ÇUKUROVA’DA ERMENİLER, MÜLKİYET VE DEFİNECİLİK: ‘ERKEK DUTLARIN GÖLGESİNDE’ ROMANI ÖZELİNDE BİR İNCELEME

-MERSİN-
Kent, kültür ve bellek söz konusu olduğunda “bereketli topraklar” olarak anılan Çukurova, sahip olduğu tarihsel ve toplumsal birikimle güçlü bir hafıza mekânı olarak karşımıza çıkar. Tarihten günümüze Çukurova, kültürel anlamda büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir bellek coğrafyası olmuştur. Toplumun aynası olan edebiyat da bu değişim ve dönüşüm süreçlerinden etkilenmiş, Çukurova’nın tarihsel ve toplumsal birikimi edebî metinlere yansımıştır. Türkler, Ermeniler, Rumlar, Araplar ve farklı etnik-toplumsal unsurların bir arada yaşadığı bu coğrafya tarım ekonomisi, pamuk üretimi ve ticaret ilişkileri etrafında şekillenen sosyal hayatıyla romancılar için zengin bir anlatı alanı hAline gelmiştir. Özellikle Adana merkezli anlatılarda azınlık toplulukları ekonomik, kültürel ve tarihsel belleğin taşıyıcıları olarak dikkat çeker.
Türk romanında Çukurova’nın ele alınışı çoğu zaman toplumsal değişim, mülkiyet ilişkileri, göç, çatışma ve birlikte yaşama deneyimleri ekseninde gelişirken azınlıkların gündelik hayattaki varlığı, ticaret yaşamındaki rolleri ve tarihsel kırılmalar karşısındaki konumları da önemli bir anlatı meselesi haline gelir. Bu bağlamda Çukurova romanları, sadece bir bölgeye ait yerel bir anlatı olarak kalmayıp Türkiye’nin çok katmanlı ve çok kültürlü toplumsal yapısını anlamaya ve anlatmaya katkı sağlayan edebi metinler olarak değerlendirilebilir.
Bu çalışmada, Ali Özgür Özkarcı’nın 2024 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ilk romanı ‘Erkek Dutların Gölgesinde’; Çukurova Ermenileri, mülkiyet ve definecilik odağında incelenecektir.
ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI
Ali Özgür Özkarcı, 1979 yılında Adana’da doğmuştur. İ.S.Ö. Almanca Anadolu Lisesi’nin ardından Çukurova Üniversitesi İşletme Bölümünden mezun olmuştur. Şiir, öykü, roman ve deneme-eleştiri türlerinde eserler veren Özkarcı’nın ilk şiirleri Varlık dergisinde yayımlanmıştır. 2002 yılında “Yaşar Nabi Nayır Gençlik Şiir Ödülü”, 2019 yılında ise “Mehmet H. Doğan Eleştiri Ödülü”nü kazanmıştır. 2003-2010 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Heves dergisini çıkarmış; günümüzde 160. Kilometre şiir dizisi ve Duvar dergisi bünyesinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir. Şiir ve yazıları; Yaşayan Marksizm, BirGün, Mahfil, Heves, Varlık ve Kitap-lık gibi dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır.
Özkarcı, Aynur Kulak ile gerçekleştirdiği söyleşide yazma eyleminin bir mesele etrafında şekillendiğini şu sözlerle ifade eder:
“(…) benim açımdan yazmak, ‘müphem’ bir sonsuzlukla oyalanmaktan öte, gündeliğin ‘mutsuzluklarını’, ‘açmazlarını’ o kısa parlak anlarla geçiştirmeme yarıyor sanırım. (…) Meselelerim var ve dolayısıyla konularımla uğraşmayı, didişmeyi, didinmeyi seviyorum.”
