ÇUKUROVA: KENT, KÜLTÜR, BELLEK 

MEKÂNDA SAKLANAN BELLEK: ORHAN KEMAL’İN “UYKU” ÖYKÜSÜNDE KENT, İNSAN VE DENEYİM


Bellek, yaşanılan ya da öğrenilenlerin gerektiğinde yeniden hatırlanmasına imkân tanıyan muhafaza etme ve yeniden kurma işlevlerini birlikte barındırır. Bu işlevler, geçmiş deneyimlerin kuşaklar boyunca aktarılmasını mümkün kılar ve bu aktarım, kolektif bir belleğin oluşmasına zemin hazırlar. Bu muhafaza ve aktarım süreci, belleğin farklı düzeylerde ve türlerde ele alınmasını gerekli kılar.

Bellek çoğunlukla bireyin içsel bir olgusu olarak değerlendirilse de neyin hatırlandığı, ne kadar süreyle saklandığı ve hangi unsurların öne çıktığı dış etkenlerle yakından ilişkilidir. Jan Assmann, belleği mimetik bellek (davranış alanı), nesneler belleği, iletişimsel bellek ve kültürel bellek olmak üzere dört boyutta ele alır (Assmann, 2022, s.27). Bu boyutlardan kültürel bellek, dış unsurlarla ilişkili olarak şekillenirken iletişimsel bellek, yakın geçmişe ait yaşantıları taşıması bakımından daha çok belirli bir kuşağa özgü bir nitelik gösterir. Çağın tanığı olan bireylerin ortadan kalkmasıyla iletişimsel belleğin bir kısmı kaybolur, bir kısmı ise kültürel belleğe aktarılır (Duruel Erkılıç, 2014). Bu çerçevede kültürel bellek, iletişimsel bellekten devraldığı unsurları da içeren, daha geniş bir kapsama sahip olan ve anlamın aktarımını mümkün kılan bir yapı olarak değerlendirilebilir. Gelenekten beslenen bu bellek türü, geçmişin belirli yönlerini seçer; dönüştürür ve yoğunlaştırır. Bu durum, belleğin biçimlendirilmiş bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Belleğin geçmişe ait her ayrıntıyı saklamadığı düşünüldüğünde neyin ne kadar süreyle korunduğu ve nasıl değişime uğradığı, yeniden kurma sürecinin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle belirleyici olan, geçmişte ne yaşandığı kadar onun nasıl hatırlandığıdır da.

Paul Connerton’a göre kolektif belleğin oluşumunda dışsal faktörlerden biri anlatılardır. Bir toplumun başından geçenlerin halk hikâyeleri, efsaneler ve destanlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılması; toplumsal belleğin inşasında temel işlevlerden birini yerine getirir (Connerton, 1999, s.65). Bu çerçevede anlatılar, toplumsal deneyimlerin birikimi haline gelir. Toplumların yaşadığı krizler, travmalar ve kırılmalar bu anlatılar aracılığıyla hatırlanabilir ve aktarılabilir.

Son otuz yıldır artan bellek çalışmalarında kolektif belleğin izini sürmede anlatılara sıkça başvurulduğu görülmektedir. Özellikle modern çağın hızlanan yaşam ritmi, teknolojinin sürekli ve yoğun bilgi akışı üretmesi ve kapitalist düzenin tüketim odaklı yapısı; insanı geçmişle daha güçlü bir ilişki kurmaya yöneltmiştir. Nitekim 1990’lı yıllardan itibaren bellek ve hatırlama üzerine yapılan çalışmaların artışı, bu yönelimin kuramsal düzeyde de karşılık bulduğunu göstermektedir. Yapılan çalışmaların öne çıkardığı noktalardan biri, belleğin belirli taşıyıcılar aracılığıyla işlediğidir. Hatırlama çoğu zaman somut dayanaklar üzerinden işler. Nesneler, beden ve özellikle mekân; geri çağırmanın taşıyıcıları haline gelir. İnsan, yaşadığı deneyimleri belirli mekânlara yerleştirerek hatırlar. Mekânlar ise bu deneyimlerin izlerini muhafaza ederek belleğin sürekliliğini mümkün kılar. Bu nedenle mekân; belleğin kurulduğu, depolandığı ve yeniden çağrıldığı bir alan olarak düşünülmelidir.

