ÇETİN YİĞENOĞLU’NUN ‘O YAZ ÇOK SICAKTI’ ROMANINDA KENT, KÜLTÜR, BELLEK VE ADANA

-ADANA-
Kültürel bellek teorisini geliştiren önemli isimlerden olan Jan Assman, kültürü “ortak deneyim, beklenti ve eylem mekânlarından bir sembolik anlam dünyası yaratarak … güven ve dayanak imkânları sağlayarak insanları birbirine” bağlayan bir yapı olarak niteler ve bu yapının “önemli deneyim ve anları biçimlendirip canlı tutarak ilerleme halindeki şimdiki zamanın ufkuna bir başka zamanın öykülerini, görüntülerini katarak dünle bugünü” birleştirdiğini vurgular (Assman 2022: 23). Kültür, tek tek bireyleri ortak değerler ve kurallara bağlılık, ortak yaşanmış geçmişin anılarına dayanan ortak bilgi ve kendini algılayış biçimi çerçevesinde “biz”e dönüştüren bağlayıcı yapıdır (Assman 2022: 23). Yazı öncesi toplumlarda hatırlama, tekrarlama ve canlandırma yollarıyla oluşan kültürel bellek, bir toplumu bir arada tutan bütün değerleri kayıpsız kayıt altına alıp sonraki kuşaklara aktarma işlevine sahipti; yazı ile birlikte ise kültürü oluşturan birçok şey, değişmesi mümkün olmayan biçimde kaydedilir hale gelir, yazılı metin hatırlamanın en önemli mekânına dönüşür. Öte taraftan yazı aynı zamanda tekrarlama, canlandırma pratiğini ortadan kaldırdığı için unut(tur)mayı da kolaylaştırır. “Hatırlamanın binlerce yıl öncesine kadar varabilen pozitif biçimleri ile sansür, yok etme, değiştirme ve tahrif etme yolu ile dışlama ve dışlayarak unutturmanın negatif biçimleri aynı olgunun sonuçlarıdır.” (Assman 2022: 30)
Ulus öncesi toplumlarda merkez, periferide olan her şeyi ötekileştirmiş; değersiz bulmuştur. Ulusal kimliği inşa süreçlerinde de kimlik ideolojisinin tekleştirici, farklılıkları unutturmaya dönük stratejileri, başta dil olmak üzere değerleri, gelenekleri hep egemen kültüre göre şekillendirmiş; bu süreçte merkezin taşrasında kalan toplulukların, grupların kültürel belleklerinde var olan değerler, onların grup olmalarını mümkün kılan yaşama pratiklerinin önemli kısmı, egemen kültürün ulusal kimliğe eklemeye değer bulmadıkları, ya görmezden gelinerek ya da birlik fikrine açıkça uymadıkları için dışlanmışlardır. Ulusal aidiyete göre inşa edilen toplumlarda da kimlik, merkez olarak belirlenen kültüre göre oluşturulmuş; ulusal kimliğin dayanak noktalarından biri sayılan halk kültürü de bazı derleme faaliyetleri ve akademik ilgiler dışında ulusal kültüre, sanıldığı kadar etkide bulunamamıştır. Etnik gruplar daha büyük ve egemen etnopolitik yapılarla karşılaştıklarında, bu yapıya tabi olmak zorunda kaldıklarında ciddi bir entegrasyon sorunu ortaya çıkar. “Hâkim kültür … kültür ötesi bir geçerlilik kazanır ve etkisi altına aldığı kültürleri marjinalleştirerek üst kültüre dönüşür.” (Assman 2022: 154)
Peki, egemen ya da üst kültür kendi potasında erittiği bütün alt kültürleri marjinalleştirmek suretiyle tamamıyla unutturabilir mi? Bunun olmadığını, olamayacağını bugün daha iyi biliyoruz ancak dünyanın zaman-mekân sıkışmasını yoğun bir şekilde yaşadığı yeni binyılın başlarından itibaren ulusal kültürün ve kimliğin etnisiteyle baş edebilmenin ötesinde global kültüre maruziyetin doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kaldığı görülüyor. Ayrıca küreselleşme düşüncesi ulusal kapitalist yapıların devrini tamamladığını ileri sürdüğünden beri, çoğulculuk anlayışı doğrultusunda, ulusal kültürün “öteki”leri artık çok daha önemli bulunuyor. Öte taraftan özellikle Türkiye’de entelektüel muhitin taşrayı kavramlaştırmaya çalışırken belki de kaçınılmaz olarak, hatta “taşra”, “taşra sıkıntısı” sözcüklerini kullanırken bile, meseleye merkezden baktıklarını, merkezin diliyle konuştuklarını söylemek gerek. Türkiye sosyolojisi bakımından ise merkezin dışında olanların merkeze itirazlarının ete kemiğe büründüğü zamanların yaşandığı yorumları yapılmakta nicedir.