‘ERKEK DUTLARIN GÖLGESİNDE’ ROMANI ÜZERİNE
“Kapan”, “Erkek Dutların Gölgesinde”, “Kayıp Kuyu” ve “Kapan” başlıklı dört bölümden oluşan ‘Erkek Dutların Gölgesinde’, Ali Özgür Özkarcı’nın ilk romanıdır. Tarihsel bir arka plan üzerine kurulan roman, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasından iki yıl sonra başlayan olaylar etrafında gelişir ve 1940’lardan 2000’li yıllara uzanan üç kuşaklık bir hesaplaşmayı anlatır. Romanda Ermeni meselesi, “emvâl-i metruke”, “mülkiyet arzusu” ve “definecilik” gibi temalar üzerinden toplumsal travmaya dönüşen bir hafıza problemine evrilir. Eser, Ermeni malları ve “gömü” / “definecilik” fikrinin toplumsal bilinçaltındaki yerini sorgularken Türkiye’de bastırılmış tarihsel hafızanın edebiyattaki görünümünü de ortaya koyar.
Romanın adı olan “erkek dutların gölgesinde” ifadesi metaforik bir anlam taşır. Bu durum romanda şu ifadelerle yer alır: “Bu dutu da baban diktiydi, dedi Zalha, şalvarına birikmiş son çiçek tanelerini avucundan yere bırakırken. Beceriksiz herif, hiç erkek dut ağacı dikilir mi? Meyvesi yok, sadece pisliği var. Aynı kendi gibi.” (s.73) Özkarcı ise söyleşisinde bu metafor hakkında şu açıklamada bulunur: “Meyve vermeyen bir ağacın sadece yaprak dökerek ortalığı pisletmesi, metinde metaforlaşıyor bir bakıma. (…) ‘Meyve vermeme’ durumu ‘erkeklik’ ile bağıntılı.”
Roman üzerine yapılan çalışmalar sınırlı olsa da eser belirli çevrelerde dikkat çekmiş ve çeşitli değerlendirmelere konu olmuştur. Orhan Emre, Varlık dergisindeki yazısında romanı “hesaplaşma romanı” olarak nitelendirerek şu değerlendirmede bulunur: “Ali Özgür Özkarcı’nın ilk romanı, insanlığın düzeltilemeyen yanılgısı olan mülkiyet ve siyaset bağlamında adaleti sorguluyor.”
Behçet Çelik ise, “Erkek Dutların Gölgesinde, bu pek işlenmemiş ‘Ermeni defineleri’ temasının merkezi planda ele alındığı belki de ilk roman olabilir.” yorumuyla romanın önemine dikkat çeker.
Hacı Hüseyin Kılıç da benzer biçimde şu ifadeleri kullanır: “Özkarcı’nın romanı, izleğine define tutkusu altında topraklarını terk etmiş Ermenilerin geride bıraktığı Emvâl-i Metrûke’yi alan ilk roman olmanın ötesinde, kuşakları birbirine bağlarken Türkiye’nin yaşadıklarını da hakkını vererek ekler.”
Bu değerlendirmelerle bağlantılı olarak Özkarcı, romanın temel meselesini şu sözlerle açıklar: “Erkek Dutların Gölgesinde’de; nehir boylarını, kente uzak yakın çiftlikleri, kentin karanlık dar sokaklarını, tüm gölgelerin buluşup ayrıldığı fısıltıları anlatmak istedim. (…) ‘Zulmün ganimetine’ konma hevesleri kitaptaki önemli ayrıntılardan biri. (…) Define hikâyenin motoru gibi (…) mülkiyetin el değiştirmesinin yansımaları daha ön planda aslında.”
‘ERKEK DUTLARIN GÖLGESİNDE’ ÖZELİNDE TÜRK ROMANINDA ERMENİLER VE ÇUKUROVA
Çukurova, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte farklı etnik ve dini toplulukların bir arada yaşadığı çokkültürlü bir coğrafya olmuştur. Türkler ve Ermeniler XIX. yüzyıla kadar bölgede “görece” barışçıl ilişkiler sürdürmüş ancak Avrupa devletlerinin müdahaleleri, milliyetçilik hareketleri ve siyasal çatışmalar bölgedeki dengeleri değiştirmiştir. Ümmügülsüm Gülekoğlu ve Ahmet Eyicil’in belirttiği üzere özellikle 1909 Adana olayları, Çukurova’daki Türk-Ermeni ilişkilerinde önemli bir kırılma noktasıdır: “Türkler ile Ermeniler, Çukurova Bölgesi’nde XIX. yüzyıla kadar iyi ilişkiler içerisinde yaşamlarını sürdürdü. Avrupalı devletlerin bölge üzerindeki çıkarları ve kendi aralarındaki hesaplaşmaları, Ermenileri burada bir maşa olarak kullanma düşüncesine soktu. Bağımsız Ermenistan kurma hayali ile harekete geçen Ermeniler, bu devletlerin kışkırtmaları ve teşvikleri ile Babıali’ye karşı yer yer ayaklandılar. Çukurova Bölgesi de bu ayaklanmalardan nasibini aldı. Nitekim 14 Nisan 1909’da çıkan Adana olayları, şehirde büyük kayıplara neden olsa da Babıali tarafından bastırıldı.”
