ÇUKUROVA: KENT, KÜLTÜR, BELLEK 

TOPRAĞIN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE


1940’larda Adana’ya bakmak yeni bir ülkenin kalkınma hamlelerine dair önemli veriler sunar. Cumhuriyetin ekonomik kalkınmada ortaya koyduğu temel hedef, tarım ve hayvancılık temelli sanayinin geliştirilmesi ve buna bağlı üretim tesislerinin kurulmasıdır. 1940’larda İkinci Dünya Savaşı’nın açığa çıkardığı ekonomik ambargoyla birlikte yerli üretimin önemi artmış, temel gıda ürünlerinin ekim dikimine öncelik verilmiş; Çukurova’da ise tekstilin hammaddesi olan pamuk üretimi öncelenmiştir.

Pamuğun Çukurova’daki varlığı ve dokuma sanayinin ortaya çıkışına baktığımızda cumhuriyetten daha eski bir geçmişi olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Çukurova’nın sulak ve bataklık olan toprağının ıslah çalışmaları sonrası pamuk ekimine elverişli hale getirilmesi ve 1870-1890 yılları arasında bataklıkların yerini hızla büyük pamuk tarlalarına bırakması Osmanlı’da yalnızca Çukurova’ya özgü bir kalkınma olarak değerlendirilmiştir. Elbette bu kadar kısa bir süre içinde böyle hızlı bir kalkınmanın varlığı, açıklanmaya muhtaçtır. Meltem Toksöz, “Bir Coğrafya, Bir Ürün, Bir Bölge: 19. Yüzyılda Çukurova” başlıklı makalesinde bu değişimin gerekçesi olarak toprakların nüfustan yoksun oluşunu öne sürer.

Oysa Çukurova’nın kendisine baktığımızda, 1870-1890 arası gibi kısa bir sürede, tüccarların ve diğer sermayedarların toprağa hızla yatırım yaparak ortakçılığa dayanan büyük ölçekli işletmelere yönelirken önlerinde hemen hemen hiçbir engel olmadığını görürüz. Bunun da en önemli sebebi Çukurova’nın kendine özgü nitelikleriydi, yani Çukurova’nın bataklıklı ve dağlık beşeri coğrafyası 19’uncu yüzyılın ikinci yarısına dek herhangi bir yerleşik grubun, ailenin, kesimin ciddi varlık göstermediği nüfus yapısı ve ovada küçük ölçekli tarımın güçlü bir geleneğe sahip olmaması.” (Toksöz, s.100-101)

Toksöz’ün modernizasyon ve kapitalistleşme süreci içinde ele aldığı bu değişim, Çukurova’nın tarımsal geleceğini ve sanayi potansiyelini belirlemiş; bunun yanı sıra cumhuriyet dönemine değin uzanan feodal yapının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Çukurova’nın kültürel bileşenlerini çözümlemek Osmanlı’da 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişmeler ışığında mümkündür. Söz konusu nüfus azlığı, Kırım Savaşı sonrası yaşanan Çerkes göçleriyle ve iskân politikasıyla giderilmeye çalışılmış; Türkmen, Kürt ve Araplardan oluşan göçer toplulukların iskânında zorluklar yaşanmıştır. Göçerler, makineleşme öncesi pamuk hasadında mevsimlik işçi olarak önemli bir yere sahip olmuş; makineleşmeyle birlikte Çukurova’da mevsimlik işçiye olan ihtiyaç ortadan kalkmaya başlamıştır.

