TÜRK ROMANINDA 12 EYLÜL: BELLEĞİN, SESSİZLİĞİN VE YÜZLEŞMENİN İZİNDE…

-ADANA-
Bazı tarihler vardır, hayat akıp giderken, takvimde bir yaprak olmaktan çok fazlasıdır, toplumsal hayata, belleklere, kişisel suskunluklara siner, tıpkı, kapanıp gitmiş ama zaman zaman yeri sızlayan bir yara gibi. Aradan yıllar geçer, bazen bir konuşmanın ortasında ansızın anımsanır, eski bir arkadaşınızın adını duyduğunuzda yeniden canlanır, bir kitabın arasında karşınıza çıkar. 12 Eylül 1980 de Türkiye’nin yakın geçmişinde acısı ara ara dinse de etkisini hiç yitirmeyen sancılı bir tarihtir.
12 Eylül’ü yalnızca bir askeri darbe olarak düşünmemek gerekir. Elbette Türkiye’nin sırtına balyoz gibi ağır bir darbe inmiştir; siyasi partiler kapatılmış, gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, cezaevleri, yasaklar, idamlar yaşanmıştır. Ama bütün bunların ötesinde, insanların hayatında uzun yıllar derin izler bırakmış, hayatı değiştirip dönüştürmüştür. Bir kuşak susturulmuş, bir başka kuşak siyasetten uzak durmayı yeğlemiş, insanlar ülkelerini terk etmiş, bazıları geçmişini derin bir suskunluğun ardına gizlemeyi seçmiştir.
Edebiyatın 12 Eylül’le ilişkisi biraz da budur ve önemlidir. Çünkü edebiyat, tarihin yalnızca büyük olaylarını anlatmaz, olayların insanların ruhunda, imgeleminde, davranışlarında, düşüncelerinde bıraktığı izleri de görünür kılar.
Türk romanı, 12 Eylül’ü farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde anlattı. Kimi yazarlar yaşadıklarını doğrudan yazdılar, cezaevlerinden, işkencelerden, tutuklamalardan söz ettiler. Kimileri ise darbenin kendisini anlatmak yerine, yıllar sonra ortaya çıkan suskunluğu, yenilgi duygusunu, edilgenliği, unutuşu ve geçmişle hesaplaşmayı konu edindi. Bu nedenle 12 Eylül romanını yalnızca “darbeyi anlatan romanlar” olarak görmek eksik kalır. Bence asıl mesele, 12 Eylül’ün edebiyatımızda nasıl bir kırılmaya uğradığı, nasıl dönüştüğü, meseleyi nasıl ele aldığıdır.
“12 Eylül” edebiyatını konuşurken 12 Mart 1971’i göz ardı edemeyiz. Çünkü Türkiye’de siyasal baskılar, tutuklanmalar, cezaevi ve işkence konusu edebiyatta 12 Mart ve sonrasında belirginlik kazanmıştır.
Sevgi Soysal’ın “Şafak” ve “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” adlı eserleri bu açıdan önemlidir. Soysal, dönemin baskısını yalnızca siyasal bir olay olarak anlatmaz. Cezaevinin insan ilişkilerindeki etkisini, korkuyu, sevgiyi, sevgisizliği, umudu, birbirine tutunmayı, darbenin gündelik hayatı nasıl değiştirdiğini, biçimlendirdiğini özellikle kadın mahkûmlar üzerinden, tam da içeriden, kendi yaşadıklarından yola çıkarak anlatmıştır. Sevgi Soysal’ın edebiyatımızdaki yeri biraz da buradan gelir. Büyük siyasal olayları yukarıdan bakmak yerine bireysel hayatlara inerek, o hayatların içine girerek anlatır.
