HAYDİ, HADDİ AŞMAYAN MUTLULUĞA!

-ADANA-
Dünya uzun zamandır mutluluk tiranlığında… Bu söz, kişisel gelişim kitaplarına neden mesafeli olduğum sorulduğunda, verdiğim yanıttı. İnsanların hissedebilecekleri onlarca duygu varken neden herkeste bir, “mutluluk” arayışı dersiniz?
Yaradılış gereği, güzel olan ya da bizlere güzel gelen her ne varsa ona ulaşmaya çalışmamızı oldukça insani buluyorum. Ancak mutluluk kavramının, tıpkı kişisel gelişim kitaplarındaki didaktik dille, illaki bir başarı yolundan geçeceği dayatması, açıkçası pek de samimi bulamadığım söylemlerden öteye geçmiyor. Hele ki mutluluk denilen olgunun yalnızca anlardan ibaret olduğunu fark ettiğimden beri… Mutluluk yalnızca yaşanılan anlardan ibaret ve o anların içinde kalan, tebessümle hatırlanan bir kavram. Peki, ya mutsuzluk?
Bir yazar olarak itiraf etmeliyim ki mutsuzluğu yazmak, yazıya yetiştirmek mutluluktan çok daha kolay. Örneğin, olumsuz bir ruh halindeyken kaleme dökülenler ya da herhangi bir konu etrafında dolaşırken yaratılan/şekillendirilen dünyalardaki olumsuzluklar kâğıtta daha rahat yer bulabiliyor. Aksi durumdaysa mutlu olduğumu düşündüğüm anları şekillendirmeye çalışıp yazıya aktarma aşamasında, içindeyken keyif veren anların kalemle daha kısa yolculuklara çıktığını görmek, işte tam da bahsetmeye çalıştığım tezatlığı hatırlatır nitelikte… Diğer yandan mutlu olunan bir anda duyguları kâğıda aktarmaya ya da hakkında bir şeyler yazmaya geçene kadar o andan uzaklaşma ve andan çıkabilme zıtlığıyla mutluluk kavramı, daha fotografik kalabiliyor.
Mutluluğu yazarken kelimelerle kâğıdın dansını daha uzun soluklu yaşatabilmek oldukça güçken mutsuzluk, sayfalarca uzatılabilecek bir özgürlüğe sahip. Bununla birlikte çağımızda sosyal medya akış videolarından kişisel gelişim diretmelerine kadar pek çok alanda mutlu olmak için dört bir yandan kuşatıldığımızı da unutmamakta fayda var. Ancak çoğu kişinin yaşam amacı haline getirdiği o mutluluk arayışının da mutlaka bir sınırı var. Üstelik tehlikeli bir sınır! Nitekim mutluluk bile haddi aşınca, o her zaman kaçmak istenilen mutsuzluğu bizlere taşır. Çünkü mutluluğun zirvesi, ağlamak! Mutsuzluğun zirvesi, gülmek! Ve öfkenin zirvesi ise susmaktır! Bu bağlamda insan duygularının da dünyadaki zıtlık inşasında olduğu gibi, tezatlıklarla örülü olduğunu söyleyebilmek mümkündür.
Arthur Schopenhauer, hayatı “istek ile tatmin arasında gidip gelen bir sarkaç” olarak niteler. Arzuya ulaşılan o anlık mutluluk, haddini aşmaya başladığı an yerini bıkkınlığa ya da yeni bir boşluğa bırakabilir. Nitekim zirve, aynı zamanda inişin de başladığı yerdir. Tıpkı güneşin en tepedeyken gölgeleri yok etmesi ancak bir saniye sonra da batıya meylederek karanlığı davet etmesi gibi…
İşte, bu yüzden mutsuzluğu yazmak, çok daha katmanlı anlatım edinebilmek için geniş bir alan açar. Mutluluğu yazmaksa kâğıdın sükûnetine uyumsuz, geçici, kısa ve anda kalan anlatılarla sınırlıdır. Yalnızca yazarken değil, yaşarken de mutluluğun daha kısa sürede uçup gittiğini söyleyebilirim. Çünkü o çoğu kişinin peşinden koştuğu, ulaşmak için uğruna hayallerini, zamanlarını, emeklerini harcadıkları anlık duygu; kimine göre bir kahvenin kokusunda, kimine göre beklediği bir haberi almasında, kimine göre de sevdiği birinin bakışında… Yani o anda…
Tüm bunların içinde zıtlıkların birliği de insanı, insan yapan kadim bir bilgelik olarak karşımıza çıkar. Mutluluğun zirvesinde ağlayarak tepki vermek ya da mutsuzluğun o en tahammül edilmez noktasında yüzlerde oluşan ironik tebessüm… Aslında bana göre bu tezatlık bir paradoks değil, aksine insan ruhunun denge arayışında gizlidir. Montaigne’in Denemeler’indeki felsefesinde olduğu gibi, “mutluluk bile haddi aşınca acıya dönüşür”. O yüzden denge, hayatın her alanında olması gerektiği gibi, insan duygularında da önemli bir yere sahiptir. İnsan ruhu, duygularını yaşarken/yaşamaya çalışırken uç noktalarda dengesini kaybedeceği için haddi aşmadan yaşanılması temennimle… Haydi, haddi aşmadan mutluluğa…