Pamuk tarımına ilk olarak MersinTarsus arasındaki arazilerde başlanır. Bataklıkların bir kısmının kurutulması sonrası ilk pamuk ekimi bu bölgede yapılmıştır. 1881-1885 yılları arasında valilik yapan, Adana’nın simge yapılarından Büyük Saat’in inşasında rol oynayan ve Taş Köprü’ye çıkan büyük caddesine ismini veren Vali Abidin Paşa da ıslah çalışmalarını sürdürmüş; Çukurova’da bulunan kimi arazileri üstüne almış, bu durum farklı söylentileri de beraberinde getirmiştir. Öyle ki Abidin Paşa’dan kalan topraklar için Jean Pierre Deleage, torun Abidin Dino’yu anlattığı biyografisinde şunları aktarır: “Şimdiyse on yedi yaşındaki Abidin, anne babasının ölümü üzerine, Adana’daki atalardan kalma topraklara dönmek zorundaydı. Türkiye’nin ve Çukurova’ya dönüşmüş Kilikya’nın büyük kenti Adana’da kırk sekiz bin dönüm arazi: Balkanlarda da Epir’in yarısına sahip olan büyük toprak sahibi Dinoların sonsuz servetinden ona ve kardeşlerine kalan buydu işte. Bu ‘arazi’nin sınırlarına neredeyse yedi köy sığıyordu.” (Deleage, s.31) Vali Abidin Paşa, toprağın ıslah çalışmalarını hızlandırarak bataklıkların kurutulması ve tarıma açılmasında önemli bir figür olmuş, bununla birlikte çok sayıda arazinin kullanım tasarrufunu elinde tutmuştur.

Bataklıkların kurutulmasında ve sıtma ile mücadelede kullanılan ağaç ise günümüz Adana’sında her yerde karşımıza çıkan okaliptüs ağaçlarıdır. Mersin-Adana demiryolunun yapımında getirilen ve demiryolu güzergâhı boyunca dikilen okaliptüsler, bataklıkları kurutması açısından dönemin zirai ıslahında kullanılmak istenmiştir. Fakat bu girişim kısmen sonuçsuz kalmış, bataklıkların kurutulması cumhuriyet döneminde mümkün olmuştur.

1883 yılında Çukurova’nın ortasında bulunan Tarsus-Karabucak bataklığının kurutulması gereği, çevre temizliği bakımından devleti ilgilendiren önemli bir sorun olarak belirmişti. Bataklığı kurutmak ve ziraat arazisi haline getirmek şartıyla Karabucak ve etrafındaki 89.000 dekar saha, 56.000 kuruş bedelle İngiliz Dara Kumpanyası’na ihale edildi. Ancak şirket bataklığın korkunç manzarası karşısında işe başlamaya cesaret edemedi, bu öldürücü bataklığı yalnız başına yenemeyeceğini düşünerek işi bıraktı ve parasını geri alarak teşebbüsünden vazgeçti.” (Özgün, s.10)

Mersin Limanı’nda taşımacılığı kolaylaştıracak bu demiryolu, pamuk üretiminin bir sonucu olarak ürünlerin sevkiyatını kolaylaştırmak adına yapılmış; hammadde üretimi, endüstriyel gelişmelerin de önünü açmıştır. Adana’nın dokuma alanında ilk fabrikası olan ve 1907 yılında Simyonoğlu Fabrikası adıyla Aristidi Kozma tarafından kurulan, 1927’de Milli Mensucat adını alan fabrika; bugünkü Adana Müze Kompleksi’nin bulunduğu alanda üretimini gerçekleştirmiştir. Döşeme Mahallesi’nde bulunan Milli Mensucat Fabrikası, bu mahalledeki tek fabrika değildir.

Döşeme Mahallesi’nde bulunan fabrikalar arasında Tırpani Fabrikası (1885-1919), daha sonraki adıyla Sümerbank, Alman Fabrikası (1898), çalışma konusu olan Simyonoğlu Fabrikası daha sonraki adıyla Milli Mensucat Fabrikası (1907), Gilodo Fabrikası (1926) sonraki adıyla Marsa Fabrikası, Güney Sanayii (1953), Küçük Çırçır Fabrikası (1925) ve Tekel Sigara Fabrikası (1926) yer almaktaydı (Kartum, 2019).” (Özel ve ark, s.64)

Yaşanan bu hızlı ve ardıl girişimler Adana’nın kentleşme serüveninde önemli adımlardır. Beraberinde çeşitlenen insan gücü ise Adana’ya özgü çokkültürlü dokuyu var etmiştir. Edebiyatımızda Orhan Kemal’in yapıtlarında da karşımıza “civar mahalleler” olarak çıkan bu yerler, fabrikaları bulundurmasının yanı sıra işçilerin yaşam alanının da temsilidir. Periferide kalan bu mahalleler, kendi iç dinamiklerini oluşturmuş; ortaya bir altkültür çıkarmıştır. Bu altkültüre ait jargon kaçınılmaz olarak Çukurova konulu romanlara da yansımıştır.