Vedat Türkali de edebiyatta tarihi benzer biçimde kullanır. “Bir Gün Tek Başına”, 12 Eylül’ü anlatan bir roman değildir. 1960’ların siyasal atmosferini, toplumsal çatışmalarını ve 27 Mayıs’a giden süreci ele alır. “Güven” ise Türkiye solunun tarihine daha geniş bir çerçeveden bakar. Türkali’nin romanlarını önemli kılan, siyasal tarihle insan hayatını birbirinden ayırmamasıdır. Roman kahramanlarının inandıkları şeyler, aşkları, dostlukları, korkuları ve yenilgileri siyasal tarihle iç içedir.
Bu yüzden, 12 Mart ile 12 Eylül arasında yalnızca bir tarihsel süreklilik değil, bir edebi süreklilik de vardır.
DARBEDEN SONRA DEĞİŞEN ROMAN
12 Eylül’den sonra romanın önündeki en büyük sorunlardan biri şuydu: Yaşananlar nasıl anlatılacaktı? Böyle ağır bir baskı döneminden sonra yaşananları birebir anlatmak kurgusal bir tür olan roman için yeterli miydi? Yazarlar bu soruya farklı yanıtlar verdiler. Kimi doğrudan tanıklığa yöneldi, kimi cezaevlerini anlattı, kimi yaşananların ruhsal sonuçlarını öne çıkardı, kimi de 12 Eylül’ü doğrudan anlatmak yerine değişen toplumun içine ayna tuttu.
Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi” ve “Hayır” romanları bu açıdan önemlidir. Ağaoğlu’nda siyasal tarih kadar, aydının ve bireyin bu tarih karşısındaki konumu da sorgulanır. Özellikle “Hayır”da geçmişle bugün arasındaki ilişki önem kazanır. İnsan geçmişinden uzaklaşsa bile geçmiş onun yakasını bırakmaz. Bir zamanlar inanılan şeyler yıllar sonra yeniden düşünülmeye başlar.
12 Eylül yalnızca bir tarih olmaktan çıkıp roman kişilerinin iç dünyasına ayna tutar.
LATİFE TEKİN VE DEĞİŞEN DÜNYA
Latife Tekin’in “Gece Dersleri” de 12 Eylül’ü anlamak için önemli bir romandır; ancak onu doğrudan bir “12 Eylül romanı” olarak nitelendirmek yerine, 12 Eylül’e giden siyasal ve toplumsal atmosferi, bu atmosferin bireyler üzerindeki etkilerini anlatan bir roman olarak görmek daha doğru olur.
Tekin’in anlatım biçimi de dönemin ruhuna uygundur. Parçalı, yer yer karmaşık, farklı seslerin birbirine karıştığı bir anlatımla karşılaşırız. Sanki yalnızca bir dönemi değil, parçalanmış bir belleği okuruz. Bu da bize şunu düşündürür: Toplum değişirken yalnızca hayatlarımız değil, dili kullanma ve anlatma biçimimiz de değişir.
CEZAEVİNİN DUVARLARINDAN ÇOCUKLARIN DÜNYASINA
12 Eylül denildiğinde akla ilk gelen mekânlardan biri cezaevidir.
Fakat cezaevi yalnızca tutukluların yaşadığı bir yer değildir. Dışarıda bekleyen annelerin, eşlerin ve çocukların hayatı da cezaevi duvarlarından etkilenir.
Feride Çiçekoğlu’nun “Uçurtmayı Vurmasınlar”ı bu nedenle ayrı bir önem taşır. Cezaevi, bir çocuğun bakışıyla anlatılır. Çocuk, siyasetin bilincinde değildir, içeride de çocuktur dışarıda da; oyun oynamak ister, sevilmek, şımartılmak ister, üzülür, korkar, sevinir, kim ona emek vermişse ona sokulur, ondan ayrılmak istemez. Bence romanın sarsıcılığı da buradan gelir. Bir dönemin siyasal gerçekliğini, o siyasetin bütün kavramlarını bilen bir yetişkinin gözünden değil, olup bitenleri anlamaya çalışan bir çocuğun gözünden görürüz.
Bazen bir çocuğun sorusu, uzun bir tarih kitabından daha fazla şey anlatabilir.