Çukurova’daki Ermeni nüfusunun ekonomik faaliyetlerde etkin olması, geniş tarım arazilerine sahip bulunmaları ve ticaret hayatındaki görünürlükleri mülkiyet tartışmalarını derinleştirmiştir. Tarihçi-yazar Cezmi Yurtsever ise şu değerlendirmede bulunur: “Osmanlı yönetimi Çukurova’da kendi hükümranlık haklarının devamında Müslümanların mülkiyet haklarının önemli olduğu görüşünde idi. (…) Adana valileri de mülkiyeti koruma yönünde çalışmalar yaptılar. (…) 1858’de çıkarılan tapulama kanunları gereği yabancılara ve yerli azınlıklara arazi alım satımında kolaylıklar getirilmiştir. Bundan dolayı Osmanlı ülkesindeki yabancı konsoloslar ve azınlıklar emlak memuru gibi çalışıyor, kendileri adına araziler satın alıyorlardı. Adana Ermenilerinin bu hususta bir özellikleri vardı. Ermeni sarraf ve bankerler Çukurova’nın boş, verimli topraklarını satın almaya, çiftlikler kurmaya başladılar. Kozan yöresinde Nalbantyan, Kuyumcuyan, Cırcıroğlu; Kadirli’de Toros Kâhya, Adana’da Bezdikyanlar geniş arazi sahibi oldular. Maraş dağlarından ve Doğu Anadolu’dan getirilen Ermeniler Çukurova’daki arazilere yerleştirilip nüfus ve mülkiyet dengeleri değiştirilmek, siyasi bir kriz anında da Ermeniler lehine otonomi hakları elde etmek düşüncesi ön planda idi.”
Türk romanında azınlıklar meselesi, özellikle Ermeni konusu, uzun yıllar sınırlı ölçüde ele alınmıştır. Nesrin Tağızade Karaca’ya göre, “Türk romanında Ermeniler ve yakın tarihimizde bir toplumsal/tarihsel mesele olan Ermeni konusu Türk edebiyatında çok fazla yer almış bir konu değildir. Cumhuriyet döneminin oldukça yoğun olan roman birikimi arasında Ermeni tehcirinden söz eden romanlar fazla yekûn tutmaz”.
Murat Belge de Türk edebiyatında “Ermeni Kıyımı”nı konu alan eserlerin azlığına dikkat çeker: “Türk edebiyatında ‘Ermeni Kıyımı’ olarak adlandırılmış olgu veya onu kapsayan süreç üstüne yazılmış, olayı ayrıntılı olarak açıklamayı üstlenen fazla sayıda eser yoktur. Bütün bu süreç gerek kendi başına gerekse bugünün Türkiye Cumhuriyeti’nin biçimlenmesi bakımından çok önemli olduğu halde, edebiyatta yeterince ele alınmamış olması, kendi başına ‘manidar’ bir durumdur.”
Behçet Çelik de benzer bir yorumla “Ermeni soykırımına ve Ermenilere ait mallara ve topraklara el konmasına ve birilerine devredilmesine ilişkin edebiyatımızda anlatılar çok değildir” değerlendirmesinde bulunur.