Modern anlatıda mekân; anlatının kuruluşuna yön veren, anlamın katmanlarını derinleştiren ve metnin iç ritmini belirleyen temel unsurlardan biri olarak öne çıkar. Karakterlerin hareket alanını belirler, onların dünyayla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir ve metnin duygusal atmosferini yaratır. Yaşanan her deneyim, mekânın içinde iz bırakır. Bu izler zamanla bireysel hatırlamanın ötesine geçerek kolektif bir hafızaya dönüşür. Özellikle modern öykü ve romanlarda bu birikim, karakterlerin varoluşunu doğrudan etkileyen bir boyut kazanır. Birey, içinde bulunduğu mekânla birlikte düşünülür. Mekânın sunduğu imkânlar, dayattığı sınırlar ve taşıdığı geçmiş; karakterin davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini şekillendirir.

Mekânın özellikle kent bağlamında düşünüldüğünde nasıl bir bellek alanına dönüştüğünü de düşünmek gerekir. Çünkü kent, bireysel yaşantıların ötesinde toplumsal deneyimlerin katmanlaştığı bir yapı olarak ortaya çıkar. Sokaklar, mahalleler, fabrikalar, evler; içinde yaşanan deneyimlerin izlerini taşıyan ve bu izleri geleceğe aktaran birer hafıza mekânıdır. Bu nedenle edebi metinlerde kent, anlatının atmosferini kuran mekân olmanın yanı sıra geçmişin ve hatırlamanın somutlaştığı bir ortak alan olarak kabul edilebilir. Modernleşme ve sanayileşme süreçleriyle birlikte kentin bu yapısı daha da belirgin hale gelmiştir. Üretim ilişkilerindeki dönüşüm, göç hareketleri ve değişen yaşam biçimleri kentin mekânsal dokusuna yeni katmanlar ekler. Böylece kent, bu dönüşümlerin izlerini taşıyan bir bellek alanına dönüşür.

Bu bağlamda Orhan Kemal’in 1944 tarihli “Uyku” öyküsü; mekân, kent ve bellek arasındaki çok katmanlı ilişkiyi görünür kılan önemli bir örnek sunar. Metinde temel mekân, 1940’lı yıllarda Adana’daki bir fabrikadır. Bu fabrika; toplumsal ilişkilerin üretildiği, iktidarın örgütlendiği ve belleğin bedenle birlikte şekillendiği bir alan olarak kurgulanır. Öykü, daha ilk satırlarda okuru bu mekânın içine yerleştirir: “Madeni eşya fabrikası hafta tatiline hazırlanıyordu… Fabrikanın yüz elli amelesinden sekseni… erkek çocuklardı.” Bu ifadeler, mekân tasviri yapılırken aynı zamanda mekânda kurulan yaşamı ve bu yaşamın yükünü taşıyanları öykünün daha başında görünür kılar. Çocuk bedenlerinin üretim sürecinin merkezinde yer alması; 1940’lar Adana’sında sanayileşmeyle birlikte şekillenen yeni üretim düzeninin emek ilişkileri ve yaşam koşulları üzerindeki insani yansımalarıdır. Erol Çankaya’nın da belirttiği gibi o yıllarda Çukurova, kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği bir “toplumsal laboratuvar” niteliği taşır (Çankaya, 1982, s.109). Bu nedenle kent, üretim biçimleriyle birlikte şekillenen bir yaşam alanı olarak belirir. İşçi mahallelerinin öyküde “geceye gömülmüş karanlık evler kalabalığı” şeklinde tasvir edilmesi, bu yapının mekânsal karşılığını ortaya koyar. Bu görünüm, mekânın toplumsal olarak üretildiğine işaret eder. Nitekim Henri Lefebvre’in de belirttiği gibi mekân, tarafsız bir zemin olarak işlemez, toplumsal ilişkilerin hem ürünü hem de taşıyıcısıdır. Öyküde fabrika, bu ilişkilerin somutlaştığı bir yapı olarak öne çıkar. “Atölyenin makine gürültüsü yüklü ağır havası” ifadesi, mekânın duygusal ve zihinsel etkilerini de açığa çıkarır ve bu etkinin çalışanların bedenine olduğu kadar belleğine de yerleştiğini gösterir.

