ÇUKUROVA’NIN BELLEĞİNDE BİR ÇOCUKLUK

-ADANA-
Yıl 2009… Adana’nın yazarlarla buluştuğu o coşkulu ocak günleri. İkincisi düzenlenecek kitap fuarı, şehrin dört bir yanından gelen okurların heyecanıyla dolup taşmakta. Ben ise üniversitenin ikinci yılında, edebiyata gönül vermiş bir genç olarak, yayınevlerinin stantları arasında merakla dolaşırım. O yıllarda kitap fuarı, bugünkü gibi sıradanlaşmış değildir; aksine, kentin insanıyla yazarların karşılıklı heyecanından doğan canlı, sıcak bir buluşma mekânıdır. Nereye baksanız, okurlarını içtenlikle karşılayan yazarlar, imza kuyruklarında bekleyen yüzlerde aynı ışık…
Derken, o kalabalığın içinde bir gülümseme dikkatimi çeker; içtenliğiyle insanın içini ısıtan bir yüz. Çocuk kitaplarından tanıdığım yazarın, okumayı çok istediğim ‘Zıkkımın Kökü’ kitabını uzatırım imzalaması için. Çekingenliğimin izin verdiği tek cümle, “İyi ki varsınız!” olur. O ise kitaba kısa ama derin bir not düşer: “Güzellikleri yaşa!”
Bugünden geriye dönüp baktığımda, o cümlenin sadece bir imza değil, aynı zamanda bir temenni olduğunu daha iyi anlıyorum. Hele ki 2009’un kendi hayatımda zorlu bir yıl olduğunu düşündükçe… Yazarın sonraki yıllarda da her fuarda okurlarıyla buluşmaya devam etmesi, Adana’yla kurduğu bağı hiç koparmaması tesadüf değildir. Nitekim bir söyleşisinde dile getirdiği gibi, Çukurova onun için yalnızca bir doğup büyüme mekânı değil; “tarım işçisiyle sanayi işçisini, pamuk ağalarının yaşamıyla gecekondulardaki yoksulluğu bir arada gördüğü”, bereket ile açlığın yan yana var olduğu çarpıcı bir karşıtlıklar coğrafyasıdır. Bu nedenle her Çukurova ziyaretinin onda yeni bir roman yazma isteği uyandırması, bu toprağın onun yazarlık belleğinde ne denli derin ve sarsıcı bir iz bıraktığını da açıkça gösterir.
İlk karşılaşmamda büyük bir keyifle okuyup etrafımdaki pek çok kişiye içtenlikle tavsiye ettiğim bu roman, aradan geçen zamanın ardından, Son Baskı’nın “Çukurova: Kent, Kültür, Bellek” dosyası vesilesiyle yeniden yolumu kesip beni sayfalarına davet etti. Sanki yıllar önce kurulmuş o okur-yazar bağı, kaldığı yerden usulca devam etmek ister gibi beni tekrar sayfalarına çağırdı. O gün elime tutuşturulan imza, bir hatırayı aşarak beni bir şehrin iç dünyasına açılan kapının eşiğine getirmişti sanki.
