EDEBİYAT 

DÜNDEN BUGÜNE ÖYKÜYE VE ÖYKÜCÜLERİMİZE EDEBİ BİR BAKIŞ


Öyküler, upuzun bir hikâyenin kısacık anlatılırken ayrıntılarda gizli yaşamın yansımasını farklı tekniklerle yapar. Bu teknikler her yazar için bambaşka bir serüveni oluşturur. Bu bağlamda öykünün dünya tarihinde yeni bir tür oluşu sebebiyle de cumhuriyetin edebiyat tarihinde denenmesi, anlamlandırılması ve oluşması aşaması sürekli değişkenlik gösterir. Sonuç olarak her yazar kendi üslubuyla yeni tarzlarda öyküyü oluşturmaya çalışmışlardır. Yazar ve öykü incelemeleri tek tek yapılsa da genel olarak incelenmesi gerektiğini düşündüğüm için öykü gününe özel böyle bir yazı ile katkı sunmak istedim. Ancak bunu yine öyküler ve öykücü yazarlarımız üzerinden onları da hatırlatarak öykünün geldiği aşamaya katkılarından bahsetmek için daha önce incelediğim öykücü ve öykülerden yola çıktığımda; yolumuza öykülerin çakıl taşlarını şöyle dizdim…

* * *

SABAHATTİN ALİ, cumhuriyetimizin kuruluşuna tanıklık eden, o zamanın korkusuz aydınlarının başında gelen, zamanının doğrularını bulan ve yol gösteren, dilinin inceliği, ruhunun cesurluğuyla edebiyatı en güzel haliyle yaşatmış, toplumcu gerçekçi bir yazarımızdır. “Ses”, Türk Edebiyatı Klasikleri içinde 41’inci kitap olarak 1937 yılında çıkan, Sabahattin Ali’nin üçüncü öykü kitabıdır. “Ses” öyküleri genel olarak gerçekleri yansıtırken hissettirdiği çaresizlik, çıkışsızlıktır. Öykülerin ortak özelliği de bu çaresizlik içinde mutsuzluğun hüznünü yaşatmasıdır. Konya ili de genel olarak öykülerin geçtiği ya da yolunun kesiştiği bir yerdir. Çok farklı kurgularla karşımıza çıksa da hissettirdiği çaresiz hüzünle sanki sesteş bir özellikte olan bu öykülerin geçmiş sandığımız ancak hep olan o sesi hâlâ yankılanmaktadır. Aslında şair olarak da tanıdığımız yazarımız Sabahattin Ali’nin bestelenen şiiri olarak bilinen ‘Leylim Ley’, “Ses” öyküsünde yol kenarında çalınan bir türküdür. “Döndüm daldan kopan kuru yaprağa / Seher yeli, dağıt beni, kır beni; / Götür tozlarımı buradan uzağa / Yârin çıplak ayağına sür beni…” Dilden dile günümüzde hâlâ yürekleri sızlatan bir türkünün çıkış noktasıdır bu öykü ve elbette yazarın büyüklüğünün de kanıtıdır. Yokluk ve yoksulluk içinde kalbi dinlemenin, duymanın daha mümkün olduğunu, asıl acının taşranın derininde olduğunu, görülmeyen bilinmeyen hayatların sesini duyurmak ister ve bunu kurduğu köprüdeki ölümsüzlüğü kazanan bir türkü ile başarır.