Aslında merkezin dışında yaşanan hayatlar, sosyolojinin, egemen ideoloji dışında kalan fikriyatın ve elbette edebiyatın öteden beri ilgisini çekmiştir. Taşra temsilleri konusunda hatırı sayılır bir literatürün oluştuğunu da kabul etmek gerek. Ama son zamanlarda gözlemlenenler, geniş çaplı bir paradigma değişikliğinin yansımalarıdır. Yeni tarih anlayışı, çoğulculuk, mekânlar üzerinde farklı düşüncelerin daha çok görünür hale gelmesi, postmodern edebiyat… bunların hepsini büyük bir düşünsel değişimin izdüşümleri olarak yorumlayabiliriz. Taşrayı sınıfsal çelişkilerin, merkezle periferinin sosyoekonomik çatışmalarının mekânı olarak kurgulayan eserler dışında belli coğrafi yerlere odaklanan, toplumsal yapı sorunlarıyla birlikte kültürel kimliğe değinen, modernleşme projelerine direnen muhafazakâr taşra temsillerini dile getiren edebi metinlerin varlığını inkâr etmenin olanağı yoktur ama artık egemen kültüre eklemlenememiş; unutturulmuş, görmezden gelinmiş veya küçümsenmiş, ötekileştirilmiş “yerler”, etnisiteler, homojen bir toplum olmayı “başaramamış”lıklarını bir kusur olarak görmüyorlar; tersine kendi kültürel belleklerini canlı tutabilmenin yollarını arıyorlar. Bir başka açıdan ise, Türkiye’de egemen ideolojinin “mekân”ı olarak tanımlanan merkezin yerine ikame edilen, değerlerini muhafaza eden taşranın giderek merkeze yerleştiğini ve işin hayali bir taşra inşasına kadar da vardırıldığını görüyoruz.
Taşra-merkez ilişkilerinin yeni yorumları çerçevesinde üretilen ve birer bellek mekânı olarak nitelenebilecek edebi metinler palimpsest bir anlayışla, unutuluşun yüzeyini sıyırarak yeni taşra temsilleri ortaya çıkarıyorlar.
Kültürel veya toplumsal bellek çalışmalarında tarih ve bellek farkı özellikle vurgulanır. Pierre Nora da ‘Hafıza Mekânları’ adlı çalışmasında belleğin (hafıza) her zaman yaşayan gruplar tarafından üretilen yaşamın kendisi olduğunu, hatırlama ve unutma diyalektiğine açık, daimi bir gelişim içinde bulunduğunu; tarihin ise artık bulunmayan şeylerin yeniden kurgulanmasından ibaret, sorunlu ve eksik geçmişin bir tasavvuru olduğunu vurgular (Nora 2025: 21). Bir bakıma toplumsal veya kültürel bellekte canlı kalamayan her şey tarihin alanına dâhil oluyor demektir. Toplumsal veya kültürel belleğin modern çağda artık yaşayan gruplar tarafından yineleme ve canlandırma pratiğiyle sürdürülmesi, canlı tutulması olanaksız hale gelir. Nora’ya göre tarihin hızlandığı modern yaşamda artık yaşayan bellek ortamları yoktur ve ancak “hafıza mekânları” vasıtasıyla geçmişle bağ kurulabilir. “İlk anda hafıza yeri iki tür gerçeklik düzeninin iç içeliğini varsayar: Mekâna, zamana, dile, geleneğe kaydolmuş, kimi kez maddi, kimi kez daha az maddi, ele gelir, kavranabilir bir gerçeklik; diğeriyse sırf simgesel, tarih barındıran bir gerçeklik. Kavram hem fiziksel nesneleri hem de sembolik nesneleri, ortak “bir şeyleri” olduğu temeli üzerinde kavramayı amaçlar.” (Nora 2025: 214-215) Bu perspektifle hafıza mekânları maddi, sembolik ve işlevsel olarak gruplandırılır. Anıtlar, meydanlar, dinsel yapılar, heykeller maddi hafıza mekânlarıdır; bayraklar, ulusal marşlar, tarihsel şahsiyetler sembolik; ders kitapları, ansiklopediler, sözlükler, vasiyetnameler, aile albümleri işlevsel hafıza mekânlarıdır. Bu bağlamda edebi metinlerin de kimi zaman birer hafıza mekânı olduğu söylenebilir. Edebi metinler, özellikle roman, unutulmuş geçmişe; yerlere, yaşamlara dair bilgi üretip aktarabildiği ölçüde hafıza mekânıdırlar.
ADANA’YA DAİR…
Adana hem erken Cumhuriyet yıllarında hem de Demokrat Parti (DP) döneminde tarıma dayalı ekonomi modelinin en önemli merkezlerinden biridir. Hızlı bir sanayileşme süreci içinde Adana göç alan, dolayısıyla hızlı büyüyen bir kenttir. Osmanlı döneminde de çok etnisiteli, kozmopolit bir kent olarak öne çıkan Adana, bu yeni sosyoekonomik süreçte demografik olarak daha karmaşık bir toplumsal, kültürel görünüme sahiptir. Sınıfsal çelişkilerin, kültürel çeşitliliğin ve ayrıca yozlaşmanın çok yoğun yaşandığı bir kent olması dolayısıyla Adana, sanatı, edebiyatı besleyen bir atmosfere sahip olmuştur. Bu toprakların yetiştirdiği yazarlar, şairler, sanatçılar, kente dair, kent için azımsanamayacak sayıda metin üretmişlerdir. Niceliğin ötesinde Adana temsilleri, ulusal ve uluslararası tanınırlığı yüksek yazarlar sayesinde yerel sınırlar içine hapsolmaktan kurtulmuştur. Her sanatçı kendi perspektifinden, kentin sosyoekonomik, sosyokültürel yaşamına dair bir Adana imgesi oluşturmuş, bir bakıma kendi Adana’sını yaratmıştır.