Bu değerlendirmelere karşılık Ertan Engin ise daha farklı bir değerlendirmede bulunur: “Türk romanında Ermenilere hem ulus hem de roman kişisi olarak çok sayıda eserde değinildiğini, yer verildiğini söylemek mümkündür. Yaşam biçimlerinin ve coğrafyanın birbirine yakınlaştırdığı Türk ve Ermeni toplumlarının hem bu yakınlaşması hem de 20. yüzyıl başında ilişkilerin kopma noktasına gelişi Türk romanına konu olur.”
Bu bağlamlar odağında değerlendirildiğinde ‘Erkek Dutların Gölgesinde’, Çukurova’daki Ermeni varlığını, “mülkiyet”, “emvâl-i metruke” ve “definecilik” meseleleri üzerinden ele alması bakımından dikkat çekici bir roman niteliği taşır.
Roman, Başkomiser Şükrü’nün Ermenilerin geri döneceğine dair umutlu düşünceleriyle açılır: “Gelecekler, dedi Başkomiser Şükrü. Hem de tıpış tıpış gelecekler.” (s.9)
Başkomiser Şükrü, Ermenilerin Adana’ya dönerek sakladıkları defineleri çıkaracaklarına inanır. Ermenilerin Adana’ya dönüp unuttuklarını, gömülerini alması, bekleyiş ve onlara kurulması planlanan tuzak şu şekilde ifade edilir: “Az biraz, beni dinle hele. Ne diyordum sana, dönecekler. Sakın bana kimler dönecek demeyesin. Ermeni döllerini, diyorum. Dönecekler. Hatay Devleti bize katılalı iki sene oldu, anlıyor musun, iki sene… Artık Hatay’dan Adana’ya gelmek kolay. Mutlaka gelecekler. Sınırlar açıldı. Geleceklerini biliyorum. Vardır bir hesapları elbet. Ne bileyim, buradan almayı unuttukları bir şeyler, anladın mı? Belki de yeniden yerleşmeye dönecekler. Bilemem. Ama dönecekler, buradaki gömülerini alıp belki Suriye’ye belki Beyrut’a kaçacaklardır. Bir biçimde onları enselememiz lazım.” (s.12) Böylelikle define, gasp edilen mülkiyetin vicdani yükü haline gelir.
Şükrü’nün Ermenilere yönelik kini de kişisel trajedilerle beslenir: “Ama demem o ki sakinliğini koru, sebatkâr ol! Yavaş yavaş enseleyeceğiz bu Ermeni döllerini. Bilmezsin sen, babamı, gardaşımı uğurladım bu dünyadan bu soysuzlar yüzünden. Kinim boşuna değil. Böyle bilesin. Ama sadece bunlardan ötürü de değil.” (s.14) Böylelikle romanda, bireysel intikam duygusuyla tarihsel nefret söylemi iç içe geçer.
Romanda dikkat çeken bir başka unsur da Adana’daki yerleşik Ermenilere yönelik bakıştır. Şükrü, şehirde kalan az sayıdaki Ermeni aileyi “korkudan burunlarını çıkaramayan” insanlar olarak tarif eder: “Buradaki Ermenilerden bir şey çıkmaz. Üç-beş aile şunun şurası kalan geriye. Onlar da fakir zaten. Korkudan burunlarını dahi çıkaramazlar dışarıya. Dışardan gelen kimseyle de münasebete girmezler kaldı ki. Sorsan zaten onlara, Fransız’ız derler. Boş ver onları şimdi. Bir şey çıkmaz oradan…” (s.14) Bu bakış açısı, Cumhuriyet döneminde azınlıkların yaşadığı görmezden gelinme ve sindirilme halini ortaya koyar.
Romanda eski bir Ermeni köyü olarak anılan “Kiliseköy” mekânsal boyutuyla yer alır: “(…) Kiliseköy (…) Eski bir Ermeni köyüydü. Sadece bir köyden de ibaret değildi. Ermeni toprak zenginlerinin yaşadığı mıntıka tam da burasıydı.” (s.106)
Dikran karakteri ise romanın hafıza boyutunu derinleştirir: “Tehdit mektupları bunlar. Kaçak olarak geldiğini mektuplarda söylemiş zaten. Adı Dikran. Dikran Ermenicede savaşçı, okçu demek, bilmem bilir misin?” (s.49) Ustura Arşak’ın yeğeni olan Dikran’ın mektup ve günlükleri, bastırılmış Ermeni hafızasının sesi gibidir.