Metindeki mekânın bu şekilde kurulmuş olması, Berna Moran’ın ‘Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış’ adlı çalışmasında Orhan Kemal üzerine yaptığı değerlendirmelerle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir. Berna Moran, yazarın gerçekçiliğini doğrudan bir yansıtma olarak değerlendirmez; aksine bunun bilinçli bir kurma süreci olduğunu vurgular. Bu çerçevede öyküdeki kent ve fabrika, dış dünyadaki gerçekliğin bire bir karşılığı değildir. Belirli deneyimlerin yoğunlaştırıldığı ve anlamın bu yoğunluk içinde üretildiği bir mekânsal kurgudur. Metindeki kent, dış dünyadaki Adana’nın bire bir karşılığı değildir; seçilmiş ayrıntılar ve yoğunlaştırılmış deneyimler aracılığıyla kurulmuş bir mekânsal bütünlüktür. Bu kurgu; kenti yorgunluk, uykusuzluk ve baskı gibi deneyimlerin biriktiği bir bellek alanına dönüştürür.

Fabrikanın iç düzeni, mekânın nasıl bir iktidar alanı olarak işlediğini de açık biçimde gösterir. Ustabaşının odasının atölyeyi bütünüyle görebilecek biçimde konumlandırılması, sürekli bir denetim mekanizmasına işaret eder. Bu durum, Michel Foucault’nun ‘Hapishanenin Doğuşu’ çalışmasında açıkladığı “panoptikon” kavramıyla ilişkilendirilebilir. Panoptikon, bireylerin sürekli izlenme ihtimali altında oldukları bir gözetim düzenini ifade eder. Bu düzende denetim zamanla birey tarafından içselleştirilir ve kişi kendi davranışlarını kendisi denetler. İşçiler de tıpkı panoptikonda olduğu gibi sürekli izlenme ihtimaliyle hareket eder ve bu durumu zamanla içselleştirirler. Sami’nin sürekli “bir görenin olup olmadığını kollaması”, bu içselleştirilmiş denetimin gündelik bir davranışa dönüştüğünü gösterir.

Fabrikanın dışarıya kapalı ve kendi içinde denetime açık düzeni, zamanı da kendi sınırları içinde yeniden biçimlendirir. Bu bağlamda öyküde zaman algısındaki dönüşümün doğrudan mekânın kuruluşuyla ilişkili olduğu söylenebilir. Sami’nin saate bakıp “aradaki zaman hiç bitmeyecek kadar uzun geldi” diye düşünmesi, bu mekânsal düzenin zaman üzerindeki etkisini görünür kılar. Uzayan mesai, gündelik hayatın rutin pratiklerini mekânın dışına iter. Mekânın içinde yoğunlaşan zaman, dışarıda akan zamandan farklı bir zamandır artık. Dışarıyla bağın kopuşu, fabrikanın fiziksel olarak dış mekândan yalıtılmasıyla da somutlaşır. İş Kanunu’na göre paydos edilmesi gereken saatte fabrikanın pencerelerinin kapatılması, mekânın dışarıyla kurduğu ilişkiyi keserek içerideki üretim düzenini görünmez hâle getirir. Bu durum; fabrikanın kamusal denetimden kopan, kendi kurallarını üreten kapalı bir mekâna dönüştüğünü gösterir. Bu bağlamda Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı dikkate alındığında mekânın yalnızca üretimin gerçekleştiği bir yer olmadığı, aynı zamanda sınırlarını kendi belirleyen ve bu sınırlar içinde zamanı yeniden düzenleyen bir yapı olarak işlediği anlaşılır.

Bu yapının kendi içindeki en belirgin dönüşümlerinden biri, uyku deneyiminde ortaya çıkar. Sami’nin kömür ambarında ya da tuvalette uyuyakalması, dinlenmeye ait mekânsal sınırların ortadan kalktığını ve uyku deneyiminin üretim mekânı içinde yeniden konumlandığını gösterir. Pis kokunun, ıslaklığın ve rahatsızlığın hâkim olduğu bu mekân; çocuk için yine de uyunabilecek bir yere dönüşmüştür. Bu sahne, mekânın anlamının içinde bulunulan koşullara göre nasıl değiştiğini ortaya koyar. En temel ihtiyaç, artık uygunluk ya da konforla değil yalnızca mümkün olup olmamasıyla belirlenir.

Mekânın birey üzerindeki etkisi, beden üzerinden daha görünür hâle gelir. Sami’nin “vücudu lapaya dönmüştü” ifadesi, bu tükenmişliği yalın ama güçlü bir biçimde aktarır. Uyanık kalabilmek için gösterdiği çaba, bedenin mekânsal koşullarla kurduğu zorlayıcı ilişkiyi ortaya koyar. Çocuk Haydar’ın makine başında uyuklarken düşüp kafasını yarması, bu sürecin bir diğer somut örneklerinden biridir.