Bu yazı, Adana kent belleğinin unutulmadan kayıt altına alınmasında çok önemli katkıları bulunan, bir gazeteci ve bir roman, öykü yazarı kimliğiyle Adana’nın yakın tarihinin dikkatli tanığı, gözlemcisi Çetin Yiğenoğlu’nun (1948-.) 2026 yılında yayınlanan ‘O Yaz Çok Sıcaktı’ romanını kent-kültür-bellek ilişkileri çerçevesinde yorumlamayı amaçlıyor.
ÇETİN YİĞENOĞLU HAKKINDA…
Çetin Yiğenoğlu, Adana’da başladığı gazeteciliği, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde sürdürmüş; röportajları, incelemeleri, Adana kent belleğine dair çalışmaları ile tanınmış, meslekten emekli bir gazetecidir; Yiğenoğlu’nun edebi üretimi de gazetecilik kariyerine paralel devam etmiştir. Yazarın diğer kültürel faaliyetlerle beraber bir roman yazarı olarak da ulusal kanon içinde kendine yer bulabildiği söylenmelidir.
Çetin Yiğenoğlu, genel olarak Adana’nın Cumhuriyet’ten sonra geçirdiği sosyoekonomik, sosyokültürel değişmelerle ilgilenmiş; özellikle İncirlik’teki Amerikan üssünün şehrin sosyolojisini nasıl değiştirdiğini kurmaca ve kurmaca dışı eserlerinde kapsamlı olarak ele almış; doğduğu şehrin, Kozan’ın ağız sözlüğünü (Pekşen Tamdoğan’la) hazırlamış; eserlerinde eski Adana’nın gündelik hayatına, geleneklerine, eğlence dünyasına, kabadayılarına, meyhanelerine, yeme içme kültürüne dair birçok ayrıntıyı unutulmasın diye yazarak kayıt altına almış; bir bakıma Adana’nın kültürel belleğini sonraki kuşaklara taşımayı görev edinmiş önemli bir gazeteci ve yazardır.
‘O YAZ ÇOK SICAKTI’…
Adana ve çevresini konu alan romanların daha çok, toplumsal çelişkilerin daha yoğun yaşandığı DP dönemi ve sonrasına odaklandıklarını söylemek yanlış olmaz. Çetin Yiğenoğlu’nun 2026 yılının hemen başında yayınlanan ‘O Yaz Çok Sıcaktı’ romanının ise günümüze uzanan bir hikâyesi olsa da aslında erken Cumhuriyet dönemini, 1920’li yılları, daha da önemlisi 1927’nin Ağustos ayında başlayıp biten demiryolu işçilerinin grevini anlattığını, yani edebiyat dünyasında pek üzerinde durulmayan bir dönemin Adana panoramasını çizdiğini görüyoruz. Roman, bir taraftan emeğin tarihinde özel bir yeri bulunan bir grev hikâyesi anlatırken bir taraftan da erken Cumhuriyet döneminde Adana’da gündelik hayatın akışına, sınıfsal ilişkilere, kent kültürünün dil de dâhil, şimdilerde unutulmuş birçok ayrıntısına dair de bir anlatı oluşturuyor ve bütün bunları bir aşk hikâyesi ile süslüyor.
Roman, aslında bir meta anlatı olarak tasarlanmıştır; romanın aktüel zamanında (yaklaşık 2007) 97 yaşında olan Aline (Aliye) adlı kadın çağdaş teknolojinin olanakları kullanılarak ARDEY (Araştırmacılık, Dedektiflik, Yayıncılık Group) projesi kapsamında anılarını paylaşmakta, anlattıkları da Chat ARD adı verilen sanal evren teknolojisi kullanılarak kurgulanmaktadır. Aline, bedenini de teknolojik olanaklarla güncellemiş, beyin implantları, mikroçiplerle adeta yeniden yaratmıştır. Genç iş adamı Taylan aile geçmişini, annesi Behice ile babası Deniz’in akıbetini araştırırken Aline’e ulaşır ve onun anlattıkları yaklaşık doksan-yüz yıl öncesinin Adana’sına götürür okuru. Arada aktüel zamana dönülse de romanın omurgasını Aline’in anıları oluşturur. Aline (Aliye), bir tren yolculuğu sırasında Varda Köprüsü (Adana’nın bellek mekânlarından biridir) yakınlarında dünyaya gelmiş; anlatılanlara göre annesi doğumdan sonra ölmüş, kendisini aynı kompartmanda bulunan Feda Bey’in kızı Behice ile hala Süheyla (Bibi Hala) evlat edinmiştir. Aline annesinin ve babasının Ermeni olduğunu düşünür ancak romanın sonlarına doğru yapılan DNA testi sonucuna göre Behice’nin kötü eylemleriyle meşhur ağabeyi Alperen’in Aline’in babası olduğu ortaya çıkar.