‘ERKEK DUTLARIN GÖLGESİNDE’ ÖZELİNDE MÜLKİYET, EMVÂL-İ METRÛKE VE DEFİNECİLİK
Mülkiyet kavramı tarih boyunca ekonomik mesele olmasının yanı sıra siyasal iktidarın ve toplumsal düzenin belirleyici unsurlarından biri olmuştur. Ellen Meiksins Wood, Türkçe çevirisiyle ‘Özgürlük ve Mülkiyet’ adlı çalışmasında Batı siyasi düşüncesinin toplumsal tarihi özelinde mülkiyet ilişkilerinin toplumsal sınıfların oluşumunda ve iktidarın paylaşımında temel rol oynadığını belirtir: “Daha iyi bir terimin yokluğunda, çok tartışılan feodalizm ya da ‘feodal toplum’ kavramını, Batı’da iktidarın belirli bir biçimde parsellenmesi için kullanabiliriz ki burada özel mülkiyet, tarihsel olarak özgün biçimlerde kamusal güce bağlanmıştır.” (Wood, 2016:25) Wood’un düşüncesine göre özellikle modern devletin oluşum sürecinde mülkiyet, siyasal güçle doğrudan bağlantılı hale gelmiştir.
Pierre-Joseph Proudhon, “Mülkiyet nedir?” sorusuna verdiği radikal cevapla, mülkiyetin toplumsal eşitsizlik üreten bir mekanizma olduğunu öne sürer. Proudhon’a göre mülkiyet, sadece ekonomik bir hak değil, aynı zamanda sömürü ve tahakküm ilişkilerinin merkezinde yer alan bir yapıdır. Proudhon bu düşüncesini, “‘Mülkiyet nedir?’ sorusuna, anlaşılacağımdan emin olarak, ‘hırsızlıktır’ diye cevap veriyorum” sözleriyle açıkça ifade eder. Bununla birlikte Proudhon, “Ne emeğin ne ihrazın ne de yasanın mülkiyet hakkını yaratabileceğini, mülkiyetin aslen haksız olduğunu ileri sürüyorum” diyerek mülkiyetin meşruiyetini reddeder. Ona göre koşulların eşitliği ile hakların eşitliği aynı anlama gelir. Bu nedenle mülkiyet ile hırsızlık eşanlamlı kavramlardır. Yetenek ya da hizmet üstünlüğü bahanesiyle bireylere tanınan toplumsal ayrıcalıklar ise gerçekte birer gasp ve soygunculuk biçimidir. Böylece Proudhon, mülkiyetin toplumsal adaletsizliği besleyen temel unsurlardan biri olduğunu savunur.
Osmanlı’nın son döneminde Ermeni nüfusa ait taşınır ve taşınmaz malların devlet eliyle tasfiye edilmesi süreci “Emvâl-i Metrûke” adı altında yürütülmüştür. Nevzat Onaran’ın belirttiği üzere bu süreç hukuki uygulamaların yanı sıra ekonomik ve toplumsal dönüşüm projesidir. Nitekim Ermeni ve Rum mallarının el değiştirmesiyle yeni bir sermaye sınıfı ortaya çıkmış; mülkiyetin Türkleştirilmesi süreci hız kazanmıştır: “Tehcir Kanunu Ermenilerin bir daha tarih boyu yaşadıkları topraklara dönememesine yönelik olduğu gibi (…) malları tasfiye edilmektedir ki buna kısaca yağma demek daha doğru olur. Bu mallardan nemalanmayan neredeyse yoktur. İdareciler, askeri yöneticiler, yerel İttihatçı eşraf yağmadan pay alır. Yerinden sökülen bu kadim halkların malları hemen tasfiye edilir. Gâvur malı deyimi de bu uygulamalardan kalmış olsa gerektir.” (Onaran, 2010:9-10)
Roman boyunca definecilik meselesi farklı karakterler üzerinden gelişir. Başkomiser Şükrü, Nuri, İbrahim Kâhya ve diğer karakterler Ermenilerden kaldığı düşünülen gömülerin peşindedir. Define arayışı, ekonomik kazançtan çok tarihsel bir sahiplenme ve el koyma pratiği şeklinde görünür. Nevzat Onaran’ın anlattığı “emvâl-i metruke” süreciyle paralel biçimde, romandaki karakterler de Ermeni mallarını “sahipsiz” kabul ederler.
