ÖZGÜR KİMLİĞİ KORUMAK: “HAYIR…”DA BAŞKALDIRI VE 12 EYLÜL

-DİYARBAKIR-
Bir dönem sakıncalı sayılan, hakkında davalar açılan ve üniversitenin dışına itilen bir aydının yıllar sonra kamusal bir kurum tarafından onurlandırılması, geçmişin kapanmasından çok, onun başka bir devinimle yeniden dolaşıma sokulduğunu düşündürür. Sakıncanın zamanla kahramanlaştırılması, tarihsel tekerrür olduğu kadar değişimin gerçekliği içinde tereddüdü görünür kılar. Nitekim Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır…” romanında Aysel Dereli’ye verileceği duyurulan Sosyal Bilim Onur Plaketi biraz da bu tereddüdün nesnesidir. Gazetenin orta sayfalarında, başka haberlerin arasına sıkışıp alta düşmüş bir haber, plaketin o gün Prof. Dr. Aysel Dereli’ye verileceğini duyurur. Bellek aynı fotoğrafın çevresine başka çağrışımları da sürükler. Bir zamanlar “komünizmi övme” suçlamasıyla hakkında dava açılan, daha sonra uzaklaştırıldığı fakülteden araştırma raporları kaçırdığı öne sürülerek gazetelerde bir “sahtekârlık olayı”nın faili gibi teşhir edilen de kendisidir. Şimdi aynı Aysel, kamusal bir kültür kurumunun onurlandırdığı bilim insanıdır. Adalet Ağaoğlu bu iki anı birbirinden ayırmak yerine belleğin marifetiyle üst üste getirir ve ortaya, romanın kendi tabiriyle, “dünle bugün yan yana, iç içe çizildiğinde” anlaşılabilecek bir karikatür çıkarır (Ağaoğlu, 2020, s.41-42).
“Hayır…”ı, 12 Eylül’le ilişkisini bu resmin içinden okumak mümkün. Çünkü darbeyi yalnız baskının en görünür veçhelerinde, tutuklama, sıkıyönetim, tasfiye yahut yasaklarda aradığımızda romanın daha huzursuz edici meselesini gözden kaçırma ihtimalimiz var: Baskının görünür biçimleri değiştiğinde aydının özgür kimliğini hangi koşullarda koruyabileceğini. Aysel’in önündeki problem de zamanla bu yönde genişler. Devletten üniversiteye, kültür kurumlarından muhalif çevrelere kadar aydın adına konuşan, ona tarihsel bir vazife tayin eden yahut itirazını makbul bir çerçeveye yerleştiren her yapı onun karar alanını daraltabilir. Romandaki başkaldırı böylece yalnız siyasal iktidar karşısında sınanmayıp aidiyetlerin, sorumlulukların ve başkaları tarafından tayin edilen rollerin içinde özgür bir özne olarak kalabilme meselesine doğru genişler.
Bu genişleme “Dar Zamanlar”ın zaman anlayışıyla da yakından ilişkili. “Ölmeye Yatmak” ve “Bir Düğün Gecesi”nden sonra üçlemenin son halkasını oluşturan “Hayır…”, bir günlük dar bir zaman dilimini geçmişe ve geleceğe doğru durmadan teyeller. Mustafa Apaydın’ın belirttiği gibi Ağaoğlu, zamanı romanlarının en önemli kurucu unsurlarından biri haline getirir. “Hayır…”ın bugünü de kendi başına duran bir gün olmaktan çıkarak geçmiş müdahaleleri, eski ilişkileri, kırılmaları ve henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri aynı anda taşır (Apaydın, 2006). Bu yüzden 12 Eylül romanı takvim üzerinde başlayıp bitmiş bir tarih değildir. Aysel’in zihninde 12 Mart’tan, üniversite tasfiyelerinden, davalardan ve eski siyasal angajmanlardan gelen tortularla birlikte şimdinin içine karışır. Dün kapanmamıştır. Bununla beraber yarına dair tasarı da yoktur. Yalnız yaşanılan anın içindeki devinim esastır.