Romanın 1920’li yılları anlatan bir başka önemli anlatıcısı da Kara Mara’dır. Kara Mara’nın 1990 yılında torunu gazetecilik öğrencisi Reyhan tarafından teybe kaydedilen, romanlarda pek göremediğimiz “has” Adana ağzıyla anlattıkları, hem Feda Bey ve ailesinin yaşadığı Sarıkadıoğlu Yalısı’ndaki olayları hem de Adana’nın o yıllardaki gündelik hayatına dair birçok ayrıntıyı içermektedir. Kara Mara, Adana’nın köylerinden birinde doğmuş, Sarıkadıoğlu Yalısı’nda hizmetçilik yapmış, Alperen’in istismarına uğramış, arabacı Sadık ile evlenmiş bir kadındır. İyi bir gözlemcidir, dobradır, adeta şaman özellikleri gösterir ve otoriter, erkeksi bir kadın olması dolayısıyla da “Hökümat” lakabıyla anılır.
Çetin Yiğenoğlu; Aline ve Kara Mara anlatılarını hem geçmişi anımsananlarla kurmak için bir anlatı taktiği olarak oluşturmuş hem de onları bir nevi kurmaca sözlü tarih anlatıcıları gibi kurgulamıştır. Her ikisi de resmi tarih kitaplarında yer almayan bilgilere vakıf, Assman’ın imgesel bellek olarak adlandırdığı kategoride değerlendirilebilecek, Adana’yı yaşamış ve anımsayan karakterlerdir. Bir tür sözlü tarih özneleri olarak Adana’nın erken Cumhuriyet dönemine tanıklık ederler. Bu iki sözlü tarih tanığının anlattıkları 1920’li yıllarla sınırlanmaz; özellikle Kara Mara, kentteki kültürel değişmeleri de zaman zaman kıyaslayarak aktarır.
‘O Yaz Çok Sıcaktı’, üç koldan ilerleyen bir anlatı yapısına sahiptir. Romanı bir Adana anlatısı, bir emek mücadelesi öyküsü ve bir aşk öyküsü olarak okumak mümkün. Bu üç kolun her biri birbirine bağlı ilerliyor ve sonlanıyor…
Roman öncelikle bir Adana anlatısı, bir tarihsel kesişimin Adana’sının romanı… Roman ağırlıklı olarak 1927 yazını, 1927 yazındaki Adana’yı anlatır. Hatta romanda 1920’li yılların Adana’sının bir roman kahramanı olarak betimlendiğini söylemek yanlış olmaz.
Kent bütün renkleriyle, mekânlarıyla, gelenekleriyle, arz-ı endam ediyor romanda… Yeme içme kültürü, gelenekler, kına, düğün merasimleri, “Adanaca”, “zort çekmek”, günlük yaşamın birçok renkli ayrıntısı, ekonomik yapıyla ilgili saptamalar romanın her yerine dağıtılmış olarak, anlatıya halel getirmeyecek şekilde anlatılır… Çetin Yiğenoğlu, kişiliksiz, kimliksiz “modern” yapıların altında kalmış eski Adana kent dokusunu yeniden inşa eder romanında; yitip giden bir kent kültürünü tamamıyla tarihin alanına geçmeden bir bellek mekânında (O Yaz Çok Sıcaktı) yeniden canlandırır. Erken Cumhuriyet yıllarında Adana’da gündelik hayatın tek düze, sıkıcı, içe kapalı olmadığını ileri sürer ve kozmopolit, Fransız etkisinin dükkân isimlerinden giyim tarzına ve zengin evlerin iç dizaynına varıncaya kadar sızdığı, canlı, yaşayan bir kent imgesi oluşturur.
MERKEZİN DİLİNE KARŞI “ADANACA”
Özellikle Kara Mara’nın tanıklığı, Adana kentinin 1920’li yıllardaki gündelik hayatına dair bilgiler içermekle kalmaz; onun anlattıkları, Türk romanında daha önce benzeri görülmemiş ölçüde “has” Adana ağzını da olduğu gibi yansıtır. Mara’nın sözleri ses kayıt cihazıyla kayıt altına alınmış; tape transkriptleri sözlü tarih tanıklarında olduğu gibi “değiştirilmeden” romana aktarılmıştır. Mara, roman boyunca belli aralıklarla aşağı yukarı şöyle bir dille konuşur:
“Lafa Feda beğden mi başlasak acep? Hee ya, Feda beğ, adı batasıca…son etek temizliğini baa yaptırdıydı. Nahal, eyi mi bu laf? bunu mu anlatiim? he mi? he ya, o zamat ağzıyın ucunu sil gız gancık! ağzının suyu çenene sızayazdı daha etek derkene…” “Elindeki dradayla (radyo) ne yapıcın kele bacım? Draday değel, teyyip mi? neyse, ne yapıcın onla? Sesimi mi gaydedicin? Sesimi napıcın ocağ yanasıca? Sesimi değel sözümü mü? Doğru, söz önemli!” (s.64)
Mara’nın dediği gibi söz önemlidir gerçekten de. Mara’nın sözleri, Adana ağzını yeniden üretmenin ötesinde iki işlevi daha yerine getirir. Bir metropole dönüşen, dışarıdan göç alan, eski kültürel dokusunu, dilini hızla yitiren bir kenttir Adana. Daha da önemlisi kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla merkezin standartlaştırıp yaygınlaştırdığı dil, bir taşra kenti olan Adanalının dilini de dönüştürmüştür; Adana’ya özgü dil de birçok şey gibi standart dile, merkeze karşı yenilmiştir. Çetin Yiğenoğlu, Adana ağzını bir metin/mekânda kayıt altına alır ve gelecekteki okurlara bu yolla aktarır. Ayrıca Mara’nın dili merkezin dayattığı standart dile bir itiraz olarak da okunabilir. Halk, Cumhuriyet yıllarında da kendi sözcükleriyle konuşmayı sürdürmüş ama merkezin dili giderek Adana ağzını da susturmuştur.