DİNOLARIN KÜLTÜREL MİRASI

Çukurova’nın kentsel belleğini oluşturan tarım ve beraberinde ortaya çıkan endüstrileşmenin geçmişi yukarıda söz ettiğim gibi cumhuriyet öncesine kadar uzanmaktadır. Çukurova’nın tarımdaki iş gücü, pamuk üretiminin can damarı olduğu yıllarda mevsimlik göçlerle karşılanmıştır. Tarım ve endüstrileşmedeki bu değişimi ve sonuçlarını eserlerinde çarpıcı biçimde anlatan Orhan Kemal ve Yaşar Kemal, yaşananlara dışarıdan bir gözle bakmamış; eserlerini bu sancılı dönemin içinde yer alan birer tanık olarak kurgulamışlardır. Elbette Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in edebi birikimleri ve yazma cesaretlerine 1942 yılında Adana’ya sürgün edilen Abidin Dino ve abisi Arif Dino’nun katkısı da mühimdir. Mecitözü’nde başlayan ve büyükdede Vali Abidin Paşa’nın varisi olarak Adana’da devam eden sürgün yılları –ki iki yıl sürecektir– burada edebi hayatı da yeşertecektir. Abidin Dino’nun sürgünüyle Adana’ya gelen Güzin Dino (Dikel) ve evlilikleri de bu edebi ortamı güçlü kılacaktır. Abidin Dino’nun görev yaptığı Türk Sözü gazetesi kısa süre de olsa bu edebi buluşmaların merkezi haline gelecektir. Güzin Dino, Adana Erkek Lisesi ve Adana Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak bulunduğu bu yılları Bahriye Çeri ile yaptığı söyleşide anlatırken Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’e de değinir:

Yaşar Kemal türedi ve Orhan Kemal. Yaşar Kemal 17 yaşında, köylü bir çocuk, delik pantolon, arkası basılı ayakkabı, kötü kokulu, sıska. Ama kendisi gelip dolaşıyor. Fakat okurmuş. (…) Ben gazetede akşamları olmayı tercih ediyorum. Orası akşamları bizim gibi. Gelen gidenler var. Yaşar Kemal geliyor, Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal hapisten yeni çıkıyor, Nâzım’ın yanından geliyor. O daha ilk evdeyken, taşlanmamışken evimiz, Nâzım da biliyor bizim Adana’da olduğumuzu. (…) Yaşar tutturdu ‘Coğrafya imtihanını geçmeyeceğim’ diye. Ben ısrar ediyorum, bir imtihanın kalmış. ‘Geçeceğim söz’ falan dedi ama geçmedi. Gel Zaman Git Zaman’da bahsediyorum. Dedim ki coğrafya imtihanını geçmedi, inat etti fakat kitaplarında bütün Çukurova coğrafyasını ortaya çıkardı.” (Çeri, s.83)

Güzin Dino’nun da belirttiği gibi Çukurova’yı, üzerinde yer alan irili ufaklı her bitkiyi, ağacı, hayvanı; tarihsel gerçekliği ve mistik işleviyle ele alan Yaşar Kemal’in eserlerini bu hafıza üzerine inşa etmesi Çukurova’nın kültürel kodlarını ölümsüz kılmıştır.