Romanın başlığındaki “hayır”ın ilk ve en açık anlamlarından birine geçmişte kaleme alınmış bir metinde rastlarız. Aysel, askeri darbenin ardından binlerce insanın tutuklandığı, işkencelerin ve kayıpların yaşandığı, yeni hukuki düzenlemelerle dün suç sayılmayan fiillerin bugün suç haline getirildiği bir ortamda insanları sıkıyönetim yönetiminin buyruklarına “Hayır!” demeye çağırmıştır. Yıllar sonra bu metin mahkeme salonunda önüne konur. Savcı tüm metni tınlatarak okur (“Hayır”ları silik biçimde). Ardından yargıç, Aysel’e: “Bunları siz mi yazdınız, Prof. Dereli?” diye sorar ve Aysel’in cevabı tek kelimedir: “Evet.” (Ağaoğlu, 2020, s.56)
Romanın en güzel gerilimlerinden biri burada peyda olur. “Hayır”ın sorumluluğunu almak için bir “Evet” gerekir. Aysel o ilk metinde hasmını, hitap ettiği topluluğu ve reddettiği buyruğu tanıyabilmektedir. Keskin sözün içerdiği ret, açıktır. “Hayır”ı söylemek tehlikelidir fakat neye söylendiği konusunda ciddi bir berraklık vardır. “Hayır…”ın şimdiki zamanına gelindiğinde aynı açıklık ortadan kalkmaya başlar. Baskı rejiminin bazı görünür biçimleri geride kalmış, Aysel yeniden çalışabilen, yayımlanan, uluslararası bir ödül alan ve nihayet ülkesindeki bir kültür kurumu tarafından onurlandırılan profesöre dönüşmüştür.
Onur plaketini doğrudan bir iktidar rüşveti gibi okumak romanın kurduğu başat sorunsalı göz ardı etmek anlamına gelir. Adalet Ağaoğlu bu kolaylığı sağlamıyor. Aysel’in ödüllendirilmesi sahnesindeki rahatsızlık, plaketi veren herkesin gizli bir tahakküm aygıtının parçası olmasından çok, geçmişte dışlanmış bir aydının hangi şartlarda yeniden kamusal meşruiyet alanına alınabileceğine ilişkin kuşkuyu doğuruyor. Geçmişin Aysel’i ile bugünün Aysel’i aynı kişi olsa da onu çevreleyen sözler, kurumlar ve kıymet ölçüleri değişmiştir. Aynı fotoğrafın bir dönem siyasal suçlamanın, yıllar sonra ise kamusal onurlandırmayla birlikte gündeme gelmesi, Aysel’in itibarındaki basit bir değişimden fazlasını göstermekte; kamusal hafıza aynı kişiyi değişen siyasal iklim içinde yeniden çerçevelemektedir. Arada unutulmuş, dönüştürülmüş, yeniden adlandırılmış bir tarih vardır. Ahmet Alver’in “Hayır…”ı 12 Eylül’e verilen postmodern cevaplardan biri olarak değerlendirirken darbenin romanın hem içeriğine hem de anlatı biçimine tesir ettiğini vurgulaması da buraya temas eder. Tarihsel kırılma, romanın malzemesinin yanında onu anlatmanın yordamını da değiştirir (Alver, 2014).
Aysel’in üzerinde çalıştığı araştırmanın adı bu sebeple ayrıca önem kazanır: “Aydın İntiharları ve Geleceğin Başkaldırısı”. Kleist, Zweig, Woolf, Yesenin, Mayakovski, Van Gogh, Beşir Fuad; kurmaca kişiler arasından Kirillov, Stavrogin, Anna Karenina, Bihter, Turgut Özben, Meursault, Zebercet ve hatta Antigone ile Edward Bond’un “Early Morning”undaki kahraman… Birbirinden hayli farklı tarihsel ve estetik menzillere ait bu isimleri Aysel, insanın kendi varlığı üzerinde son kararı hangi koşullarda verdiği sorusunun çevresinde toplar. Onun meselesi intiharı anlık bir bunalımın psikolojik tezahürüne indirgemekten çok, insanın özgürlük, kimlik ve başkaldırı imkânının en uç sınırını yoklamaktır (Ağaoğlu, 2020, s.12). Daha romanın ilk sayfasında “parçalanmış değerler karşısında hayatla uyum sağlamak” düşüncesinin yarattığı huzursuzluk da aynı arayışın başlangıcıdır (Ağaoğlu, 2020, s.7).