YENİLGİ VE GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA
12 Eylül’ün Türk romanındaki en güçlü izleklerinden biri de yenilgidir.
1970’lerde siyasal mücadele içinde yer alan bir kuşak, 12 Eylül’le birlikte yalnızca siyasal olarak yenilmedi, geleceğe ilişkin inançlarının da önemli bir bölümünü yitirdi. Kimileri cezaevine girdi, kimileri yurt dışına çıktı, kimileri siyasetten uzaklaştı, kimileri ise yaşamına devam etti ama geçmişinden tam olarak kurtulamadı.
Mehmet Eroğlu’nun romanlarında bu hesaplaşmanın izlerini görmek mümkündür. Geçmiş, onun roman kişilerinin hayatında kapanmış bir dönem değildir. İnsan geçmişten uzaklaşabilir ama onunla hesaplaşmadan rahat edemez.
Bu romanlarda siyasal sorular zamanla varoluşsal sorulara dönüşür: Neye inanmıştık? Ne uğruna mücadele etmiştik? Neden yenildik? Bunca yıl sonra hâlâ aynı insan mıyız?
Bence 12 Eylül kuşağının edebiyatını önemli kılan soruların başında bunlar gelir.
OYA BAYDAR VE GEÇMİŞİN KÜLLERİ
Oya Baydar’ın “Sıcak Külleri Kaldı” romanında da geçmişin insan hayatından kolayca silinmediğini görürüz. Bir dönem siyasal mücadele içinde yer alan insanların yıllar sonra kendi geçmişleriyle karşılaşmaları, eski arkadaşlıkların ve eski inançların yeniden anımsanması, 12 Eylül’ün yarattığı kırılmanın başka bir boyutunu gösterir. Burada artık “Darbe ne yaptı?” sorusundan çok, “Darbe bizi nasıl değiştirdi?” sorusu vardır. Bence 12 Eylül romanının zaman içinde geçirdiği değişim de budur. İlk başta yaşananları anlatma isteği doğar. Yıllar geçtikçe, yazar, anlattıklarının eksik kaldığını görür. Acı yaşanmış, zamanla tortusu kalmıştır, bir şeylerin artık eskisi gibi olmadığını anlar, ortaya bambaşka bir hayat çıkmıştır, bütün bunların anlamını sorgulamaya başlar.
KADINLARIN TANIKLIĞI
12 Eylül’ün edebiyatımızdaki izlerini kadın yazarların eserlerine bakmadan konuşmak da mümkün değildir.
Sevgi Soysal’dan Adalet Ağaoğlu’na, Ayla Kutlu’dan Erendiz Atasü’ye, Feride Çiçekoğlu’ndan Ayşegül Devecioğlu’na kadar uzanan çizgide siyasal tarihin kadınların hayatındaki karşılıklarını farklı biçimlerde görürüz. Kadınların yaşadığı baskı yalnızca gözaltı ve cezaevi değildir. Evde beklemek, çocuklara açıklama yapmak, eşini veya kardeşini yıllarca beklemek, geçmişi çocuklarından saklamak, yaşananları anlatırken yeniden yaşamak da bu tarihin insani bir yanıdır. Bu nedenle kadın yazarların 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini anlatan eserlerinde siyasetin gündelik hayatla birleştiğini daha açık biçimde görürüz.
BELLEK Mİ, UNUTMAK MI?
Belki de 12 Eylül’ün Türk romanındaki en önemli kelimesi “bellek”tir.
Çünkü bazı şeyler konuşulmadı. Bazı insanlar geçmişlerini anlatmadı. Bazı ailelerde belli isimlerin anılması bile yıllarca sakıncalı görüldü. Çocuklar anne babalarının hayatındaki boşlukları büyüdüklerinde anlamaya başladılar ve bir kuşak, yaşadıklarını anlatmakla susmak arasında kaldı. Roman tam da bu anlatılmayanların baskısı, suskunluğu, iç gerilimi içinde gelişiyor.
Bana göre 12 Eylül romanlarının en önemli taraflarından biri, yalnızca konuşulanları değil, konuşulamayanları da anlatmalarıdır.