Çukurova’nın köylüsünü ve mevsimlik işçilerini, toprağın ve iklimin acımasız koşullarını canlı bir dille anlatan Yaşar Kemal; Çukurova’nın sınırlarını ise şu satırlarda net biçimde çizmiştir: “Bir yanı İslâhiye, Pazarcık Ovası, bir yanı Dörtyol, İskenderun, bir yanı Pozantı, Kadirli, Kozan, bir yanı da Silifke’nin dağları, İçel’in yaylası… Bu araya yeşil bir halı sermişler. Bu arayı yol yol işlemişler. Bu ara Çukurova…” (Kemal, 1976: s.486-487)

ÇUKUROVA’NIN ACIMASIZ YÜZÜ SITMANIN KOLEKTİF BELLEKTEKİ YERİ

Kent-kültür-bellek bağlamında Yaşar Kemal’i büyük bir destancıya dönüştüren Çukurova’yı ve toprağa mahkûm insanının kaderini belirleyen sıtma hastalığını ‘Teneke’ romanı üzerinden değerlendirmenin yerinde olacağı kanaatindeyim. Çukurova insanının en büyük sınavı olan sıtma hastalığının, Çukurova’yı bu hastalığa elverişli hale getiren bataklıkların, çeltik ekiminin ve insanların hasat mevsimini geçirdikleri huğların öne çıktığı bu romanda 1940’ların Adana’sına dair gerçekçi betimlemelere ulaşmak mümkün.

Yaşar Kemal’in ikinci romanı olan ‘Teneke’, Çukurova’da Savrun Irmağı kıyısında bir kasabaya atanan Kaymakam Fikret Irmaklı’nın çeltik ağalarıyla olan çekişmesini ele almaktadır. Çeltik komisyonunun başı olan kaymakam, kasaba eşrafı tarafından sevinçle karşılanmış; fakat eşrafın çeltik ekimine komisyon onayı çıkmayınca tutum değiştiren ağalar, Ankara’yı devreye sokarak kaymakamı yerinden etmişlerdir. Kaymakamın gerçekleri fark etmesi, çeltik ekimi yapılan arazide yaşayan köylüler ve tahrirat kâtibi Resul Efendi sayesinde mümkün olmuştur. Kaymakam, kararlılığını sürdürse de köylülerin son anda çeltikçi Resul Ağa’yla muhtarın aracılığında üç yüz lira karşılığında anlaşması Kürt Mehmet Ali’yi rahatsız eder. Yalnızca Mehmet Ali, Resul Ağa’yla anlaşmaya yanaşmaz ve kaymakama durumu anlatır. Köylü, köyü terk etse de Mehmet Ali terk etmez ve ailesiyle köyden ayrılmaz. Çeltik komisyonu bu nedenle araziye su salınmasına müsaade etmez. Bunu duyan Okçuoğlu, adamlarını intikam alması için Mehmet Ali’nin üstüne gönderir. Mehmet Ali, 1930’lardan önce dağları mesken tutmuş bir eşkıyadır ve Okçuoğlu’nun adamlarını savuşturmayı başarır. İntikam girişimi sonuçsuz kalan Okçuoğlu, Mehmet Ali’ye yalvarsa da sonuç alamaz. Çeltiğin su alması gereken zaman geçer. Kaymakamın ve Mehmet Ali’nin kararlılığıyla Okçuoğlu zarara uğramış, çeltikten hedeflediği kârı elde edemeyeceğini anlamıştır. Çeltik ağalarının Ankara’ya ulaşan ısrarlı şikayetleri sonuç verir. Kaymakam sürülür ve çocukların çaldığı teneke sesleri eşliğinde, eski bir otomobille kasabadan sevinç gösterileriyle ayrılır. Kasabanın dışında Mehmet Ali yolunu keser ve kaymakamla vedalaşır. Böylece Çukurova, değişmeyen kaderiyle bir kez daha baş başa kalır.

Romanda, Çukurova’nın gündemini uzun yıllar meşgul eden sıtma hastalığı öne çıkmaktadır. Yaşar Kemal, röportajlarını topladığı ‘Bu Diyar Baştan Başa’da sıtmanın neden bu denli yaygın olduğunu şu şekilde kaydeder:

