir gerçekliktir. Geçmişe ve çocukluğa gidiş yoğun bir anlamlandırma çabasıdır artık, anne ve kent, bilincin derinliklerine inilerek, her bir yaşam parçasındaki saklı değerleri görerek adeta bir bellek analizi titizliği ve keşfiyle dillendirilecektir. Yitirilen dünyaya, anneye, çocukluk yaşantısına yönelmek gerekmektedir. Bütünüyle el çekilen dünyaya, anlamlar alanına elden geldiğince geri dönmek!” (Ayvaz, 2012, s.105-106)
Sonuç olarak, daha çok Türk edebiyatına kazandırdığı çevirilerle tanınan Kâmuran Şipal’in ‘Demir Köprü eseri; gerek içsel ve samimi üslubuyla gerekse modernist ve varoluşçu tavrıyla yazarın çeviri dışındaki eserlerinin de en az onlar kadar ilgi çekmesi gerektiğine okuru çağırır nitelikte bir işlev görüyor. Adanalı bir yazar olarak Adana’yı işlerken ülkenin bu önemli kentine bambaşka bir perspektiften bakabilen Kâmuran Şipal’in eserleri okurunu bekliyor.


KAYNAKÇA:
– Ayvaz, A. S. (2012). Sırrımsın Sırdaşımsın. Dünyanın Öyküsü, 6, 105-107.
– Balık, M. (2019). Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/kamuran-sipal (23.04.2026).
– Baycanlar, M. (2018). Taşköprü’ye Çık Irmağa Bak! Sanatçılarıyla Adana. İstanbul: Heyamola Yayınları.
– Dizdar, D. S. (2024). “Kamuran Şipal’in Eserlerinin Özkurmaca Bağlamında İncelenmesi”. Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi, Adana.
– Duruel, N. (2012). Karınca Çalışkanlığı, Ermiş Sessizliği. Dünyanın Öyküsü, 6, 98-99.
– Erhan, A. (2023). Burada Gömülüdür. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.
– Ferahlı, B. (2012). Ruhun Zamanı. Dünyanın Öyküsü, 6, 108-113.
– Füruzan. (2012). Kâmuran Şipal’i Selamlamak. Dünyanın Öyküsü, 6, 94-96.
– İleri, S. (2012). Kâmuran Şipal’e Mektup. Dünyanın Öyküsü, 6, 97.
– Sarısayın, A. (2012). Kâmuran Amca’ya Bir Mektup Denemesi. Dünyanın Öyküsü, 6, 100-104.
– Sartre, P. J. (1986). Bulantı. İstanbul: Amaç Yayınları.
– Şipal, K. (1998). Demir Köprü. İstanbul: Afa Yayınları.
– Tolkien, R. R. J. (2017). Yüzüklerin Efendisi. İstanbul: Metis Yayınları.