Bir insanın susması hikâyenin etki gücünü artıran önemli bir iç eylemdir; bir annenin yıllarca beklemesi de, annenin suskunluğu karşısında bir çocuğun neden babasının adını sormaya çekindiği de, bir insanın eski bir arkadaşını gördüğünde neden yüzünü çevirdiği de. Edebiyat, bütün bunların ardındaki hikâyeyi arar.
Tarih bize 12 Eylül’ün ne zaman olduğunu, neler yaşandığını ve hangi kararların alındığını anlatabilir. Edebiyat ise başka bir şey yapar: O, tarihin insanın içinde nasıl yaşadığını, bireylerin bilincine nasıl yansıdığını gösterir.
Cezaevi kapısında bekleyen bir anne… Bir hücrede gün sayan genç bir adam… Çocuğuna geçmişini anlatamayan bir baba… Yıllar sonra eski arkadaşının adını duyunca sessizleşen insan…
Bunlar tarih kitaplarında birtakım verilerle anlatılabilir; ama romanda, yaşayan sarsıcı dünyalara dönüşür. Edebiyatın gücü de işte tam buradadır. 12 Eylül’ü anlatan romanlar yakın tarihimizin yalnızca siyasal, toplumsal yanına değil, insani yanına da bakıyor. Dolayısıyla, geçmiş, yalnızca kuru bir bilgi olmaktan çıkıp her okuduğunda okurunu yeniden yeniden yaşatan kurgusal bir deneyime dönüşüyor.
SON SÖZ
12 Eylül’ün üzerinden kırk yılı aşkın zaman geçti. O dönemi yaşayanların bir bölümü bugün artık yaşlı insanlar. Bazıları aramızda değil. O yılları hiç yaşamamış yeni kuşaklar var. Ama 12 Eylül hâlâ konuşuluyor, hâlâ yazılıyor. Çünkü bazı yaralar yalnızca zaman geçince iyileşmiyor. Türk romanı da bu yaraya farklı yerlerden bakmayı sürdürüyor. Vedat Türkali ve Sevgi Soysal’ın 12 Mart deneyimlerinden başlayarak Adalet Ağaoğlu’nun sorgulamalarına, Latife Tekin’in parçalanmış dünyasından Feride Çiçekoğlu’nun çocuk bakışına, Mehmet Eroğlu ve Oya Baydar’ın geçmişle hesaplaşan karakterlerine kadar uzanan geniş bir edebiyat alanı var karşımızda. Bu romanların her biri başka bir şey söylüyor; ama hepsinin bize hatırlattığı ortak bir gerçek var: Bir toplumun yaşadığı büyük acılar unutulduğunda yok olmuyor; aksine, söylenmeyen sözlerde, ailelerin sessizliğinde, yarım kalmış hayatlarda yaşamaya devam ediyor. Edebiyatın bir görevi de belki burada başlıyor: Anımsamak, anımsatmak ve geçmişle yüzleşmekten kaçınmamak.
Çünkü 12 Eylül, yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değildir. Onun gölgesi hâlâ bazı insanların belleğinde, bazı ailelerin sessizliğinde ve bazı romanların sayfalarında yaşamaktadır.
Bu yüzden, 12 Eylül’ü anlatan romanları okumak, yalnızca geçmişi anlamak, anımsamak değildir, biraz da kendimizi anlamak, kendimizle yüzleşmektir.
YARARLANILAN ESERLER:
– Adalet Ağaoğlu, Bir Düğün Gecesi
– Adalet Ağaoğlu, Hayır
– Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen
– Feride Çiçekoğlu, Uçurtmayı Vurmasınlar
– Latife Tekin, Gece Dersleri
– Oya Baydar, Sıcak Külleri Kaldı
– Sevgi Soysal, Şafak
– Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu
– Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına
– Vedat Türkali, Güven
– Mehmet Özger, Türk Romanında 12 Eylül, Kaknüs Yayınları