* * *

SAİT FAİK ABASIYANIK, insanlar içinde bir insan… Halktan sıradan yaşamdan kopmayan, kopmak istemeyen, hatta sanatın gerçekçilik kazanmasında büyük önemi olduğunu savunan Sait Faik, öykülerinin ikna ediciliğini de böyle başarır. Sanatçı olarak kibirden uzak, sanatı sadece yazılarında gösteren, gözlemleriyle sokağın nabzını tutan, kalbini duyan, içtenlikten ödün vermeyen yazarımızdır. Ilıman iklimleri sezdiren fikirlerinden doğan betimleme ve benzetmeleriyle hafızalarda sevecen bir iz bırakır. İnsana özgü, insanın doğasından yola çıkarak toplumsal yozlaşmaları da nahiflikle aktarır. Elbette ki bütün öykülerde bir derdi vardır ancak bu ilk etapta dilinin güzelliğine kapılıp ya da normal bir olay gibi aktardığı için anlaşılmaz. Öykü bittiğinde garip bir sızı hissettirir. Hayallerin özgürlüğü, gerçeklerin kafesinde bir lüzumsuz adam tahayyül eder yazarımız. “Lüzumsuz Adam”, Sait Faik’in, 1948 yılında yayınlanan dördüncü öykü kitabıdır. Öyküleri şehirde, İstanbul’da, Rum mahallerinde geçen öykülerden oluşur. Genellikle ben diliyle anlatılan öykülerde oluşturulan karakterlerle bütünleşip onların hayal gücüyle kurgusunu zenginleştirir. Yaşamın içinden öykülerle, yaşamda insanlarda göremediğimiz yoksunlukları, hüzünleri kendine has, sakin anlatım üslubuyla, düşünce ve hisleri de katarak gösterir. Sait Faik, “Lüzumsuz Adam” kitabında, daha halktan, daha insan odaklı öykülerle, devrik cümlelerle de farklı bir tarza geçiş yaparak sıradan öykücülükten kurtulur ve yeni nesil öykücülüğe ön ayak olur.

* * *

Edebiyatımızın büyük ustalarından ORHAN KEMAL’in kaleme aldığı “72. Koğuş”, yokluğun, yoksulluğun ve insanın düşebileceği en derin aşağılanmanın feci kokusunun sindiği uzun bir hikâye… Aslında daha çok trajedi unsurları olan eserde, insanın dönüşebileceği en acımasız canavarın hırıltılı sesiyle nefes aldığı bir yerin ürkütücülüğünü vurucu sözcüklerle betimler yazar. Yoksulluk ve yoksunluğun mekânı olan “72. Koğuş”, okunmaya başlandığı andan itibaren okuyucuyu da aynı anda hapseden, adeta bir mahpusluk hayatı yaşatan çaresizliği giyinmiş bir insana dönüştürür ve burada çaresiz, aç insanın yapabileceklerinin sınırının olmadığını gösterir. Koğuştan içeri girince yoksulluk ruhu sarar ve hapseder insanı, istese de cezaevinin uğultusu gitmez kulaklarından… İkinci Dünya Savaşı’nın etkisindeki Türkiye’nin kıtlık yıllarındaki yokluğun belleklerdeki acı hatıralarını da böylelikle tetikler. “72. Koğuş”, mahkûmların yaşamlarını, yoksulluklarının boyutlarını kitabın içinde farklı olaylarla desen desen resmederken insanın çaresizlik içinde ne kadar alçalabileceğinin portresini çizer.

* * *

AZİZ NESİN, edebiyatımızın en cesur ve en üretken yazarları arasında kesinlikle üst sıradadır. İroni dünyasının penceresinden bakarak özellikle mizah öykülerinde toplumsal eleştiriyi ülkenin nabzını sıkıca tutarak ustaca yapması ile meşhurdur. Eşitlikçi, özgürlükçü, sosyalist, hümanist bütün unsurları kaleminde hissettirirken halkçılık ilkesinden ayrılmadan ülkenin iç sesini kaleminden ince ince akıtır. Metaforların alt metinlerde sezdirildiği öykülerinde sade bir dille, anlaşılır, yalın üslupla aktarır öykülerini… Toplumsal gerçekçilik içinde ülkenin yaralarına parmak basarken okuyucunun hissettiği düşmeyi tamamlayan, okurken düştüğü engebeli zemini inşa eder. Bu bağlamda mizahın edebiyatımızda önemli bir yer tuttuğunu ispatlayan öykülerle bu türün devamını sağlayan adımları cesurca atmıştır. Yoksulluk, insanın değersizliği, para için yapılacakların sınırsızlığı, çaresizlik ve umut içi içedir öykülerde. Umutsuz bitse de bazı öyküleri, gülümsetirken yaralayan bir yerden yakalar okuyucuyu Aziz Nesin. “Yedek Parça” öykü kitabını öyküleri ise tam da bu minvalde, ustalıkla yazılmış zihne kazınan kurgularla yazarında dünyasına davet eder. Ayrıca yazarlık tarafından da bakar ve yazar öykülerini ki bu da gözlem yeteneğinin gösterirken insanların okuduklarından etkilendiğini, bilinç kat sayılarının okumakla arttığını vurgular. Memleketin bütün sorunlarına mizahi bir açıdan parmak basan öykülerinde ironinin ve mübalağanın sanatsal olarak varlığı hissedildikçe ilginç bir deneyimi, bakış açısını kazandırır. Sonuçta kitabın bıraktığı tat şöyle bir hissi derinleştirir: Medeniyetin yedek parçası yok.

