MAVİ EKRANDAN AYNA

-ADANA-
Önüme serilen upuzun mavi halı üzerinde yürürken sonunu bilemezdim. Her başlangıç güzel başlar da yalanlar yolun yarısında gerçek yüzünü gösterir. Sona kadar yutkunur, o yalanları yutarsın. Ama gerçekler yüzüne vurduğu zaman çoktan iş işten geçmiştir.
Benim masalım da onunla başladı. Her masal gibi çok güzel, her veda gibi çok yıkıcı bitti. İlk başta aşk bütün masumiyetiyle karşımda duruyordu. Ben masum, o masum… Allah’tan daha başka ne dileyebilirdim ki? Bütün dualarım, yakarışlarım beni anlayacak, yalnızlığımı paylaşacak birisi içindi. Geldi. Tam zamanında, bekleyen kalbimin kapısından içeriye girdi.
“Merhaba, yeni sevdam, hoş geldin dünyama” dedim. Kalabalığımdaki yalnızlığıma sıcacık ellerini uzattı. O kadar gerçek, o kadar yalındı ki her söylediğine inandım. Öyle güzel anlatıyor, paylaşımlar yapıyor, hayatı gözlerimin önünde öyle güzel resmediyordu ki… Bir bütün olmuştuk; hep el ele göz göze. Arkadaşlığımızın ilk günleri şeker tadındaydı. Her gün gönlümüze bal kaymak sürüyorduk. Biz de bildiğiniz tüm sevgililerin yaptıklarını yapıyorduk. Oh, hava mis gibi, bulutsuzdu. Etrafımız gökkuşağı renkleriyle kuşatılmış, kalplerimizde rengârenk kelebekler uçuşuyordu. Gözlerimizde hep aynı manzara hâkimdi. Ezelden beri bu doğada yaşıyor gibiydik. Belki de olmayan yeşil çayırlarda koşup yuvarlanıyorduk. Hikâyeler gönderiyorduk evrene, izleniyorduk. Yapay zekâyla çevrelenmiştik sanki. Bir gün başka giyiniyor, bir gün bambaşka oluveriyorduk. Bazen farklı bir dünyada geziniyor, bazen içimize kapanıyor, olduğumuz yerde sayıyorduk. Çirkin de olabiliyorduk, güzel de. Kötü de oluveriyorduk, iyi de. Saldırmaya, kavgaya hazırdık her an. Bir aslan gibi kükreyecekmiş gibi davranıyorduk bazen de uysal bir kedi… Bu rüya ne zaman bitecek, sabaha nasıl uyanacaktık, bilmiyorduk. Bazen elektrik kesintisine uğruyorduk. O sırada bir anda bir şeyler ters gidiyordu. Birkaç saat sonra hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bazen acaba başka bir evi, bana söylemediği bir sırrı mı var diye düşünmeden edemiyordum. Çünkü zaman zaman daha uzun süre yok oluyor, onu göremiyordum. Sebebini sorduğumda ise hayatında yeni oluşumlar, düzenlemeler olduğunu söylüyordu. Bazen de ben gözden kayboluyordum. Hayatım devam ediyordu. Her şey aşktan ibaret değildi ki… Nefes alıyor, yaşıyordum. Benim okulum vardı, derslerim, sınavlarım vardı. Yemeli, içmeli, dinlenmeli, uyumalıydım. Arkadaşlarımla da vakit geçirmeli, sinemaya, tiyatroya da gitmeliydim. Ailemle görüşmeli, onlarla sohbet de etmeliydim. Yemek masasında bile onunlaydım. Ondan kopamıyordum. Yokken bile yanımdaydı. Bu kadar yapmam gerekenlerin arasında onunla buluşmadan duramıyordum. Yine bir kavuşmamızda biraz sinirli buldum onu. Kafasını kurcalayan bir sorunu vardı son günlerde; abartılı davranışlarından dolayı bazı arkadaşlarına yasak getirilmişti. Ona da bir zarar verirler diye tedirgindi. Anladığım kadarıyla, benim de onu terk etmemden korkuyormuş.