Yüreğir yaylaya göçmezdi bizim gibi. Çalışmaya dağlardan Anadolu’dan adamlar gelirlerdi. Dayanamazlardı. Kan kusa kusa, ısıtma tuta tuta geri dönerlerdi memleketlerine… O zamanlar böyle değildi ki Çukur, Çukur bataklık, büklüktü o zamanlar. Şuralardan, şu Anavarza’nın dibinden geçilmezdi sazlıktan. (…) Bir sivrisinekler olurdu o zamanlar, kemikli. Şimdi de var ya o sineklerden, onlar batak, bük sineği değil, çeltik sineği… Şimdikiler de kemikli… Çukur o zamanlar ıssızlıktan, sazdan, bataktan vang vang öterdi.” (Kemal, 1976: s.503)

Çukurova’nın 1940’lardaki koşullarını Abidin Dino’nun hayatı üzerinden aktaran Jean Pierre Deleage, Yaşar Kemal’in anlattıklarının yalnızca kırsalla sınırlı kalmadığı gerçeğini de anlamamızı sağlar:

Yarım yamalak bakılan yollar at pisliği kokuyor, yayları dağılmış faytonlar miskin miskin yolcu bekliyorlardı. Ama bu dekorun gerisinde daha tehlikeli şeyler de vardı: Kentte trahom, özellikle de tifüs gibi salgın hastalıklar yaygındı; Abidin’in keyfine düşkün ağabeyi, Çukurova’nın ölümcül hastalığı sıtmaya yakalandı, gözle görülür biçimde zayıflamaya başladı.” (s.72)

Çukurova’nın tabii gerçeği olan sazlık ve bataklıklar, sıtmayı var etmiş; zirai ıslaha rağmen bu geniş bataklıklar kurutulamamıştır. Romanda bu gerçekliğin yanı sıra çeltik tarımının yapılması sıtma için gereken koşulları hazırlayacaktır. 1935 yılında sıtma ile mücadele uygulamaları kapsamında çıkarılan çeltik tarımının denetlenmesi kanunu, ‘Teneke’ romanında karşımıza çıkan çeltik komisyonlarının kurulmasını zorunlu tutmuştur. Çeltik Ekim Kanunu ile çeltik ekimi yapılan ve yapılacak illerde valilerin, kazalarda ise kaymakamların başkanlığında bir çeltik komisyonu kurulması kararlaştırılmış; komisyona, hükümet tabibi ve bir çeltik ekicisi de katılmıştır. Bu komisyon yetkisi dâhilindeki bölgede çeltik ekimini düzenlemiş ve çeltik ekecek üreticilerin faaliyetlerini kontrol altına almıştır.

Romanda kasaba sakinlerini kaygılandıran sıtma hastalığına bağlı ölümlerdir. “Köyün dört bir yanı eski bataklıktı. Altı kaynıyordu toprağın.” (Kemal, 2003: s.40) Bataklık olan Çukurova’da çeltik ekiminde ısrarcı olmak köylüler için çocuklarının ölümü demektir. Çeltik ağalarının bu meseleyi “milli mahsul” diyerek hamasi söylemlerle savunması kasabalıları sindirme hamlesine dönüşür: “Büyük amirler böyle söylerler, kıymetini bilirler milli mahsullerin. Ama beş paralık köylü gelir… Sinek, sıtma… Kanımızı emiyor, öldürüyor bizi, der. Mahvetmeye çalışıyor milli mahsulü. Sinek olacak… Sıtma olacak… Mademki milli mahsuldür! Mecburen olacak. Olacak… Her şey olacak.” (Kemal, 2003: s.29) “Hükümet, koskoca hükümet bilmez mi bunu? Sivrisineği sıtmayı bilmez mi? Bilir. Yoksa yasak ederdi çeltiği…” (Kemal, 2003: s.32) Kaymakama gelen şikâyetler ise eşrafın dile getirdiğinin aksine sıtmaya bağlı ölüm hikâyelerinden oluşmaktadır: “Tatarlı köyü muhtarı köydeki kırk kadar dalaklı, karnı şiş, bacakları incecik, yüzleri kemik, gözleri kocaman kocaman çocuğu toplayıp kasabaya, kaymakama getirdi.” (Kemal, 2003: s.52) Kaymakam, gördükleri karşısında kendini daha da çaresiz ve suçlu hissedecektir. “Arabaların içine uzatılmış sıtmadan tir tir titreyen, yüzüne gözüne karasinek çokuşmuş, boyunları sivrisinek yeniği içinde, kıpkızıl yaraya kesmiş çocukları, duvar diplerine uzanmış, gözleri çukura batmış kadınları, inleyen, çubuk gibi kalmış kederli korkak delikanlıları görüyor, aklı başından gidiyor.” (Kemal, 2003: s.70)