* * *

HALDUN TANER, yaşamın derinliklerine inerek sırlarını çözmüş ve bu çözümü dünyaya duyurmak için kalemine sarılmış dâhi bir yazar. İnsan ve toplum düzeninin yozlaşmasını, dengesizliğini, haksızlıkları gözünü kırpmadan ancak yazın sanatının inceliklerini kullanarak kaleminin ucunu sivrilterek sergilemekten çekinmez. Ülkenin taze zamanlarında, eski kelimelerin sayfalarca gezindiği öyküler, sahiciliğinden kaybetmeden günümüze gelmiştir. Öykülerin geçerliliğini hâlâ koruması, inandırıcılığının süregelmesini sağlarken sanatı ve zamanı tanımış bir ruhun izlerini taşır. Bunun yanı sıra düzen terazisinin adaletsizlik tarafının uç noktalardaki yüklerin çoğalması düşündürücü olduğu kadar üzüntü yaratması temaların akılda kalıcılığını sağlar. Sanatsal eleştirinin tarihte yerini bulmasını temenni ederek düzene direnen dik bir duruşla yazdığı inkâr edilemez. Yazarın umudu ise, umut olabilmek elbette insana, düzene, topluma, çağa… Özgürlük, adalet, aşk gibi insan hayatını ve tüm yaşamı etkileyen faktörlerin altını, okuyucunun ruhuna dokunarak çizerken aksiliklerle örülmüş hayatları mizahı da katarak yalın bir dille anlatır. “Tuş” öykü kitabı, ilk defa Varlık Yayınları tarafından 1951 yılında yayınlanan insanda olabilecek bütün iyi ya da kötü özellikleri, yani gerçek insanın mükemmel çözümlemesiyle aktarılan derinlikli ve vurucu öykülerden oluşur. Doğumdan ölüme insanın başına gelebilecek türlü faciayı genellikle ben dili ile anlatsa da dışarıdan olayları, kişileri, hatta hayatı çözen bir anlatıcı ile üst kurmaca tekniğini kullanır. Kurgulanan yaşamlarla üzüntü, korku, şüphe gibi ruhu en çok kemiren duyguların perçinleşmesiyle karakterlerin duygu durumlarının değişkenliklerinin uçurumunda yaşanabileceklerin sınırsızlığını göstererek, insanları olduğu gibi kabullenme eğilimine sürükler. Burada insancıl olmanın ve çözüm odaklı bir anlayışın beraberinde her türlü adaletsizliğin nasıl çözüleceğinin ipuçlarını, hatta cevaplarını verir. Yüzleşmelerle dolu öykülerin birleştirici unsuru da gerçeklerin tüm çıplaklığıyla yüze yansımasıdır.

* * *

HALİKARNAS BALIKÇISI, deniz kokan ismiyle kaleminden dökülen nahif öyküler antik bir yankı uyandırır. CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI ismini değil de deniz sevdalısı olanlarla ruhsal akrabası olan yazarımız bu yegâne “Halikarnas Balıkçısı” ismini sahiplenmiş ve aşkla bağlı olduğu doğadan çıkardığı ufak ayrıntıların madeniyle isim hakkını sonuna kadar zenginleştirerek verir. Bütün denizler onun sözcükleriyle anlatılsa ne güzel olurdu düşüncesi soluklanır akıllarda… “Çiçeklerin Düğünü” öykü kitabının ismini duyunca huzurlu bir yolculuk başlangıcı olacağını anlar sanki okuyucu. Her canlı, hatta her nesne insan onun öykülerinde… Öyle ki yalnızca denize değil, doğaya sevdalı yazarımızın kaleminden dökülen sözcüklerin çiçekleri anlattığı düşünülürse… Sevmek yerleşmişse bir kere kalbe; her şeyi sınırsızca sevebildiğini, duyguların bir sesi olduğunu, nahif kelimelerin büyüsüyle kalemine ışık olduğunu öykülerin derinliğinde bulabiliriz. Nasıl ki insan hissettiği müddetçe yaşar, yaşadığını anlarsa Halikarnas Balıkçısı da kalbinde büyüttüğü sevdayı öykülerine güneşin parlak ışıkları gibi yansıtır. Okuyucu, kitaba ismini veren çiçeklerin düğününün huzurunu yakalayınca sonrasında hayatın gerçeklerini anlatan farklı bir öyküyle sarsıldığında o huzurun ne kadar kıymetli olduğunu anlar. Her şeyin çok yönlü olduğunu; tekdüze, çatallaşmayan ya da düz bir yolda yürümediğimizi anlatmak istercesine… Şöyle bir görüntü kalır zihinde: Çiçeklerin Düğünü’nü seyreden Halikarnas Balıkçısı.