O an karşımdaki yazarın yalnızca kitaplardan tanıdığım biri olmadığını, bu toprakların içinden süzülerek gelen bir hikâyenin taşıyıcısı olduğunu belki tam olarak kavrayamamıştım. Oysa yıllar sonra ‘Zıkkımın Kökü’nü yeniden elime aldığımda, romanın sayfalarında karşıma çıkan “Muzo”nun kurmaca bir figürün ötesinde, doğrudan Muzaffer İzgü’nün kendi çocukluğunu taşıdığını daha açık bir biçimde görmeye başladım. Bu metin, yazarın yaşamından süzülen anıların ve deneyimlerin içten bir anlatıya dönüşmesiyle, güçlü bir otobiyografik izlek kurar. 1933 yılında Adana’da, Cumhuriyet’in onuncu yıl coşkusunun yaşandığı bir günde dünyaya gelen Muzaffer İzgü’nün çocukluğu, romanda da şu sözlerle yankı bulur: “Bando mızıkasıyla dünyaya geldim; gerçekten bando mızıkasıyla! Yıl 1933, aylardan ekim, günlerden 29, yani ‘Onuncu Yıl’… ‘On yılda on milyon genç yarattık her yaştan’ diye marşların söylendiği Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü…” (İzgü, 2008, s.5) Bu coşkunun hemen ardından gelen çocukluk yılları; romanda da izlerini sürdüğümüz o daracık yaşam alanında, bir nar ağacının gölgesine sığınmış çinkolu bir odada şekillenir. Muzo’nun dünyasıyla yazarın çocukluğu iç içe geçer, birbirini tamamlar. Kışın sert soğuğunda Halkevinin kitaplığına sığınan o çocuk, orada geçirdiği saatlerle kitaplara yaklaşır, kelimelerle bağ kurar ve kendi hikâyesinin izini yavaş yavaş bulmaya başlar.
Muzo’nun izini sürdükçe fark edilen şey, anlatının çocukluk anılarının ötesine doğru genişlediğidir. Onun yürüdüğü sokaklar, soluklandığı köşeler, çalıştığı dükkânlar ve gözünü diktiği kırmızı balonun takılı kaldığı ağacın olduğu park, bir şehrin gündelik hayatını bütün açıklığıyla görünür kılar. Bu yönüyle ‘Zıkkımın Kökü’, Adana’nın belli bir dönemine ait yaşantıyı, haritalarda ya da fotoğraflarda rastlanamayacak inceliklerle bugüne taşır. Muzo’nun dünyasında mekân, olayların akışını taşıyan bir zemin olmanın ötesinde; yoksulluğun, dayanışmanın, korkunun ve umudun iç içe geçtiği canlı bir alana dönüşür. Okur, sayfalar ilerledikçe bir çocuğun göz hizasından kenti yeniden kurar; sokakları, yönleri ve duraklarıyla bellekte yer eden bir Çukurova ile karşılaşır. Bu karşılaşmanın en yalın ve içten örneklerinden biri, Muzo’nun doğayla ve kentle kurduğu ilişkide belirginleşir: “O yaz, bir ay çocukluğun tadını çıkardım. Irmağa gittim, yüzdüm, balık tuttum, kuş avladım. Ekmek peynirimi bir kese kâğıdının içine koyuyor, Kanalköprü’nün oraya, baraja gidiyordum. Çıkıyordum bir tepenin üstüne, uzanıyordum bir iğde ağacının altına, bir yandan ekmek peynirimi yiyor, bir yandan da Seyhan’ın ak köpüklü sularını izliyordum.” (İzgü, 2008, s.108-109) Bu sahnede Seyhan Nehri, çocuğun gündelik yaşamına eşlik eden doğal bir akış olarak belirir; kıyısında serinlik aranan, aynı zamanda taşkınlarıyla hayatın yönünü değiştiren, şehre nefes aldıran güçlü bir hat gibi uzanır. Bu hat boyunca beliren yaşam, zorluklarla iç içe geçse de Muzo’nun dünyasında en ağır koşulların içinde bile küçük mutluluklara