Çukurova’nın acımasız yüzü olan sıtma hastalığı cumhuriyetin ilk yıllarında toplumsal bir sorun olarak yerel gazetelerde de sıkça yer bulan ve ölümcül boyutlara varan bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. 1940’ların sonunda makineleşmeyle azalan insan göçü sıtma hastalıklarının varlığını azaltsa da sıtma Çukurova’nın hafızasında amansız bir hastalık olarak kalmıştır. “Ben ben ki, yedi çocuk vermişim kara toprağa. Sıtmadan. Sırf çeltik yüzünden kör ocaklara oturmuşum. (…) Bir sinek başlar. Evlerde, cibinliklerde durulmaz. Yarar, parçalar adamı.” (Kemal, 2003: S. 69)

Sıtmaya dair anlatılanlar kolektif belleğin aktarımını da örneklemektedir. Toplumsal koşullar ve kültürel biçimlerden edinilmiş bireysel anıların kolektif belleği var ettiğini belirten Michael Schudson, aynı zamanda belleği var eden çarpıtma biçimlerinden de söz etmektedir. Uzaklaştırma, araçsallaştırma, öyküleme ve uzlaşımsallaştırma adını verdiği bu süreçler, Yaşar Kemal’in anlatımında belirgin biçimde yer almaktadır. Yaşananların unutulması uzaklaştırma, çarpıtılarak hatırlanması araçsallaştırma, aktarılabilir kılınması öyküleştirme ve anlatılanı kutsallaştırmak ise uzlaşımsallaştırmadır. Çukurova’da sıtma hikâyelerinin ve amansızlığına dair ağıtların varlığı, kolektif belleğin şekillendirilmesinde etkili olan çarpıtma biçimlerini somutlaştırmaktadır. Yaşar Kemal’in bir başka romanı ‘Hüyükteki Nar Ağacı’nda da karşımıza çıkan sıtma; kolektif belleğin var ettiği türküler, hikâyeler üzerinden aktarılan bir hastalık olarak karşımıza çıkar. Yusuf’un mustarip olduğu bu hastalık için Âşık Ali’nin söylediği türküler ve Çukurova köylerinden birinde anlatılan hikâye, ele aldığımız çarpıtma biçimlerine örnek verilebilir. Nitekim roman, hastalığa şifa olduğu söylenen nar ağacının arayışıyla son bulacaktır. Ağaca dair anlatılar hikâyeleştirmenin, onun anıtsallaştırılması ise uzlaşımsallaştırmanın güzel bir örneğidir. Röportaj türündeki ‘Bu Diyar Baştan Başa’da yer alan anlatılarda da Çukurova insanının sıtmayla olan mücadelesi ön plandadır. Sıtmaya yenik düşenlerin hikâyesi dilden dile dolaşır, âşıkların türkülerinde yer bulur kendine: “Ceyhan derler bir su akar/ Yosunu yüzüne çıkar/ Adana’ya gitme oğlum/ Suyu ılık sıtma tutar.” (Kemal, 1976: s.508)

1920’lerde sıtma şikâyetiyle doktora gelen insanlara sıtma ile mücadelede kinin adı verilen ilaç uygulanmıştır. ‘Teneke’de de doktorun önünde kinin umuduyla gelen köylüler birikir: “Kasabaya köylerden hasta akını başlamıştı. Sabah erkenden gelen hastalar Doktorun muayenehanesi önünde kuyruk oluyorlar, gece yarılarına kadar bekliyorlardı. Doktor durmadan kinin iğnesi yapıyordu.” (Kemal, 2003: s.70) 1930’lara kadar hastalıkla mücadelede yalnızca kinin dağıtımı yapılmıştır. Fakat bu ilaç sıtmayı kontrol altına almada yeterli olmamıştır. 1935 itibariyle kinin dağıtımından Kızılay ve Ziraat Bankası sorumlu olmuştur. Sıtma ile mücadelede bataklıkların kurutulmasında ise 1936 sonrası okaliptüs ağaçlarının yanı sıra kavak ve söğüt ağaçlarının bataklık kurutucu etkisi nedeniyle dikimi arttırılmıştır.