* * *

VÜS’AT O. BENER, öykülerinde kendi hayatından olayları, kurgularla harmanlayan bir yapıyla selamlar bizleri. “Kara Tren” öyküleri ben diliyle anlatımda içten ve samimi olsa da gizli tuttuğu ayrıntılarla merak unsurunu canlı tutmayı başarır. Okuyucuyu onun hep yanında olan sırdaşı ya da tanrı gibi görüp, yani her şeyi bildiğini varsayarak, hatta bazen iç monolog tarzında anlattığı olayların kurgusunun gerçekliğini düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirir. Ruh halinden sıkça bahsettiği öykülerde herkesin dıştan fark edilemeyen sadece iç dünyasında yaşanan, hatta insanın kendine bile söylemeye çekindiği sırları yüreklilikle dile getirir. Salt gerçekliğin edebi yazına dönüştüğü süreçte kurgusal alanlar içsel yolculuk sürecini işaret edebilir. İnsanın köhne, yobaz, bencil, kötücül, aslında sadece insan olmanın düsturundan gelen düşünce ve hislerin olağan olabileceğini, kendinden korkanlara bir lütuf gibi armağan eder öyküleri… Bu yönüyle insan ruhunun psikanaliz boyutunda çözümlemesiyle kaleminden ince bir samimiyet doğurması okuyucunun daha önce hissettiği, ancak konumlandıramadığı hisleri anlamaya başlayabilir, iç dünyasının daha iyi tanıyabilir olmasına bir adım niteliğindedir. Öykülerindeki karakterler kitabın içinde gezinir, öyle zamanlarda karşımıza çıkar ki şaşırtır. Otobiyografik tarzda yazılan öykülerin metinler arası bağlantısı da anlaşıldığında kendi hayatından kesitler olduğu sezilir. Aslında Vüs’at O. Bener’in hayatına bir yolculuk, “Kara Tren”.

* * *

FÜRUZAN; yaşadığı dönemde öyküde kadının sesi olur ve o ses gitgide çoğalır. Öykülerinde dramatik, hatta trajik olayların sakince ve duruca anlatımıyla karakterleri oldukça sahici yaratır. Evet, Füruzan, tanrının unuttuğu, görmediği haksızlıkları göstermek adına “Parasız Yatılı” öykülerini edebiyata yeni bir soluk getiren özgünlüğüyle yaratır. Füruzan’ın 1971 yılında Bilgi Yayınevi’nden çıkan ve ilk kitabı olan “Parasız Yatılı”, 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanır. 2011 yılında da Editions Bleu Autour tarafından Fransızca olarak basılarak uluslararası tanınma olanağını kazanır. “Parasız Yatılı” öykülerine; kadınlığın kendine özgü ayrıntıcı hali, ince düşünen tarafı öyle ince ince sirayet etmiştir ki çokça yarattığı kadın ve çocuk karakterleri okuyucu kolaylıkla benimser. Haksızlıkların, adaletsizliklerin uçurumlarını, burjuva düzeyinden düşkünlük derecesine gelen kadınların, çocukların her yönden yoksulluklarını, çaresizliklerini ve yalnızlıklarını farklı hikâyelerle öyküleştirir. Çocukluk ve çocukluğunu yaşayamamış, eksik yaşamış içe dokunan hikâyelerin yoğun hislerle sakince, duruca anlatılmasıyla öyküleştirilmiş korkusuz ve özel bir kitap “Parasız Yatılı”… Yoksulluğun sahiciliğinde yaşamak çukuru olarak da tanımlanabilir.