tutunma çabası, yaşamı ayakta tutan temel bir bakış açısı olarak kendini gösterir. Onun anlatısında umutsuzluğa yer açmayan, gündeliğin içinden beslenen bir kabulleniş vardır. Bu yalın ve direngen yaşam algısı, bir başka yerde şu sözlerle daha da görünür hale gelir: “Bizim mutluluğumuz çok basitti. Tencerede yemeğimiz olsun, çıkında ekmeğimiz, lambada gazımız, ocakta çaydanlığımız, yeter de artardı bile… Çok şükür Allah Baba’ya, ondan fazlasını da verdi!.. Verir kurban olduğum!..” (İzgü, 2008, s.108) Bunun yanında, bu sade mutluluk anlayışının hemen ardında çok erken yaşta omuzlanan sorumluluklar da belirir. Çocuk yaşta çalışmanın ağırlığını taşıyan Muzo’nun deneyimi hem emeğin zorlayıcılığını hem de hayata tutunma çabasının sürekliliğini görünür kılar: “Şimdi Siptilli’ye gidiyorduk. İyi de Siptilli neresi, istasyon neresi, o denli uzak ki birbirinden. Karpuzlar da bir ağır ki… Patlak karpuzun suyu sırtımda hem kaşındırıyor hem zamk gibi yapışıyor. Güneşse, her yanımızı sıcak balçık gibi kavramış. Ama üç kuruş fazla kazanacağız.” (İzgü, 2008, s.103) Bu satırlar, Muzo’nun umudu yüksek bir çocuk oluşunu korurken aynı zamanda geçim derdinin içine çok erken yaşta dâhil olduğunu; emeğin, yoksulluğun ve küçük kazançların hayatın merkezine yerleştiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Romanda adı geçen mekânlar, hayal gücünün ürünü soyut alanlar gibi değil, Adana’nın hafızasında karşılığı olan somut duraklar olarak belirir. Büyük Saat’ten Ulu Cami’ye, Taş Köprü’den Ulus Parkı’na uzanan bu hat, Muzo’nun gündelik yaşamının geçtiği alanları olduğu kadar, kentin de yaşayan belleğini görünür kılar. Okur, bu mekânlar aracılığıyla anlatıya dâhil olurken aynı zamanda Adana’nın sokaklarında dolaşır; böylece metin, kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği sahici bir kent deneyimine dönüşür. Bu deneyimin en dikkat çekici odaklarından biri Taş Köprü’dür; Muzo’nun yaşamında çocukluktan gençliğe uzanan süreçte bisiklet sahibi olma hayalinden gündelik işlerin ve karşılaşmaların içine karışan yürüyüşlerine kadar pek çok anın kesiştiği bir geçiş noktası olarak yer alır. Aynı zamanda köprü, Raziye’nin gelişi ya da gelmeyişi üzerinden sıradan bir bekleyişin mekânı haline gelir; şehrin akışı içinde bir anın durup izlendiği, insanların ve olayların geçip gittiği bir eşik gibi görünür. Bu sahne anlatıda şu sözlerle karşılık bulur: “Demek Raziye gelmemişti eve. Biraz sonra mutlaka gelecekti ve bu köprüden geçecekti. Köprünün öbür başında beklemeye başladım. Yağmur öncesinin ayazı, köprünün bu başından o başına cirit atarken beni hiç düşünmüyordu. Başımı içime çekip gelen geçen insanlara bakmaya başladım. Bir salepçi gördüm buharları tüten, belki de Dörtyolağzı’na gidiyordu.” (İzgü, 2008, s.237-238) Bu bekleyiş, köprüyü yalnızca bir geçiş alanı olarak değil, gündelik hayatın akışını gözlemlemeye imkân veren bir eşik olarak görünür kılar. Böylece Taş Köprü, Muzo’nun dünyasında zamanın ve kentin aynı anda hissedildiği canlı bir durak haline gelir.
