BİR TARSUSİ KAHVE, LÜTFEN!

-ADANA-
Servis elemanı kızımız herkesin siparişlerini alırken birkaç kişi kahve istedi. İçimizden bir arkadaşımız “Benimki tarsusi olsun, lütfen!” deyince, bir tarsusi oldu beş. Evet, Akdeniz’deydik; elbette tarsusi diyecektik. Tarsus’ta olduğumuz için bu kahvenin buraya ait bir özellik olduğunu sanıyorduk ama işin aslı öyle değilmiş. Kahve fincanında değil, çay bardağında içilen bir kahve türüymüş bu. Aynı zamanda “süvari kahvesi” olarak da biliniyor; Anadolu’da “tarsusi”, Osmanlı döneminde ise kişiye özel anlamına gelen “tarz-ı hususi” adıyla anılıyormuş. Çay bardağında kahve içmek, Antakya’da “Antakya kahvesi” olarak da ifade ediliyormuş.
Kahvelerimizi, çaylarımızı yudumlarken “İstanbul” gezisine çıktık. Burhan Sönmez, “İstanbul İstanbul” adlı romanında bizi farklı bir kurguyla buluşturdu. Tarihte yaşananlar, eski ve yeni İstanbul’un acı tatlı sahneleriyle, tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriliyordu. Antik Sahaf Bistro Kafe’de kitap yorumlamalarımızın sonuna gelip değişik duygularla ayrıldık. Dönüş vakti gelmiş, araçlarımıza doğru ilerlerken rehberimizden bir ses yükseldi: “Tarsus’a gelinir de künefe yemeden dönülür mü?” Sadık Usta Künefe’de erkekler tam, kadınlar yarım porsiyon künefelerini yedikten sonra, midelerimizde yoğun bir doluluk hissiyle dönüşe geçtik. Tam karşıda, tezgâh arabasında meşhur Tarsus mamulcüsü Cengiz Usta’dan mamüllerimizi paketletmeden ayrılmak olmazdı. Tarsus gerçekten bir lezzet sofrasıydı; sanki bembeyaz dantelli örtüler serilmiş bir masa ve biz o masanın başından ayrılamayan misafirlerdik.
Bu etkinliğimiz bir ay öncesinden planlanmıştı.
Sabah saat 10.30’da “Son Baskı Kitap Kulübü” olarak Kleopatra Kapısı’nda buluştuk. Kapı, bildiğimiz bir kapı değildi; taşlardan oluşmuş, başımızı yukarı kaldırdığımızda bir köprü edasıyla süzülüyordu. Altından geçerken bazılarımız, sebebini bilmeden dilek tuttu. Belki de tarihin içinden geçmenin bize iyi geleceğini, hayallerimizi gerçekleştireceğini düşündüğümüzdendi. Mısır’ın ünlü kraliçesi Kleopatra, sevgilisi Romalı general Antonius ile buluşmak için geldiğinde, o dönemin limanı olan Gözlü Kule’de karşılanmış ve o zamanlar “Deniz Kapısı” denilen kapıdan şehre girmişti. O günden sonra bu kapıya Kleopatra Kapısı denilmiş.
İkinci rotamız, Aziz Paul’un müzeye dönüştürülen evinin bahçesi oldu. Bahçenin tam ortasında, 1,15 metre çapında ve 18 metre derinliğinde, silindir biçiminde, dörtgen kesme taşlardan yapılmış bir kuyu bulunuyordu. Bu kuyu, Hıristiyanlar için kutsal sayılıyormuş; şifa getirdiğine inanılıyormuş. Biz de bu şifadan nasibimizi alırız düşüncesiyle, görevlinin bakır kovayla kuyudan çektiği suyla yüzümüzü yıkadık, birkaç yudum içtik.
Edebiyat sevdalıları olarak çıktığımız bu yolda, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın hatıra evine uğramadan Tarsus’tan ayrılamazdık. Evi, öz yeğeni tarafından eski hali bozulmadan adeta küçük bir müzeye dönüştürülmüş; duvarlarda ondan izler, siyah beyaz fotoğraflar, kullanılmış eşyalar ve şiirler göze çarpıyordu. Duvara yazılmış bir şiirini yeğeni okudu:
“Hayat mısın, ölüm müsün, nesin/ Demin candaydın, şimdi tendesin/ Öyle karıştık ki belli değil/ Ben mi sendeyim, sen mi bendesin.”
Ümit Yaşar Oğuzcan’ı bu muhteşem dizeleriyle andık. Hatıra evinde fotoğraflar çektirdik.
Sırada St. Paul Kilisesi vardı. Farklı inançlardan olsak da burası bir ibadet yeriydi. Sanki bir camideymiş gibi dua ettik, mum yaktık. İçerisi sessizdi; kim bilir bu sessizlik hangi yüreklere dokunmuş, kaç nikâha, kaç vaftize tanıklık etmişti?
Tarsus’taki Makam-ı Danyal Camii’nde bulunan Danyal Peygamber’in mezarından güzel bir koku geldiği söylenir. Biz de Babil Kralı Buhtunnasr döneminde yaşamış, bir rivayete göre aslanlar çukuruna atılmasına rağmen zarar görmeyip inancı sayesinde kurtulduğu anlatılan Danyal Peygamber’i (Daniel Peygamber) camide ziyaret ettik. Anlatılanları merakla dinledik. Rivayetler çeşit çeşitti. Yıllar sonra Tarsus’ta yaşanan bir kıtlık döneminde Babil Kralı tarafından çağrıldığı ve şehre bereket getirdiği söylenir. O günden sonra Tarsus’ta yaşamış ve orada ölmüştür. Acaba Tarsus yemeklerinin bu bereketi de o yıllara mı dayanır?
Geldik Kırkkaşık Bedesteni’ne… Duvarlarında büyük boy kırk tahta kaşığın sergilendiği bu kapalı çarşı, birçok şehirde gördüğümüz türdendi. Alışveriş yapmak isteyen turistlerin ilgisini çekiyordu.
Ve Tarsus Amerikan Koleji’nin tarih kokan yapısı… Demirli pencereleri, okulun çevresini saran yüksek duvarlar, yatılı öğrencilerin kaçamak yapma ihtimalini neredeyse ortadan kaldırıyordu.
Nisan ayının son haftasıydı; Güney’de bahar atlanmış, birden yaz gelmişti. Nostaljik çay bahçelerinde yerli halk ve turistler iç içe çaylarını yudumluyor, bazı masalardan taşlı okey sesleri yükseliyordu. Acıkmış ve yorulmuştuk. Kuşgözleri uzaktan bizi çağırıyordu. Gül Pide, fındık lahmacunlarını dizip ortasını boş bıraktığı servis tabağının ortasına, güveçte sıcak humusu banmalık olarak yerleştirmişti. Bir lokma lahmacundan ısırdık, ardından humusa kaşık salladık.
Tarihi koklayıp Tarsus’un lezzetlerini tattık. Sonra Burhan Sönmez ile Tarsus’tan “İstanbul”a uzandık ve akşama doğru kebap kentimize, anılar biriktirerek geri döndük.