* * *

Edebiyatımızın, öykücülüğümüzün gelişmesinde önemli rol oynayan ERDAL ÖZ’ün ilk öykü kitabıdır “Yorgunlar”. 1960 yılında ilk baskısını yapan “Yorgunlar”, yaşama dair tüm yorgunlukların ruhu sarsan kokusunu mürekkebinden yayarak başlar. “Yorgunlar” isimli bir öykü olmamasına rağmen her okuyucunun kendinden, ruhundan bir parça bulacağı en derinde yatan yorgunlukların dışavurumu olarak karşımıza çıkar. Yaşadığı zamanın öykücülüğüne farklı bir üslupla göz kırpar ve kurguda yeni bir tarzla oluşturduğu taze nefesi dikkat çeker. Edebiyat dünyasına insanı, zamanı ve mekânı, edebi duyarlılığın zirvelerinde adım atarak son derece özenli bir Türkçe kullanımıyla okuyucuyu sarar. Usta öykücülüğün sırrını, keşiflerle yazın sanatına başladığı daha ilk kitabında, okuyucuyu her öyküden sonra durup sorgu denizinde yüzdürmeyi başararak gösterir. “Yorgunlar”ın sular kadar yorgun, sular kadar güzel öykülerinde, yazar en çok çocukluktan ve çocuk olmaktan beslenir. Çocukluğun yitirilmemiş sınırsız düşüyle öykülerle oyunlar oynar. Derinlerinde yatan bilim ve felsefe öykülerin içine usul usul işler. Freud’un kişiliğin erken çocukluk döneminde geliştiği ideası sezilir öykülerde. Bütün umutsuz ve mutsuzluğu görülmez iplerle çocukluğa bağlar Erdal Öz. Ailenin, annenin, babanın, arkadaşın ve bütün bu olguların yaşamda edindiği yerin ne kadar önemli olduğunu en yalın haliyle gösterir. Belki insan en çok çocuk yorgunluklarından oluşur ya da yorulunca çocukluğunu, o anlamlandırmaya çalıştığı zamanı arar. Sevginin o ilk halini, en saf, en güzel zamanını, henüz kirletilmemiş düşleri yaşamak ve yaşatmak için yazılan öyküler olduğunun sorgusunu zihne sahici bir tohum gibi eker. İlk öyküler olarak çocuklardan ve çocukluktan başlamak isterken esasen öyküde anlatılan hikâyeyi yaratıcısı olduğunun farkındalığıyla sayfalarca ve ince ustalıkla yansıtır.

* * *

Edebiyata ve sanata katkılarının çoğulluğu ile tanınan FERİT EDGÜ; “Doğu Öyküleri” kitabında anılarından, tanıklık ettiği yaşamlardan faydalanarak okuyucuyu, yalnızlığın doğusuna doğru çeker. Ferit Edgü askerlik hizmetini er öğretmen olarak Hakkâri’nin Pirkanis köyünde yaparken yaşadıklarının etkisini biraz da otobiyografik tarzı hissettirecek edebi metinlerine derinlemesine yansıtır. İlk olarak hafızalarda hep yer tutan ve tutacak, ayrıca beyazperdeye taşınan ölümsüz romanı “O / Hakkâri’de Bir Mevsim”, 1977’de yayınlanır. Aradan geçen yıllara rağmen doğunun o içine işleyen, hiçbir şeye benzetemediği soğuk ve yalnız boşluğunu bu kez öykülerle 1995’te doldurmaya çalışır. Karşılaştığı bambaşka dünyanın gerçekliğini düşünürken kurgusal açıdan da zengin bir düşün kapılarının aralar. “Doğu Öyküleri” yaşanan hayatların çaresizliğini yazarın derinden hissederek kabullenemediği kaderlere bir isyan olarak da düşünülebilir. Kendini aramak, bilinçsizce ya da bilerek bulmak da dikkat çeker öykülerde. Bir yabancıdan öğreneceklerinin değerini gösterirken insanın bilgisizliğinin de sınırı olmadığını söyler. Gördükleri ile düşlerini harmanlayarak kurguyu gerçeklerin izinde oluştururken karakterlerin derinliğinde başka bir dünyanın da kapısını aralar. Felsefi boyutta insana ait özel durumlara kendi bakış açısını katarak aktardığı öyküde insanın bir amaç uğruna yaşayabildiğini, tutunacak bir sebebe ihtiyacı olduğunu, ruhundaki boşlukları doldurmak için sürekli çabaladığını hissettirir. Dolaysıyla “Doğu Öyküleri” insanın yalnızlığına dolanır, orada kalır.