Asıl kırılma, Aysel’in bu araştırmaya neden yöneldiğini açıklarken belirir. Kendisini başlangıçta harekete geçiren şey, ülkesindeki aydınlarda giderek daha çok gördüğü “gönüllü baş eğme” durumudur. İçsel sorgu ilerledikçe başkalarını kurtarmaktan kendi kurtuluşunu tartışmaya, kişinin kendisinden kaçarak başkalarına sığınmasıyla hesaplaşmasına uzanır (Ağaoğlu, 2020, s.23). “Başkaldırı” bu aşamada iktidara yöneltilen kahramanca ve gürültülü bir refleks olmaktan çıkarak kişinin kendi hayatındaki uyum alanlarını da sorgulamasını gerektirir. İnsan hangi noktada korktuğu için boyun eğer, nerede yorulur, ne zaman uyum göstermeye başlar; daha yavan bir ihtimal olarak, hangi uzlaşmayı özgür iradesinin sonucu sayar? Adalet Ağaoğlu’nun romanı aydının kendisine bakmasını talep ederken rahatsız edici olan tam da budur. Parmak hep dışarıyı göstermeye alışmıştır. Kendine yöneldiğinde başlayan afallamayı nasıl çözümlemelidir?
Albert Camus, “Başkaldıran İnsan”da başkaldırıyı bir “hayır”la başlatır. Bu ret aynı zamanda insanın kendi içinde ihlal edilmesini kabul etmeyeceği bir sınır bulunduğunu gösterir. Başkaldıran özne, karşısındaki buyruğu reddederken korunmaya değer bir şeye de tutunur (Camus, 2016). Aysel’in durumu daha karışıktır; zira onun sınırları tarih boyunca birkaç kez yer değiştirmiş, dışarıdan gelen tahakküm kadar içeriden gelen aidiyet talepleriyle de sınanmıştır. Camus’nün başkaldırısı bir ölçü ararken Aysel o ölçünün kendisinin bile nasıl aşınabileceğini düşünür. Bu yüzden intihar meselesi de roman boyunca belirgin bir kahramanlık imgesine dönüşmez. Kişinin kendisini ortadan kaldırması özgürlük müdür ve bu özgürlük, uyumun mutlak reddi midir; yoksa başkaldırma kudretinin son hamlesi mi? Sual açıktadır. Zaten “Hayır…”ın canlılığı biraz da acele hüküm vermemesinden ileri gelmektedir.
Romanın sonlarına doğru hatırlanan kültür turnesi bu tartışmayı daha da sorunlu bir noktaya taşır. Görece bir demokrasi ortamında yeni kurulmuş bir sanat ve kültür derneği, ilerici yazarları ve sanatçıları bir araya getiren bağımsız bir turne düzenlemiştir. Çağrı metni, davet edilen aydınların desteğini beklerken katılmamaları hâlinde “ülke kültür tarihi önünde suçlu” kalabileceklerini ima eden bir dille yazılmıştır. Turneye katılan yazar, bir süre sonra kırılmış ve utanç içinde Aysel’in karşısına gelmiştir. Aysel’in cevabı sakin ama serttir: “Baskı, gözdağı verişler gelince, bir yanlı gelmez ki…” Ardından meseleyi daha da açarak ülke aydınına “el koyma hevesinin” yalnız karşı taraftan geldiğini düşünmenin yanlış olacağını söyler (Ağaoğlu, 2020, s.276-278).
Bu pasaj, “özgür kimliği korumak” meselesinin romandaki en belirgin düğümlerinden birini oluşturur. Aysel’in “aydına el koyma hevesi” dediği şey, aydının kendi karar alanına dışarıdan bir vazife, aidiyet yahut tarihsel sorumluluk tayin edilmesidir. Bunun yalnız devlet eliyle gerçekleşebileceğini düşünmez; insanı kendi programına, tarih anlayışına ve müşterek kimliğine tâbi kılmaya çalışan muhalif çevrelerde de benzer bir eğilimin başka biçimlerde ortaya çıkabileceğini sezdirir. Elbette askeri zorla bir kültür derneğinin çağrı metnini aynı kefeye koymak Ağaoğlu’nun kurduğu ayrımları berhava eder. Mesele kuvvetlerin eşitliği değil, öznenin kendi iradesiyle karar verebileceği alanın nasıl daralabildiğidir. Nitekim Aysel’in düşüncesinde ölçü artık “özgür kimliği geliştirmek”ten “olanı koruyabilmek” noktasına kadar gerilemiştir.