MEKÂNLAR
‘O Yaz Çok Sıcaktı’da Adana’nın bellek mekânları olarak adlandırılabilecek çok sayıda mekândan söz edilir. Bunların bir kısmı gündelik hayatın aktığı yerlerdir ve zaman-mekân kesişmesi bakımından dikkat çekici tespitlerle okura sunulur.
Adana Garı
Garlar, Marc Augé’nin ‘Yok Yerler’de (2016) “üstmodernliğin” sonucu olarak tanımladığı havaalanları, AVM’ler gibi insanların birbiriyle sosyal bağ kurmadığı, ortak bir geçmişi paylaşmadığı ve aidiyet hissetmediği “yer olmayan yerler”dendir. Oysa Adana’da hem “Eski İstasyon” hem de “Yeni İstasyon”, bugün bile Adana’nın en önemli bellek mekânlarındandır. Daha önce de edebiyatta ve sinemada defalarca gösterişli mimarisiyle Adana Garı temsil edilmiştir. Başlangıçta asıl işleviyle betimlense de istasyon, ‘O Yaz Çok Sıcaktı’da yolcu akışının başlangıç veya bitiş yeri değildir; o daha çok ana aksiyonun gerçekleştiği, yani Ağustos 1927’de şimendifer işçilerinin grevine sahne olan yerdir. İşçiler grev kararını orada duyurur, eylemlerin merkezi orasıdır; grev kırıcılarla yapılan mücadelenin mekânı da istasyondur. Hicaz demiryollarını işleten Fransız şirketi ve devletin temsilcileriyle yürütülen pazarlıklar hep Adana Garı’nda gerçekleşir. Grevin hükümetin emriyle sonlandırılması da burada olur. Romanda sadece gar binası değil atölyeler, idare mahalleri de işlevsel rollere sahip mekânlardır. Ayrıca romandaki aşk hikâyesinin öznelerinden biri olan Deniz de demiryolları görevlisidir ve istasyon mahallinde yer alan lojmanlardan birinde yaşamaktadır. Burada beslediği iki posta güvercini vasıtasıyla Behice’yle mektuplaşır. Kısacası romanda Adana Garı hem Adana halkı için hem de işçi sınıfının tarihinde önemli bir yeri olduğu için bir bellek mekânıdır.
Adana Garı dışında da Adana sınırları içinde yer alan demiryolu ile ilgili mekânların romanda önemli rolü olduğu söylenmelidir. Aline (Aliye) trende, Hacıkırı ile Alman Pınarı arasındaki tünelden geçilirken dünyaya gelmiş; anne doğum sonrası ölünce bebeği oracıkta Feda Bey’in kız kardeşi Süheyla (Bibi Hala) evlat edinmiştir (s.37). Tünel inşaatı, tünelde 50 havalandırma kapısı bulunduğu, her kapıda o yıllarda bir genelev olduğu, bunlarda Alman kadınların çalıştığı bir ara söz olarak anlatılır. Romanda Torosları aşan demiryolu hattının bir başka bellek mekânı olan, halk arasında Alman Köprüsü de denen Varda Köprüsü ve Aline’in annesinin gömüldüğü ama mezarının sel sularına kapılıp kaybolduğu Belemedik de anılır. Aşk hikâyesinin kahramanları Behice ile Deniz’in ilk karşılaşmaları da bir tren yolculuğunda olur. 1927 yılında bir gün Süheyla, Behice ve Aliye birlikte trenle Mersin’e giderlerken Berdan yakınlarında tren arızalanır ve genç kadınlar makinist yardımcısı Deniz’le bu vesileyle tanışırlar. Demiryolu seyahati, romanda doğumun, ölümün ve hayatın akışını değiştiren karşılaşmanın mekânıdır. Bunun ötesinde Adana Garı, Pozantı-Adana ve Adana-Mersin, Adana-Hicaz demiryolu hattı, tarihsel öneme sahip Adana kültürel belleğinin sembol mekânları olarak hatırlanırlar.