* * *

SEVGİ SOYSAL, kısacık yaşamında upuzun izler bırakan, öyküleri, romanları, çevirileri ile edebiyatımıza yeni bir soluk getiren, dilin olanaklarını ismi gibi sevgi ile yoğuran yazarımızdır ve ilk öykü kitabı “Tutkulu Perçem”, 1962 yılında yayınlanır. Kitabın arka kapak yazısında yapmak istediği, şöyle özetlenir: “Tutkulu Perçem, gerçekliğin sıkıcı ve bunaltıcı kurgusuna düpedüz ‘dil’ çıkartarak başkaldıran, önüne çıkan her şeye bir tekme atar gibi yaparken aslında hepsine takılan, düşecekken yazıya tutunup yürüyen ve çaktırmadan giden Sevgi Soysal’ın yola çıkış öyküsüdür.” “Tutkulu Perçem”, Sevgi Soysal için belki de sahiciliğin düşsel boyutudur. Yaşadığı çağdaki acının sahiciliğinde kaybolan bireyin, yorgun kalabalıkların ve çaresizliğin öykülerini duyurur yazar. Kadının toplumdaki yeri, yersizliği, değersizliği bütün çağlara yayılan ve değişmeyen hisleri, prangalanan tutkuları fısıldayarak söyler. Zamana, yaşanılanlara yukarıdan, gerçeğin dışından ruhsal bir dürbün ile bakarak, şiirsel dille, dilin sınırlarını da yıkarak kurgular. Sisli, puslu ve alacakaranlık, ormanlık bir yolda yürürken orada olduğu bilinen ancak görülmeyen, bu nedenle zihinle canlandırılan ağaçların, ağaçlar arkasında saklanarak bakan yırtıcı gözlerin, ayağa dolaşan sarmaşıkların ruhta bıraktığı izi hissettirir. Düşlerin yokuşlarında, dilin sınırlarında alaya aldığı düşünülen yaşamın, kötücüllüğün yorgunluğundan sıyrılmak için bir ironi olduğunu da düşünmek gerekir. Hisseden, acı çeken bireyin içsel olarak dayandığı, dayanamadığı duygu durumlarının yaprak gibi tek tek dökülüşüdür öyküleri.

* * *

Gecegezen Kızlar”, TOMRİS UYAR’ın 1983’te yazdığı ve halk edebiyatının önemli bir türü olan masallardan gerçekliğe uzanırken metinlerarası bir ilişki de kuran öykü kitabıdır. Yapı Kredi Yayınları’ndan yeniden basımında arka kapakta kitabı tanıtan şu cümle, bütün anlatılmak istenenin özetidir adeta: “Yersiz ve adsız eski masal kahramanlarının birer öykü bireyi olarak çağımıza dönüşüdür Gecegezen Kızlar.Tomris Uyar da kitabın “Öyküye Girerken” kısmında öykülerde yapmak istediğini şöyle anlatır: “Ben bu yersiz ve adsız kişileri, masalın belirlediği serüvenin ormanından, kan, post ve buğu tüten yoldan çekip çağımıza, günümüze getirmek istedim.” Yine bu bölümde kitabın amacını anlatırken hangi masallardan yararlandığını da açıkça ifade eder. Masallardan gerçeğe uzanan “Gecegezen Kızlar” öykülerinde yararlanılan masalların karakterlerini, olay örgüsünü ve üslup özelliklerini de göz ardı etmeden öykünün içine işleyen bir yöntem ile oluştururken metinlerarası bağlamda parodi, pastiş yöntemlerini kullanır. Masalları başka bir amaçla kullanarak onlara yeni bir anlam yüklemesinde parodi, dil ve anlatım özellikleri ile sözleri taklit ederek bir anlatımı tercih etmesinde pastiş yöntemlerinin kullanıldığı sezgilenir. Öykülerin masallarla bağlantı kurularak yazılması, geleneğin devamlılığı ve kolektif belleğin aktarımı konusunda da önemli bir yer tutar.