Raziye, babasıyla birlikte Çukurova’ya pamuk toplamaya giderken Muzo da onları takip eder; bu takip, anlatıyı yalnızca iki genç arasındaki duygusal yakınlıkla sınırlı bir hikâyeden çıkararak Çukurova’nın emek ve yaşamla örülmüş gerçekliğine doğru genişletir. İki genç arasındaki bağ sürerken yaşanan bu süreç, pamuk tarlalarının yalnızca geçim kaynağı değil, aynı zamanda hayatın bütün ağırlığını taşıyan bir mekân olduğunu gösterir. Adana’nın şehir merkezinden uzaklaştıkça genişleyen bu coğrafya, güneşin altında uzanan pamuk sıralarıyla, işçilerin kesintisiz emeğiyle ve doğanın baskın ritmiyle şekillenir. “Topluyoruz… Güneş tepemizde sanki ateşten bir top, önümüzde deniz gibi sonsuz ova, toplamakla bitirebilirsen bitir…” (İzgü, 2008, s.168) sözleri, bu bitmeyen emeğin ve yakıcı sıcaklığın içinde geçen günleri doğrudan hissettirir. Tarlada zaman, güneşin yön verdiği bir döngüye dönüşürken insan gücü bu döngüye ayak uydurmak zorunda kalır. Günün sonunda ise Çukurova’nın yüzü değişir; ışığın çekilmesiyle birlikte başka bir hareketlilik başlar: “Güneş batmıştı, uçsuz bucaksız toprakların ardında… İşte ben buyum der gibi, kıpkırmızı ateşten bir top olup öyle batmıştı. O yok olup gittikten sonra sineklerindi artık ortalık. Önce ince bir taksim, ardından curcuna faslı… Vıız dııın diin daaan!..” (İzgü, 2008, s.183). Bu sahneler, Muzaffer İzgü’nün romanında Çukurova’yı yalnızca bir arka plan olarak değil, emeğin, sıcaklığın ve gündelik yaşamın tüm sertliğiyle var olduğu bir alan olarak kurduğunu gösterir; böylece Muzo’nun hikâyesi, kişisel bir anlatı olmaktan çıkıp bu coğrafyanın ortak hafızasına açılır.

Tüm bu izlekler bir araya geldiğinde Çukurova’nın yalnızca bir coğrafya değil, anlatının derinlerine sinmiş katmanlı bir bellek olarak varlık kazandığını hissediyorum. Muzo’nun çocukluğundan pamuk tarlalarına, Taş Köprü’deki bekleyişlerden Seyhan kıyısında aranan serinliğe uzanan bu hat, bireysel bir yaşam öyküsünü kentin ortak hafızasıyla iç içe geçirir. Her yeniden okumada bu belleğin başka bir katmanına dokunduğumu seziyorum; kimi zaman köprü başındaki sessiz bir bekleyişte, kimi zaman pamuk sıraları arasında kavrulan emeğin içinde, kimi zaman da küçük bir mutluluk cümlesinin yalın içtenliğinde kendime bir yer buluyorum. ‘Zıkkımın Kökü’, bu yönüyle, Adana’nın edebiyat aracılığıyla yeniden kurulan bir kent haritasına dönüşür; sokaklarıyla, insanlarıyla, emeğiyle ve hayalleriyle yaşayan bir Çukurova’yı bugüne taşır.
Bu metinle birlikte yeniden fark ettiğim şey, okumanın yalnızca bir hikâyeyi izlemek değil, bir kentin içinden geçmek, onun hafızasında dolaşmak olduğudur. Muzaffer İzgü’nün kalemi, Adana’nın kültürel dokusunu görünür kılan, onu yerelden evrensele açan güçlü bir damardır. Çünkü bu topraklar yalnızca bereketli ovalarıyla değil, içinden çıkardığı söz ustalarıyla, anlatıcılarıyla, sanatçılarıyla da zengindir. Muzaffer İzgü’nün sesi, o çoğul sesin içinden yükselir; yoksulluğu, umudu, direnci ve insan sıcaklığını taşıyarak.
‘Zıkkımın Kökü’nü her yeniden okuyuş, benim için yalnızca bir metne dönmek değil; Adana’nın belleğinde yeniden yürümek, o belleğin taşıdığı insani zenginliğe bir kez daha tanıklık etmektir. Ve belki de en çok bu yüzden, Muzaffer İzgü’nün satırları karşısında durup düşünürken içimde sessiz ama derin bir saygı duygusu belirir. Bu toprağın hikâyesini, onun içinden konuşarak anlatabilmiş bir yazara duyulan haklı bir saygı…
KAYNAKÇA:
– İzgü, M. (2008). ‘Zıkkımın Kökü’. Bilgi Yayınevi.