Seyhan Nehri kıyısında bir bey konağı
Romanın Adana Garı dışındaki odak mekânı ise Feda Bey’in “Sarıkadıoğlu Yalısı”dır. İstasyon ve Adana’nın yerleri, kent tarihinde adı geçen mekânlardır ancak Feda Bey ve ailesinin yaşadığı, olay örgüsünün önemli kriz anlarına tanıklık eden yalı yazarın muhayyilesinin ürünüdür. Bununla birlikte Çetin Yiğenoğlu, eski Adana fotoğraflarında görülen, şimdilerde büyük bir kısmı yıkılmış Seyhan Nehri kıyısındaki zengin konaklarından, yalılarından esinlenerek Sarıkadıoğlu Yalısı’nı kurgulamıştır. Yalı; dört katlı, ihtişamlı, yapımında çok özenilmiş bir binadır. Yalı, Seyhan Nehri’nin batı kıyısında, nehrin görece sakin aktığı bir bölgededir. Feda Bey, Halep’ten özel ustalar getirterek yaptırtmıştır yalıyı; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin mallarını zimmetine geçirip zengin olan Feda Bey’in zenginliğinin nişanesidir yalı. Romanın sonunda ailenin çözülüşüne paralel olarak yalı da Seyhan’ın taşkın sularının altında kalıp yok olur. Kurmaca bir mekân olmakla birlikte Sarıkadıoğlu Yalısı, eski Adana’nın Seyhan kıyısındaki zengin konaklarının başarılı bir temsilidir. Öte taraftan dört katlı gösterişli yalı ile Deniz’in ailesinin, Kara Mara’nın aynı avluya açılan yoksul evleri sınıfsal çelişkiyi de görünür kılar.
Gündelik hayatın mekânları
‘O Yaz Çok Sıcaktı’da Aline’in ve özellikle Kara Mara’nın gözünden, kimi zaman da bazı gazete yazılarından alıntılarla 1920’li yıllarda Adana’da son derece renkli, hareketli bir gündelik hayatın betimlemesi yapılır. Her iki bellek de 1990 ve 2005 yılında tanıklıklarını kayda geçirdikleri için zaman içinde kentin toplumsal, kültürel yaşamındaki değişmelere de değinirler ama ağırlıklı olarak 1920’li yıllara odaklanırlar.
Adana’da o yıllarda iktisadi faaliyetler herhangi bir Anadolu kentine nazaran bir hayli hareketlidir. Hem geleneksel ticaretin sürdüğü renkli, canlı merkezler hem de modern, Fransız etkisinin şekillendirdiği mahalleler kültürel değişmenin ve bu değişmeye direnen geleneksel kültürün yansımalarıdır.
Geleneksel ticaretin ve toplumsal hayatın merkezi Arasta’dır. Arasta, Büyük Saat’in yanında Kazancılar Çarşısı’nın biraz içindedir. Marangozlar, demirciler, tuhafiyeciler, irili ufaklı her tür zanaatkâr burada üretim yapıp ticari faaliyetini sürdürür. Romanda Arasta, Kapalı Çarşı, Kasaplar Çarşısı, yağ satıcılarının toplandığı Yağcami, manifaturacıların bulunduğu Has Pasajı, Siptilli Pazarı gibi nispeten geleneksel ticari ilişkilerin sürdüğü mekânlar, ticaret merkezleri olmanın dışında esnaf rekabetiyle, yeme içme yerleriyle, Kuş Pazarı’yla, üçkâğıtçılarıyla, “şık şık” oynatanlarıyla kentin nefes alıp verdiği, Adana kent kültürünün en özgün yerleridir. Özellikle şifreli çekmeceleriyle meşhur marangoz ustası Kızıl Nacaki ile Kel Osman’ın mesleki rekabeti, gayrimüslim halka dair dikkat çekici bir yan öykü de barındırır.
1920’li yıllarda geleneksel ticaretin sürdüğü yerler dışında modern; Fransız etkisinin, hayranlığının açıkça hissedildiği, kentin zenginlerine hitap eden Fransızca tabelalarla dolu Dr. Rolland Caddesi (şimdiki adı Alimünüf Yeğenağa Caddesi) de Adana imgesinin bir başka yönünü gösterir; bu cadde Aline’in gözünden anlatılır:
“İşyerlerinin tabelaları bile Cemiyeti Akvam yakıştırmasını destekler nitelikteydi. Kocaman bir tabela: Cordonnier Chukri, yazılıydı. Adana Sanayi Mektebi’nden mezun Kunduracı Şükrü, asrilere hizmet eden asri esnafa yakışırcasına çağa ayak uydurmuştu. Altta küçük tabelada ‘Pres de la Bourse, Chaussures pour hommes et femmes’ yazıyor; ‘Borsaya yakın, erkek ve kadın ayakkabıları,’ anlamında. Birkaç işyeri ileride rakip firmanın tabelası Chukri’ninkinden büyük: ‘Maison de Chaussure Mustafa Bakiche’. Kunduracı Bosnalı Mustafa Bakiç de böyle yazdırmış tabelasını.” (s.108)
Halkın “Horozdibeği” dediği, yalnız Adana’nın değil, bütün Anadolu’nun en ünlü ecnebi mağazası Oroze d’back de Roland Caddesi’ndedir. Modern, zengin kadınların uğrak yeri olan bu mağazanın yanından girilen Taşçıkan Sokağı ise geneleve giden yoldur. Lüksün, şatafatın satıldığı bir mağaza ile kadınların giremeyeceği bir sokağın yan yana oluşu Adana’ya has çelişkilerden biri olarak kaydedilir.
Tarıma dayalı sanayiin gelişimine dair kısa bilgiler, Çukurova’da pamuk tarımının yapılmaya başlanmasının tarihçesi, çırçır fabrikaları, tekstil sanayiinin başlaması, Ermeni iş adamlarının giderken yerlerine bıraktıkları “fason patron”lar da Adana kent belleğini kayıt altına alan romanda değinilip geçilen, Adana ekonomisini tamamlayan ayrıntılardır.