“Ne demiştim sana! Gelecekler! Sana ekip kur demem ondan nicedir. Usul usul gömdükleri yeri biliyorlar. Şıp diye enseleyeceğiz onları. Çökeceğiz hemen tepelerine. Uğraşmaya, kendimizi rizikoya atmaya gerek bile duymadan, pat diye vuracağız enselerine, hem de toprağı kazmaya getirdikleri küreklerle çökeceğiz onlara.” (s.30)
“Bu define işleri için kim nemalanmış ki gâvurun ganimetinden derler. Yanlış mı biliyorum. Amcam derdi ki kimseye kalmadı ganimet, en başta Fransız’ın işgalini fırsat bilip dönen Ermeniler, kendi gömülerinin yanında, şayet ölmüşse komşuları, onların da gömülerini sakladıkları yerden çıkarıp götürmüşler güya. Amcam, onlar bilirdi derdi, komşusunun gömüsünü bile nerede saklayacağını?” (s.31)
Romanda Şükrü’nün asıl meselesi Ermenilerden kalan definenin açığa çıkarılmasıdır. Ermenilere olan kini ve intikamı definecilikten sonraki meselesidir: “Ustura Arşak’ın yeğeniyle bu şehirde karşılaşacak olmasına da sevinmişti. Onun da sırası gelecek elbet. İntikam az biraz bekleyebilirdi ama… Başkomiser için hiçbir mesele defineden daha önemli değildi şimdi.” (s.51)
Romanın ikinci bölümünde Meryem, Zalha ve İbrahim Kâhya üzerinden definecilik daha trajik bir boyut kazanır: “Tüm civar köyler yıllardır define arayanlarla doluydu. Oysa Meryem, İbrahim’e kim bilir kaç kez söylemişti, annesinin serzenişini –Ölüm çıkar kazdırmam bahçemi– Nuh diyor, peygamber demiyordu.” (s.76)
İbrahim’in define hayali, sınıfsal yükselme arzusuyla birleşir. Ancak bu arzu aynı zamanda ahlaki çürümenin de göstergesidir: “Meryem ile yakınlaştıklarından beri türlü türlü define hayalleri kurmaya başlamamış da değildi.” (s.90)
Meryem’in definecilikten korkması, geçmişin kazıldıkça açığa çıkacak karanlığını sezmesinden kaynaklanır: “Ya evimizi, ışığımızı gözetleyenler kıçı kırık bir define uğruna canımıza kast edelerse diye diye geçti onca yıl. Kim söyledi evimizi. Kim söyledi buraları. Tamam. Bilirim. Etrafta definecilik almış başını gider. Kazdılar. Olmadı. Bulamadılar. Olmadı.” (s.112)
‘Erkek Dutların Gölgesinde’ romanında “define”, terk edilmiş mülkiyetin devamı olarak karşımıza çıkar. Roman özelinde Selma Hangül’ün değerlendirdiği gibi define, etik değerleri dışarıda bırakan bir “kâr elde etme aracı”dır. Behçet Çelik’in ifadesiyle ise define, “pay alamamışların pay hayali”dir.
SONUÇ
Ali Özgür Özkarcı’nın romanı, Çukurova’daki Ermeni varlığını “emvâl-i metruke” odağında yansıtması ve Türk romanında yeterince işlenmemiş bir meseleyi cesurca ele alması bakımından önemlidir. Ali Özgür Özkarcı, Çukurova’nın çok katmanlı tarihini, tarihsel olaylara bağlı kalarak hafıza, korku, kin ve ekonomik çıkar ilişkileri üzerinden tartışır.