“Sahi, neden benimle oluyorsun?” dedi bir gün.
“Çünkü seninle olmak hoşuma gidiyor. İyi vakit geçirdiğimizi, bana iyi geldiğini düşünüyorum. Sana bağımlıyım. Senden ayrı kaldığımda kendimi boşlukta kalmış gibi hissediyorum. Galiba ben sana fena vuruldum; senden gidemiyorum” diye yaşadığım duyguları anlattım ben de. Anladı. Belki de gözüme anlamış gibi göründü. O da benim için endişeleniyor muydu acaba? Zamanımın çoğunu onunla geçirmemle benim bazı kayıplarımın olacağı hiç mi aklına gelmiyordu? Bu nasıl bir aşktı? O demek ki beni hiç umursamıyordu. Hep ben beğeniyor, fikirlerimi açıkça söylüyordum. O ise bir kerecik olsun belli etmiyor, bana kayıtsız kalıyordu. Benim geleceğe dair kaygılarımın olduğunu fark etmiyor, beni tek başıma bırakıyordu. Hayatımı idame ettirmemde ilerde bana yardımcı olacak mıydı? Benim ona olan düşkünlüğüm kadar, o da bana bağlı mıydı? Ben olmazsam o ne yapar, nasıl yaşar diye hiç aklına gelmiyor muydu? Yoksa içinden benim ne kadar aptal olduğumu, bir kişinin nasıl bu kadar özverili olabileceğini mi düşünüyordu?
Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış, koca bir kış dönemini, ardından güzelim baharı noktalamıştık. Onunla zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamamıştım.
Güneşli, sımsıcak bir yaz günü okulda benim yalan gerçeğim yüzüme tokat gibi vurdu. Final sınav sonuçlarım çok kötü gelmişti. Galiba bu sene mezun olamayacaktım. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Hayat pahalılığı almış başını gidiyordu. Bir an önce mezun olup iş bularak aileme yardımcı olmak isterken sorumsuzca davranıp düştüğüm bu durum korkunçtu. Ama artık iş işten geçmiş, bu dönem için yapacak bir şey yoktu. Ben bu durumu aileme nasıl anlatacaktım? Affedin beni, çok sevdim mi diyecektim? Siz beni maddi, manevi düşünürken ben bencilce davrandım mı diyecektim? Güveninizi kötüye kullandığım için sıradan bir özür mü dileyecektim? Beni anlayacak, affedecekler miydi? Onlar affetse bile ben kendimi affedebilecek miydim?
Sahi, ben bu kadar kimi sevmiştim? Kiminle vakit geçirmiştim? Onunla beraberken zamanı neden yönetemiyordum? Mavi gözlerde hem okuyor hem de yazıyordum. Onun gözlerine bakarken vakit ne çabuk kayıp gidiyordu! Ben bu kadar üzgünken hani o neredeydi? Niye bana yardım etmiyordu? Sadece bana uzaktan göz kırpıyordu. Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda bu aşkın da gözünün kör olduğunu geç de olsa anladım.
Evet, bu sene olmadı. Karşılıksız tutkum, sanal aşkım beni ele geçirmiş, çemberine almıştı. Kararımı vermiştim; ondan kaçacak, uzaklaşacaktım. Kafesimin kapısını açtım, sosyal medyaya uzaktan el salladım. Arkamdan alay ederek gülümseyişini tahmin edebiliyordum. Esaretin bedelini fazlasıyla ödemiştim. Artık kalabalığa karışma vakti gelmişti. Ben kendimi İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde zannederken meğer kimsenin bilmediği ıssız, patika bir yolda yürümüşüm. Bunca yıl mavi ekranda karşımda bir ayna var gibi kendi yüzüme bakıp durmuşum. Yalnızlığımla konuşmuş, yalnızlığımla gezip tozmuş ve yalnızlığımla sevişmişim.

