RUHUN EN KARANLIK SAATİ: “SABAHIN ÜÇÜ”NÜ OKURKEN

-AYDIN-
Kitaplar çoğu zaman gelir, yanağımızı okşar. Derler ki: “Yalnız değilsin.” Yaşadığımız bir deneyimi, içinden çıkamadığımız bir duyguyu ya da ilişkilerimizde kördüğüm olmuş bir noktayı çözemediğimizde okuduklarımız bize bu mesajı verir. “Benim gibi hisseden birileri de olmuş demek ki” deriz. Nefesimizi sanki biraz daha rahat alırız.
Bazen de yaşamadığım bir şeyin duygusunu ve “O da yalnız değildir” mesajını alabildiğim kitaplar olur. Annem ve babam evliliklerinin kırk sekizinci yılındalar. Hatta bugün evlilik yıldönümleri… İlginç bir tesadüf…
“Sabahın Üçü”, boşanmış bir çiftin oğlu olan Antonio tarafından okura anlatılıyor. Anne ve babasının ayrılığından sonra epilepsi hastalığıyla mücadelesini ve farklı bir ülkede gördüğü tedaviyi konu alıyor.
Hepsinden önce kitabın yazarı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Kitaptaki özgeçmiş bölümünde yazar şöyle tanıtılıyor:
“Gianrico Carofiglio, İtalyan bir yazar. Hem çoksatan hem de ödüllü romanların yazarıdır. Uzun yıllar organize suç örgütlerine karşı açılan davalarda savcı olarak görev yaptı. 2007 yılında İtalyan Parlamentosu tarafından kurulan anti-mafya komitesine danışman olarak atandı ve 2008-2013 yılları arasında senatörlük yaptı. Çoksatan romanlarının yanı sıra roman, öykü ve deneme türünde eserleri bulunmaktadır. Kitapları pek çok dile çevrilen yazarın romanları dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştır.”
Bu kitabı okuduktan sonra Gianrico Carofiglio’nun bütün kitaplarını okumak istedim; fakat ne yazık ki dilimize çevrilen çok fazla kitabı yok.
Anlatıya gelecek olursak… Dediğim gibi, Antonio’nun anne ve babasının ayrılığından sonra yaşadıklarını anlatırken boşanmış bir ebeveynin çocuğu olmanın ne demek olduğu ile yüzleştim. Bu duyguyu okura bu denli güçlü yansıtabilmek de yazarın marifeti olsa gerek. Son dönemde yine bu konuyla ilgili Şermin Yaşar’ın son kitabı olan “Altı Harfli Bir Tatlı”yı okudum. Ancak Şermin Yaşar’ın kitabındaki ana karakter Meltem’in boşanma/ayrılık sonrasında yaşadığı acıyı aynı ölçüde hissettiğimi söyleyemem.
“Sabahın Üçü”nde altını çizdiğim pek çok cümle var. Kitap, adını, Scott Fitzgerald’ın “Muhteşem Gatsby”sinde geçen şu anekdottan alıyor:
“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür.”
Antonio’nun karanlık yaralarını bundan daha iyi ifade eden bir başlık bulmak zaten zor olurdu.
Antonio’nun anne ve babası akademisyen. Babası matematik alanında öğretmenlik yapıyor. Kitabın her bölümünde matematiğe yapılan göndermeler aynı zamanda babanın mesleğiyle de ilgili.
Antonio bir tür epilepsi hastasıdır; fakat yaşadıkları ülkede, yani İtalya’da, tedavisine tam anlamıyla ulaşamazlar. Bunun üzerine babasının Marsilya’da bulduğu bir doktora giderler. Marsilya o zamanlarda pek güvenli bir yer değildir ve Antonio’nun iki-üç gün uykusuz kalması gereken tedavisi sırasında sokakların ne denli karanlık olduğunu görürüz. Bu karanlık aynı zamanda Antonio’nun hastalık ve ayrılıkla yaşadığı içsel karanlığa da bir göndermedir. Babası da onunla birlikte uykusuz kalır ve sabaha kadar birlikte çeşitli mekânları gezerler.
Antonio bu tedavi seyahatinde babasını aslında ne kadar az tanıdığını fark eder. On sekiz yaşına gelmiş olmasına rağmen babasıyla hiç bu kadar çok sohbet etmediğini ve onun karakterini yeterince tanımadığını anlar. Birlikte gittikleri bir barda babasının caza olan ilgisini ve muhteşem bir piyano çaldığını görür. Babasının boşanmadan sonra, evliyken oturdukları evde bıraktığı piyano da eve geri dönme umudunun bir sembolü gibidir.
O gün bardan çıktıklarında Antonio şöyle der:
“Fotoğraf makinemizin olmaması fena oldu.”
Babası ise şu cevabı verir:
“Fena oldu, evet. Ama ihtiyacımız olacağını kim bilebilirdi ki?”
Kitap boyunca –belki de ben gözden kaçırdım– anne ve babasının gerçek isimlerini öğrenemiyoruz. Bunun yazarın kasıtlı olarak yaptığı bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir çocuğu dünyaya getiren kişiler, en nihayetinde, onun için anne ve babadır.
Antonio hastalığını yener. Ancak on ay sonra babasını kaybeder. Kitap, Antonio’nun babası öldüğünde odasına astığı büyük matematikçi John von Neumann’dan bir alıntıyla sona erer:
“Eğer insanlar matematiğin basitliğine inanmıyorsa bunun tek nedeni hayatın ne kadar karmaşık olduğunun farkına varmamalarıdır.”
Son sayfalarına gelirken üzüldüğüm bir kitaptı. Umarım yazarın diğer kitaplarını da bir gün okuma şansım olur.