Böylelikle romanda, 12 Eylül sonrasının aydın sorunu yalnız susturulma çerçevesinden sunulmayıp bu çerçeveye sığmayan bir başka alan belirginleşir. Uzun süren baskının ardından öznenin davranış repertuvarı değişir; risk hesabı, kendini koruma, yorgunluk, aidiyet ve yeniden kabul edilme arzusu birbirine karışır. Düpedüz korkudan doğan kabullenişlerle makul gerekçelere yaslanan uzlaşmalar arasında geniş bir gri alan oluşur. Ağaoğlu’nun kesin hüküm vermekten sakındığı yer de burasıdır. Aysel başkalarını sorguladığı kadar kendisini de işin içine sokar ve bir noktada “Hiçbir zaman gerçek bir başkaldırım olmadı. Hep özgürlüğün kıyılarında dolanıp durdum.” diyebilecek kadar kendi geçmişinin kesinliklerini aşındırır (Ağaoğlu, 2020, s.275). Bu cümle, romanın aydını kahramanlaştırmaya ne kadar mesafeli durduğunu da gösterir. En sert “hayır”ların sahibi bile kendi hayatında bazı eşiklerin kıyısında kalmış olabilir.
Aysel’in araştırmasında Antigone’nin adının geçmesi bu nedenle rastlantısal bir kültür göndermesi gibi okunamaz. Sophokles’in “Antigone”si Kreon’un yasağı karşısındaki tavrını sözle sınırlamaz; kardeşini gömerek itirazını fiile dönüştürür. Ağaoğlu’nun romanının sonlarına doğru vardığı nokta da şaşırtıcı biçimde buraya yaklaşır. Aysel’in çalışma kâğıdında “Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: Hayır…” yazılıdır (Ağaoğlu, 2020, s.293). Romanın başındaki ve geçmişteki politik “hayır” şimdi başka bir ağırlık kazanmıştır. Sözcük kendi başına kâfi gelmez artık; tekrar edildikçe slogana, hatta konforlu bir kimlik nişanına dönüşebilir. “Hayır”ın sahiciliği, onu söyleyen kişinin hayatında hangi edime tekabül ettiğiyle sınanacaktır. Antigone’nin uzaktan gelen sesi tam bu sebeple anlamlıdır: ret, bedel ihtimalini bünyesine kattığı ölçüde söz olmaktan çıkar ve eyleme yaklaşır.
Bununla birlikte “Hayır…”, Aysel’i Antigone’nin pürüzsüz trajik asaleti içinde eritmez. Aysel tereddüt eder, kendi başkaldırısını küçümser, ölüm ve özgürlük arasındaki ilişkiyi araştırırken kendi karanlığına da yaklaşır. Edward Bond’un “Early Morning”unu araştırmasına dâhil etmesi, romanın intihar ile tarihsel başkaldırı arasındaki bağı tek bir klasik modele hapsetmek istemediğini düşündürür. “Geleceğin başkaldırısı” geçmiş kahramanların aynen tekrarı olmamalıdır, aksi takdirde Aysel’in sonlara doğru reddettiği “yineleme”nin içine kendisi düşecektir. Romanın hayır’ı da bu yüzden geçmişten devralınmış hazır bir parola değil, yeni şartlar altında yeniden icat edilmesi gereken bir tavırdır.
Aynı mesele, başka bir tarihsel bağlamın içinden István Szabó’nun “Mephisto” filmi ile yan yana getirilebilir. Nazi Almanya’sı ile 12 Eylül arasında doğrudan bir tarihsel özdeşlik kurmak iki şiddet rejiminin özgüllüğünü sileceğinden, karşılaştırmayı daha sınırlı bir noktada tutmak gerekir. Hendrik Höfgen’in önündeki ikilem, sanatçının kendisine sunulan rollerden hangisini kabul edip hangisini reddedebileceği sorusunda düğümlenir. Başarıya ihtiyaç duyan Höfgen, kendisine açılan alanlarda ilerledikçe iktidarın aracına dönüşür (Szabó, 1981). Aysel ile Höfgen arasındaki belirgin fark da karşılaştırmayı tam bu nedenle verimli kılar. “Mephisto”da kabulün yıkıcı sonucu daha görünürken “Hayır…”, kabulün nerede başladığını, hangi uzlaşmanın hayatı sürdürmenin makul bedeli sayılacağını ve hangi noktada insanın kendi sesini başkasının rolüne teslim ettiğini müphem bırakır.