Eğlence mekânları
‘O Yaz Çok Sıcaktı’da muhafazakâr bir kent resminden ziyade evler de dâhil birçok yerde içki tüketilen, içkili mekânların çok olduğu, eğlenmeyi bilen, gece gündüz yaşayan bir Adana imgesi oluşturulur. Erken Cumhuriyet yıllarında kentte eski meyhane kültürü yaygındır. Özellikle Kara Mara’nın anlattıklarında Adana’nın o yıllarda meşhur Horozlu Meyhane, Eczacının Yeri, Dalgacı’nın Yeri, Tektekçi Şahin, Sütlücü’nün Yeri gibi meyhaneler hakkında epeyce ayrıntı vardır. Kara Mara’nın da erkek gibi giyinip gittiği meyhanelerde birbirinden ilginç Tombalak Üseyin, Tefo Mamıt, Ağzıeğri Mustaa, Yedi Babo gibi müdavimler vardır. Bunlarla ilgili espriler, fıkralar, şakalar, bazılarının mukallitliği, yenilenler, içilenler, söylenenlerle bir zamanlar Adana’ya özgü bir meyhane kültürünün olduğunu, kentin kültürel belleğinde bu tür mekânların toplumu bir arada tutma işlevlerinin bulunduğunu gösterir roman.
Sınıf farkının neredeyse ortadan kalktığı meyhane kültüründe Adana’ya özgü “zort çekme” geleneğinden de söz edilir. “Zort çekme” meyhaneyle sınırlı bir eylem sayılamaz; gündelik hayatın bütün renkleriyle aktığı yerlerde kendini güçlüler karşısında yenik hissedenlerin güçlüleri alaya alma eylemidir “zort çekme”. Avucun ağza gevşekçe kapatılması ile yellenmeye benzer bir ses çıkarmaya, çıkan sesten dolayı “zort” denilir. Bir muhalefet biçimi olarak “zort çekme”, kentin güçlü, zengin, tanınmış figürlerinin bir gaflet anında gerçekleşir. “Zort” çekilerek muhatabı küçük düşürülür. Romanda Adana kent belleğinde iz bırakmış Gındo Tahir, Hilmi Saz, Zambora Mahir, Selamettin Buralıoğlu ve Nedim Solbaş gibi “zortçular” da anılır.
Bununla da kalmaz, yine Mara’nın ağzından 1950 yıllarda kent kültüründeki Amerikan etkisine paralel olarak meyhane kültürünün sönümlendiği ve barlar, pavyonlar döneminin başladığı; bu yeni eğlence mekânlarının birer yozlaşma örneği olduğu, DP’li yıllarda ortaya çıkan “hacıağa” tiplerinin buralarda servet tükettiği vurgulanır.
GREV
Bu yazıda üzerinde durulan temel sorunsal nedeniyle değinilip geçilen ama aslında anlatının ana eksenini oluşturan demiryolu işçileri grevi ‘O Yaz Çok Sıcaktı’da bütün aşamalarıyla gün gün kurgulanır. İşçilerin Fransız şirketiyle anlaşmazlığının greve yol açmaması için hükümetin başta yerel yöneticiler vasıtasıyla kirli yollar da dâhil her yolu denediği, grev süresince de oyalama taktiğiyle açıkça işçilerden yana tavır almadığı, sonunda da işçinin değil şirketin çıkarlarını koruyan bir anlaşmaya emekçileri mecbur edip grevi sonlandırdığı bütün ayrıntılarıyla anlatılır. Daha en baştan Cumhuriyet ideolojisinin emekle, emekçiyle sorunlu bir ilişki biçimi geliştirdiği ileri sürülür. Eserin ana tezlerinden biri budur. Romanda grevin safhaları, Adana halkının, esnafın grevci işçilere destek olmaları, Kara Fatma, Gülekli Hatice ve Kamalı Nine gibi Millî Mücadele kahramanı kadınların raylara yatarak grevin sürmesine katkıda bulunmaları tarihsel bilgilerle örtüşecek şekilde rapor üslubuyla yansıtılır.