Bataklıklar ve sulak tarlaların sivrisineklerden görülmez olduğu Çukurova’da mevsimlik işçilerin ve Çukurova köylülerinin barınma olanakları zorludur. Çukurova’da çiftliklerin ve tarlaların yakınlarına yapılan, geçici-mevsimlik barınaklar olan “huğ”lar da sıtmanın yayılmasını kolaylaştırmaktadır. Sazlardan yapılan ve bataklıkların içinde kalan bu evler; Çukurova’da tarımsal üretimin sonucu olarak ortaya çıkmış, şehrin kültürel dokusu ve ekonomik olanaklarını ortaya koyan özgün yapılardır. ‘Teneke’de de betimlenen bu evler, insanların yoksulluğu ve topraksız oluşlarının göstergesidir:

Köyün evlerinin hemen hepsi huğdu. Başka köylerde huğun çiti cilpirti çalılarıyla örülür. Burada çitler kamıştandı. Kamış çitlerin çok yerlerini çamurla sıvamışlardı. Evlerin rengi yeşile çalan bir boz renkteydi. Üstü ince sazlardandı. Sazlar kat kat vurulmuştu. Çinko gibi sağlamdı. Sazlı derenin evleri yağmurda bu yüzden akmazdı. Sazlar bozarmıştı. Kalın sazların ağırlığı, hele su çekince, ince kamış çitleri çökertmiş, köyün bütün huğlarının çitleri ya sağdan ya soldan ya önden ya arkadan bir yerinden bel vermişti.” (Kemal, 2003: s.58)

Yaşar Kemal, Çukurova röportajlarında huğlara da değinir ve Çukurova’da makineleşmenin başladığı 1949 yılı sonrası huğların terk edildiği ve azalmaya başladığını aktarır. Makineleşmeyle birlikte iş gücü ihtiyacı azalmış, huğlar kullanılmaz olmuştur.

Çukurova köyleri teker teker, yavaş yavaş, huğlardan, yani ot evlerden kurtuluyor. Birçok köylerde gayet güzel evler gördüm. (…) Ama bu evlerin yanında, eski, bel vermiş, delik deşik huğlar kalabalığı. İlk bakışta insanın dikkatini üstüne çekiyordu. Her köyde bunlar biraz daha eskimiş, biraz daha çökmüş olarak, çoğunluk gösteriyorlardı. Bu saz evler, öğrendim ki toprağı olmayanların, yarıcı oldukları ağalar tarafından, traktör alındıktan sonra, topraktan atılmış köylülerin evleriydi. (…) Şimdi bütün köy halkı gayet güzel evlerde oturuyor. Köyde yalnız beş altı kadar huğ kalmış. Bu huğların sahipleri de topraksız. (…) ‘Bundan sonra Çukurova’da topraksız insan yaşayamaz. Her işi makine yapıyor. (…) Bu köye giderse çoluk çocuk hep aç, öleceğiz. Huğlarımız gün geçtikçe yıkılıyor. Yaptıramıyoruz. Gün geçtikçe evsiz de kalacağız’ dediler.” (Kemal, 1976: s.496)