Öyküdeki fabrika, üretimin gerçekleştiği bir yer olmanın ötesine geçerek bedenlerin yorgunluğunu, zamanın uzamasını ve deneyimin yoğunlaşmasını üzerinde toplayan bir mekâna dönüşür. Bu birikim, metin içinde yalnızca anlık bir yaşantı olarak kalmaz; kentin dokusuna taşınarak daha geniş bir anlam kazanır. Adana, bu yönüyle sanayileşme sürecinin izlerini taşıyan bir şehir olarak belirirken, bireysel deneyimlerin biriktiği ve katmanlaştığı bir bellek alanı haline gelir.

Orhan Kemal’in anlatımında tüm bu süreçler, gözlemlenen gerçekliğin seçilmesi ve yeniden kurulmasıyla görünürlük kazanır. Yazar, gündelik hayatın içinden aldığı sahneleri belirli bir mekânsal yoğunluk içinde düzenleyerek bireysel deneyimi kentsel hafızanın parçası haline getirir. Bu nedenle “Uyku”, bir fabrikanın içindeki yaşamı anlatan bir metin değildir sadece. 1940’lar Adana’sında şekillenen toplumsal dönüşümün, mekân aracılığıyla nasıl hatırlandığını ve aktarılabildiğini gösteren bir anlatıdır. Böylece mekân, hem bireysel yaşantının taşıyıcısı hem de kentin belleğini kuran temel unsur olarak öykünün merkezinde yer alır.

KAYNAKÇA:

– Assmann, J. (2015). Kültürel bellek: Eski yüksek kültürlerde yazı, hatırlama ve politik kimlik (A. Tekin, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

– Bachelard, G. (2013). Mekânın poetikası (A. Tümertekin, Çev.). İthaki Yayınları.

– Connerton, P. (1999). Toplumlar nasıl anımsar? (A. Şenel, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

– Çam, A. (2016). “Sinemasal mekânlar ve sinemasal mekânların çözümlenmesi”. Sinecine, 7(2), 7–37. https://doi.org/10.32001/sinecine.537771

– Çankaya, E. (1982). Edebiyat ve Çukurova. Yazko Edebiyat, (20), 107–111.

– Duruel Erkılıç, S. (2012). Türk sinemasında tarih ve bellek. De Ki Basım Yayın.

– Foucault, M. (2015). Hapishanenin doğuşu (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi.

– Habermas, J. (2018). Kamusal alanın yapısal dönüşümü (T. Bora & M. Sancar, Çev.). İletişim Yayınları.

– Halbwachs, M. (2018). Kolektif bellek (B. Uçar, Çev.). Heretik Yayıncılık.

– Kemal, O. (1944). “Uyku”. (Çeşitli öykü derlemelerinde yer almaktadır).

– Kulak, H. (2023). “Kamusal alan-özel alan ayrımı ve Habermas’ın kamusal alan düşüncesi”. Habitus Toplumbilim Dergisi, (4), 115–144.

– Lefebvre, H. (2014). Mekânın üretimi (I. Ergüden, Çev.). Sel Yayıncılık.

– Moran, B. (2001). Türk romanına eleştirel bir bakış (7. bs.). İletişim Yayınları.

– Tekin, N., & Bozkurt, K. (2023). “Mekân, insan ve edebiyat”. Batman Akademi Dergisi, 7(2), 238–259.

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Rüzgar

Harika bir yazı.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
bets10
bets10
betpark
betgaranti
bets10
bets10
bets10
kolaybet
betpark
Vdcasino
vdcasino
alobet
betnano
meritking
alobet
hitbet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
alobet
hititbet
vdcasino
enjoybet
enjoybet
alobet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
hititbet
alobet
hititbet
grandpashabet
grandpashabet
enjoybet
enjoybet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
hitbet
betplay
betplay
vdcasino giriş
vdcasino
hititbet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
betpark
grandpashabet
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
vdcasino
hititbet giriş
hititbet giriş
vdcasino
vdcasino
vdcasino giriş
betpark
bettilt
bettilt
vdcasino
jojobet
bettilt
imajbet
imajbet
katlabet
katlabet
imajbet
betpark
betpark
betnano
vdcasino
bettilt
grandpashabet giriş
grandpashabet
hititbet
imajbet
imajbet
norabahis
norabahis
hititbet
hititbet
vaycasino
vaycasino
holiganbet
holiganbet
betturkey
betturkey
betturkey
betturkey
bettilt
bettilt
hititbet
betturkey
imajbet
vdcasino
vdcasino
betturkey
norabahis