Romanın biçimi de bu müphemliği taşır. Bu bir günlük anlatı, düşler, mektuplar, hatıralar, gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesi muhtemel sahneler ve farklı sesler aracılığıyla durmadan genişler. Mustafa Apaydın’ın zaman kurgusuna ilişkin tespiti burada önemlidir: “Hayır…”da geçmiş ile şimdi basit bir geri dönüş düzeni içinde yer değiştirmez, anın içinde birbirlerine karışırlar (Apaydın, 2006). Ahmet Alver’in romanı anlatı normlarına, doğrusal yapıya ve dilsel bütünlüğe direnç gösteren bir 12 Eylül cevabı olarak ele alması da aynı biçimsel arayışa işaret eder (Alver, 2014). Onur plaketi haberinin hemen ardından aynı fotoğrafla yayımlanan eski dava haberlerinin bellekte belirivermesi, romanın zaman kurgusunun küçük ama belirleyici örneklerinden biridir. Şimdiki zaman geçmişi silerek ilerleyemez. Bellek iki dönemi sürekli birbirine değdirir ve kıvılcımı oluşturur.
Bu yüzden “Hayır…”ın 12 Eylül sonrasındaki aydınına ilişkin en çarpıcı sorusu, “Aydın neden sustu?” biçiminde kurulmayabilir. Roman, susturulmanın ardından başlayan daha uzun ve daha dağınık devreyi izler: yeniden konuşma, çalışmaya devam etme, ödüllendirilme, aidiyet kurma, geri çekilme, gönüllü baş eğmenin ihtimalini kendi içinde sezme ve bütün bunların ortasında özgür kimliği muhafaza etme çabası. Aysel’in geçmişte kaleme aldığı metindeki “Hayır!” doğrudan askeri yönetime dönüktür; yıllar sonra araştırma masasındaki “hayır” ise “yinelemeye”, “aynılaşmaya” ve insanın kararını onun adına vermek isteyen her türden el koyuşa doğru dönüşür. Aynı kelime başka bir ağırlığı meydana getirir.
Başlangıçtaki onur plaketi de bu nedenle romanın sonunda daha farklı görünür. Plaket başlı başına bir teslimiyet kanıtı değildir, onu kabul etmek de otomatik bir ihanet alameti sayılmaz. Asıl tedirginlik, geçmişte dışlanmış bir aydının yıllar sonra yeniden onurlandırılmasından çok, değişen siyasal ve kurumsal şartlar içinde kendi ölçüsünü ne derece koruyabildiği noktasında belirir. Plaketi reddetmek tek başına özgürlüğün kanıtı olmadığı gibi onu kabul etmek de kendiliğinden boyun eğme anlamına gelmez. Adalet Ağaoğlu, Aysel’i bu iki hükmün arasında –dar bir yerde– tutarak özgür kimliğin hangi edimler içinde korunabileceğini sorgular. Aksi takdirde “hayır” kolayca başka bir rolün ezberine dönüşebilir.
12 Eylül romanına buradan bakıldığında, erkin yasakladığı sözlerin, dağıttığı kurumların ve korkuttuğu insanların yanında, –sonrasında oluşan– hangi davranışın makul, hangi itirazın ölçülü, hangi aydının yeniden kabul edilebilir sayılacağını belirleyen ölçüler ile ilgili sorular, bir tortu hâline gelir. “Hayır…”, bu tortuyu bir kahramanlık anlatısına eğmeden, Aysel’in tereddütlerini ve kendi kendisiyle didişmesini de saklamadan görünür kılar. Romanın sonunda kalan “hayır” bu yüzden kolay bir slogan olmaktan uzaktır. Onu söyleyen kişiden kendi payını, kendi uyumlarını, kendi gönüllü baş eğmelerini de yoklamasını ister. Ağaoğlu’nun aydını için asıl sorun, kendisine biçilen roller, yüklenen sorumluluklar ve geçmişten devraldığı bağlılıklar arasında kendi karar alanını ne ölçüde muhafaza edebildiğinde düğümlenir.
KAYNAKÇA:
– Ağaoğlu, A. (2020). Hayır…, İstanbul: Everest Yayınları.
– Alver, A. (2014). Türk edebiyatında 12 Eylül 1980 askeri darbesine postmodern yanıt. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 48(48), 1-22.
– Apaydın, M. (2006). Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar üçlemesinde zaman kurgusu üzerinde bazı değerlendirmeler. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15(2), 17-38.
– Camus, A. (2016). Başkaldıran İnsan (Çev. Tahsin Yücel). İstanbul: Can Yayınları.
– Sophokles. (2020). Antigone (Çev. Ari Çokona). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
– Szabó, I. (Yönetmen). (1981). Mephisto [Film]. Macaristan.