BAZI GELENEKLER
Grev safahatı, romanın sonlarında ağırlıklı olarak anlatılır ama Adana’nın bir kahraman olduğu hiç unutulmaz; mekânlar, insan ilişkileri, gündelik hayat, güzel bir aşk öyküsü paralel olarak akar; iki sözlü tarih anlatıcısı vasıtasıyla bazı gelenekler de yeniden anımsanır. Özellikle Behice ile Deniz’in sınıfsal farka çarpan aşkı ve evlilik planı Feda Bey tarafından ilk başta engellenir ve Admi Paşa’nın oğlu Süslü Zeynel’le Behice’nin evlenmesi kararlaştırılır. Evliliğe doğru giden süreç, Adana evlilik geleneklerinin canlandırılmasına vesile olur. Adana’nın kız isteme faslından başlayan evlilik sürecindeki bütün aşamalar ritüellere uygun yapılır. Admi Paşa, aralarındaki dostluk ilişkisine rağmen Behice’yi istemek üzere gelenek gereği üç kez “dünürcü” gelir. Üçüncü gelişte söz kesilir, önce küçük ve üç gün sonra da büyük tatlı yenir. Uğursuzluk getirmesin diye tatlıdan sonra su içilmez. Feda Bey evlilik süreci törelere uygun diye başlık parası ister. Admi Paşa iki ailenin şanına yakışır bir başlık bedeli tayin eder; keseler dolusu altın, Behice’ye 250 dönüm tarla verir. Söz kesiminde gelinin istekleri çerçevesinde “yedi hacet” tayin edilir. Nişan töreni de törelere uygun, görkemli olur. Okuyucu kadınlar tarafından “okuntu” olarak adlandırılan armağanlı düğün davetiyeleri dağıtılır; her ev için statüye göre hazırlanmış bir bohça bir de ayna vardır; ayna gelecek güzel, aydınlık günleri sembolize eder. “Okuntu” geleneği, Adana kültürel belleğinin en otantik merasimlerinden biri olarak betimlenir romanda (s.175). Yine törelere uygun olarak düğünden bir hafta önce gelin hamamına gidilir. Düğün yaklaşırken iki kavak ağacı kesilir; yontulur sürgün yerlerine dokunulmaz; biri güveyin, diğeri gelinin evinin önüne dikilir; sürgün dallarına bir kuru soğan, bir elma, bir ayna, bir de horoz teleği takılır. Direkleri gelenek gereği biri evli, diğeri bekar iki sağdıç diker; damadın tek atışla direğe asılan nesneleri vurması âdettendir. Ne var ki Süslü Zeynel aynayı vuramaz; bu uğursuzluk olarak yorumlanır (s.343). Çetin Yiğenoğlu, adeta halk kültürü derlemecisi gibi evlilik sürecine dair bütün ritüelleri ayrıntılı olarak betimlemiş; bir bakıma kayıt altına almıştır.
BİTİRİRKEN
‘O Yaz Çok Sıcaktı’, Adana’da bugün büyük ölçüde yok olmuş, ortadan kaldırılmış kent kültürünün simge mekânlarını; ticaretin sürdüğü çarşıları, mağazaları, eğlence mekânlarını, mesire yerlerini, parkları, haneleri, bazı gelenekleri bir tür arkeolojik kazı yaparak yeniden üretir; kurmaca dünyaya taşır. Çetin Yiğenoğlu, bir bakıma sözcüklerle o eski Adana’yı yeniden inşa eder ama toplumsal çevrenin insan ilişkileri ile mümkün olduğunu da unutmaz. ‘O Yaz Çok Sıcaktı’, erken Cumhuriyet yıllarında da Adana’da hareketli, canlı ve renkli bir toplumsal yaşamın olduğunu; Osmanlı döneminde başlayan Fransız etkisinin İncirlik Üssü’nün açılmasına kadar sürdüğünü, özellikle zengin sınıf ve onlara hitap eden mekânlarda, Fransız kültüründen esintiler görülmeye devam ettiğini gösterir. Bu bilgi kıymetlidir ama romanı Adana kent kültürü bakımından bir bellek mekânına dönüştüren ise geleneksel gündelik hayatın, Adana’ya özgü kültürel çeşitliliğin birçok ayrıntısını anlatabilme becerisidir. Arasta başta olmak üzere, geleneksel ticari faaliyetlerin sürdüğü pasajları, çarşıları hayatın aktığı yerler olarak betimler Çetin Yiğenoğlu. Oralarda ticaretin ötesinde Adana gündelik hayatına dair neredeyse her şey vardır ve roman okura birçoğu artık olmayan o yerlere, hiçbiri artık yaşamayan, hayatı bir zamanlar daha yaşanılır kılan, etraflarında esprilerden, şakalardan oluşmuş haleleriyle tanınmış simalara dair belgesel tadında bilgiler verir. Velhasıl roman sınıfsal çelişkilerin çok yoğun gözlemlendiği bir kent dokusuyla birlikte yaşayan, eğlenmeyi bilen, espriyi, şakayı şeytanlaştırmayan zengin kent kültürüne sahip bir Adana imgesi oluşturur. Bu, bir bakıma, günümüzde medya ve popüler kültür aracılığıyla oluşturulan negatif Adana imgesine de sağlam bir yanıttır. ‘O Yaz Çok Sıcaktı’, 1920’li yılların Adana’sını hatırlayan, sözcüklerle yeniden inşa eden, Adana’nın kültürel belleğini kayıt altına alan ve gelecek kuşaklara aktaran bir bellek mekânıdır.
KAYNAKÇA:
– ASSMAN, Jan (2022). Kültürel Bellek. (Çev. Ayşe Tekin). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
– AUGÉ, Marc (2016). Yok-yerler/ Üstmodernliğin Antropolojisine Giriş. (Çev: Turhan Ilgaz). İstanbul: Daimon Yayınları.
– BORA, Tanıl (Der.) (2005). Taşraya Bakmak. İstanbul: İletişim Yayınları.
– NORA, Pierre (2025). Hafıza Mekânları. (Çev: Mehmet Emin Özcan). İstanbul: Doğu Batı Yayınları.
– YİĞENOĞLU, Çetin (2026). O Yaz Çok Sıcaktı. Ankara: Mask Yayınları.