Roman, emvâl-i metrûke meselesinin toplumsal bellekteki yansımasını öne çıkarırken defineciliği de gasp edilmiş mülkiyetin devamı olarak sunar. Ermeni defineleri etrafında kurulan söylenceler, aslında geçmişte el konulan malların ve bastırılmış suçluluk duygusunun sembolik yansımalarıdır.
Roman, bireysel ve toplumsal hesaplaşmalar üzerinden kolektif hafızayı sorgular. ‘Erkek Dutların Gölgesinde’ bir “hesaplaşma romanı” olarak geçmişin üzerinin örtülse de tamamen kaybolmadığını gösterir.
KAYNAKÇA:
– Belge, M. (2013). Edebiyatta Ermeniler. İstanbul: İletişim Yayınları.
– Çelik, B. (2025, 24 Nisan). Erkek Dutların Gölgesinde: Emval-i metrukenin ve definenin peşinde. K24. Erişim adresi: https://www.k24kitap.org/erkek-dutlarin-golgesinde-emval-i-metrukenin-ve-definenin-pesinde-5151
– Emre, O. (2025, Eylül). Erkek Dutların Gölgesinde / Ali Özgür Özkarcı. Varlık, 1416, 99.
– Engin, E. (2010). Türk romanında Ermeniler (1874-2010) (Yayımlanmamış doktora tezi). Marmara Üniversitesi, İstanbul.
– Gülekoğlu, Ü., & Eyicil, A. (2024). Adana’da Ermeni olayları (1909-1921). Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 21(1), 190–203. doi:10.33437/ksusbd.1326664
– Hangül, S. (2025, 19 Aralık). Çatlaklardan sızan yüzleşme. Parsömen. Erişim adresi: https://parsomen.org/2025/12/19/catlaklardan-sizan-yuzlesme-selma-hangul/
– Karaca, N. Tağızade. (2007). Haçin dedikleri… veya bir bölge ve bir roman. 38. ICANAS Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi: Edebiyat bilimi sorunları ve çözümleri bildiriler kitabı (Cilt 2, ss. 899–921). Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları.
– Kılıç, H. H. (2025, 4 Ağustos). İlk günahın kapanmayan yaraları: Erkek Dutların Gölgesinde. Küçük Saat. Erişim adresi: https://www.kucuksaat.com/ilk-gunahin-kapanmayan-yaralari-erkek-dutlarin-golgesinde-1-1828yy.htm
– Kulak, A. (2025, 25 Mart). Ali Özgür Özkarcı: “Yazmak, müphem bir sonsuzlukla oyalanmaktan öte, gündeliğin mutsuzluklarını, açmazlarını o kısa parlak anlarla geçiştirmeme yarıyor.” Sanat Kritik. Erişim adresi: https://sanatkritik.com/soylesi/ali-ozgur-ozkarci-yazmak-muphem-bir-sonsuzlukla-oyalanmaktan-ote-gundeligin-mutsuzluklarini-acmazlarini-o-kisa-parlak-anlarla-gecistirmeme-yariyor/
– Onaran, N. (2010). Emvâl-i metrûke olayı: Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi. Ankara: Belge Yayınları.
– Özkarcı, A. Ö. (2024). Erkek dutların gölgesinde. İstanbul: İletişim Yayınları.
– Proudhon, P.-J. (2010). Mülkiyet nedir? (D. Çetinkasap, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
– Wood, E. M. (2016). Özgürlük ve mülkiyet: Rönesanstan Aydınlanma’ya Batı siyasi düşüncesinin toplumsal tarihi (O. Köymen, Çev.). İstanbul: Yordam Kitap.
– Yurtsever, C. Çukurova’ya yönelik Fransız emperyalizminin tarihi ve kültürel görünümü. Erişim tarihi: 16 Mayıs 2026, Erişim adresi: https://turkoloji.cu.edu.tr/CUKUROVA/sempozyum/semp_3/yurtsever.pdf


Güzel bir çalışmayla tarihsel bir gerçeğe ışık tutmuş ve yüzleşmeye kapı aralamışsın, Göksu kardeşim, tebrikler.
Kıymetli yorumunuz için teşekkürler, Cuma Bey, sevgiler…
Tebrik ediyorum Göksucuğum…
💐💐💐