SONUÇ

Çukurova’nın modernleşme serüveninde toprağın ve iklimin dizginlenme arzusu göçerlerin iskân edilme arzusundan bağımsız değildir. Batı’da yaşanan sanayileşme devrimi ve sömürgecilik faaliyetleri Çukurova’nın uçsuz bucaksız ve sahipsiz topraklarında deneyimlenmek istenmiş, fakat Çukurova’nın ehlileştirilemeyen toprağı bu niyetleri sonuçsuz bırakmıştır. Toprağı işleyebilmek için ıslah etme girişimleri, göçler ve göçerlerin iskânıyla tarım için iş gücü ihtiyacının karşılanması, AdanaMersin demiryolu projesi, pamuk ekiminin tercih edilmesi politik hamleler olarak okunabilir. Cumhuriyetle birlikte emperyalist güçlerin güdümünden çıkan ve milli üretimde önemli paya sahip olan pamuk tarımı ve buna bağlı dokuma fabrikaları Adana’nın işçi kenti olmasının da önünü açmıştır. Abidin Dino’nun sürgünüyle Adana, edebi bir kimlik kazanmış; kültürel belleğini var eden büyük destancısı Yaşar Kemal’i yetiştirmiştir. Yaşar Kemal’in Çukurova’yla kurduğu bağ ve sözlü kültür derleyicisi olması, onu arzuladığı büyük destancıya dönüştürmüştür. Edebiyatımızda toplumcu gerçekçi anlayışa esin kaynağı olan Adana’nın kolektif belleğini eserlerinde muhafaza eden Yaşar Kemal’i Çukurova için kültürel bir vaha olarak nitelendirmek yerinde olacaktır.  

KAYNAKÇA:

– Bahriye Çeri, Böyle Bir Hayat Güzin Dino – Söyleşi, YKY, 2022.

– Cihan Özgün, “Osmanlı Ağaç Kültüründe Yeni ve Egzotik Bir Tür: Okaliptüs”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Journal Of Modern Turkish History Studies XIII/26 (2013-Bahar/Spring), s.5-29.

– Deniz Özel, Yasemin Karataş, Elçin Gün, Fatma Seda Çardak, “Endüstri Mirasında Koruma ve Yeniden Kullanım: Adana Milli Mensucat Fabrikası’nın Müzeye Dönüşümü”, ISPEC Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi, 3(2):60-82, 2024.

– Fatih Tuğluoğlu, “Türkiye’de Sıtma Mücadelesi (1924-1950)”, Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (4): 351- 359, 2008.

– Jean Pierre Deleage, Abidin Dino ya da Kanatlanan El: Bir Yaşamöyküsü Denemesi, YKY, 2007.

– M. Şehmus Güzel, “Abidin Dino Adana’da Şubat 1943 – Mayıs 1945”, 2020, ekitap.ayorum.com.

– Meltem Toksöz, Bir Coğrafya, Bir Ürün, Bir Bölge: 19. Yy.’da Çukurova, Kebikeç/21, 2006.

– Michael Schudson, “Kolektif Bellekte Çarpıtma Dinamikleri”, Bellek: Öncesiz, Sonrasız, Cogito sayı:50, Bahar 2007.

– Yaşar Kemal, Bu Diyar Baştan Başa, Cem Yayınevi, 1976.

– Yaşar Kemal, Hüyükteki Nar Ağacı, Toros Yayınları, 1982.

– Yaşar Kemal, Teneke, Adam Yayınları, 2003.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
bets10
bets10
betpark
betgaranti
bets10
bets10
bets10
kolaybet
betpark
Vdcasino
vdcasino
alobet
betnano
meritking
alobet
hitbet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
alobet
hititbet
vdcasino
enjoybet
enjoybet
alobet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
hititbet
alobet
hititbet
grandpashabet
grandpashabet
enjoybet
enjoybet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
hitbet
betplay
betplay
vdcasino giriş
vdcasino
hititbet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
betpark
grandpashabet
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
vdcasino
hititbet giriş
hititbet giriş
vdcasino
vdcasino
vdcasino giriş
betpark
bettilt
bettilt
vdcasino
jojobet
bettilt
imajbet
imajbet
katlabet
katlabet
imajbet
betpark
betpark
betnano
vdcasino
bettilt
grandpashabet giriş
grandpashabet
hititbet
imajbet
imajbet
norabahis
norabahis
hititbet
hititbet
vaycasino
vaycasino
holiganbet
holiganbet
betturkey
betturkey
betturkey
betturkey
bettilt
bettilt
hititbet
betturkey
imajbet
vdcasino
vdcasino
betturkey
norabahis