* * *

BİLGE KARASU, “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” kitabını ilkin ismiyle düşündürtmeye başlar. Postmodernist tarzda, 1970 yılında yazılan bu öykü kitabı 1971 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanarak ansızın edebiyatımızın kült eserleri arasına girer. Tanrısal anlatıcı ile yazdığı, birbiri içine geçmiş üç derin ve uzun öyküden oluşan kitap, roman olarak da düşünülebilir ancak asıl yapılan metinlerarası göndermelerdir ve hepsi içinde ayrı hikâyeleri yaşattır. Eski bir zamana ait, düşüncenin temelini oluşturan psikolojik çözümlemelerle felsefi sorguların kaynağına inen; bireysel ve toplumsal kaygıların gün yüzüne çıkartıldığı, çok düşünülmüş lezzetli bir metin sunar Bilge Karasu. Postmodern edebiyatı, bilinç akışı tekniğiyle sunarken elbette iç monolog kuramını da kullanır. İçsel çatışmalarla, inanıcın ve umudun sorgusunu yaparken yaşamın gerçekliğini anlamaya yönelik düşünceye sürükler. Aynı zamanda üst kurmaca ve metinlerarası gibi birçok kuram ile birleştirerek ve yaşamın derinliğine bir yolculuk yaptırarak “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nı sakinlikle aktarır.

* * *

Dünden bugüne öyküye ve öykücülerimize edebi olarak baktığımızda güncel öykülerin temelini oluşturduğu, her birinin ayrı bir deneysellikte kendi tarz ve üslubuyla yeni öyküler kurduğunu ve bu nedenle biricik olduklarını söyleyebiliriz. Toplumsal gerçekçilikten ayrılmayan adımları ile bireyselliği içselleştirerek derinlikli öykülerin nedensellik içinde seyrettiğini ve böylece; geniş, zengin bir öykü yapısı oluşturduklarını görüyoruz. Masallar, efsaneler, mitler, kültür ve sanat altyapısından ayrılmadan felsefe ve psikolojik kuramların derinlerine işleyen öykülerin var edildiği tarihimizde ülkenin sosyal olarak da her kesimine hitap eden, ancak görülmeyeni, bakılmayanı göstereme arzusundaki öykülerle farkındalık seviyesinin yükseltilmesinin her yazarın ortak amacı olduğunu gösteriyor. Tüm öykücülerimiz kurgusal açıdan farklı olsa da bireyselliğin derininden toplumsal yozlaşmaya uzanan zorlu yaşamların çaresizliğinden kesitleri farklı tarz ve üslupta işlemişlerdir. Ancak her yeni yazarın benimsediği, yolundan gitmek istediği edebiyatımızda öykücülüğün temelini oluşturan bu yazarlar zihinlerin ufkunu genişleten güzel bir yol açmışlar ve yeniyi bulma, keşfetme arzusunda avangart olarak, ayrıca cesaretle yazarak yeni biçim ve icatlarla öykümüzü oluşturmuşlardır. Daha söz edemediğimiz yazarlar olsa da bütün öykücülerimize yazdıkları ile bizlere edebiyatın tılsımlı gücüyle dokundukları için sonsuz minnetle…

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
grandpashabet
grandpashabet
betnano
betpark
betpark
betvole
betvole
betvole
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
imajbet
vaycasino
imajbet
vaycasino
safirbet
safirbet
betvole
milanobet
milanobet
grandpashabet
grandpashabet
realbahis
vaycasino
vaycasino
timebet
timebet
betpuan
betpuan
vaycasino
meritking
imajbet
imajbet
kulisbet
mariobet
mariobet
realbahis
vaycasino
grandbetting
hititbet
süperbahis
superbahis
süperbahis
norabahis
grandpashabet
betnano
betvole
grandpashabet
betnano
betnano
norabahis
vaycasino
vaycasino
betnano
betwild
betwild
imajbet
betnano
betnano
norabahis
norabahis
vaycasino
vaycasino
imajbet
imajbet
vaycasino
betvole
betpark
betvole
betpark