GEZİ 

KOPENHAG: TANIŞMA, YENİ UMUTLAR VE DAHA FAZLASI


2023 yazı…

Ankara’dan İstanbul’a yola çıkacak uçağımıza, bir şeyler okumaya odaklanacak kadar zaman var diye düşünerek çantamdan “Gradiva-Bir Pompei Düşü” kitabımı çıkarttım. Okumaya başlamadan önce kapağına, kitabı almadan öncekinden daha dikkatli bakmaya başladım. Bu kitaba duyduğum merakın kaynağı, 2023 yazında dinlemeye başladığımız Serol Teber ile Şenol Ayla’nın 2004 yılında Açık Radyo’da kayıt altına aldıkları “Didik Didik Freud” programının podcast haline dönüştürülmüş versiyonunda dinlediğim bir bölümdü. Keşfi bol bir seyahat öncesinde, edebi bir keşfin de bize eşlik etmesi güzel olabilirdi sonuçta.

Tam kendimi kitabıma kaptırmışken gelen anons ve eşimin beni hareketlendiren uyarısıyla uçağa alınma sıramıza girdik. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen yolculuğumuzun ardından, bir yerden bir yere ulaşarak telefonumun bana önerdiği adım sayısını tamamlamanın işten bile olmadığı İstanbul Havalimanı’ndan hedefimiz olan Kopenhag uçağına geçtik.

Bakalım, biz de arkeolog Norbert Hanold gibi bir tutku ve takıntıyla bağlanacağımız eserler görecek miydik? O tutku ve takıntıyı kalıcı bir eyleme dönüştüremeyeceğimizin kanıtı niteliğindeki, seyahat süremizden yalnızca 12 saat daha uzun olan vizemiz ise beni dünya gerçeklerine döndürdü.

Bizim için “büyük başlangıçlar”dan önceki son büyük seyahatimiz olan gezimizin ilk durağı Kopenhag’dı. Uzun süre bu şekilde yaşayınca ne hissederim bilmesem de, akşamın ilerleyen saatleri olmasına rağmen gün ortası aydınlığındaki bir kente inmek bana büyük bir enerji verdi.

Valizlerimizi kaldığımız otele bıraktıktan sonra kendimizi, internete “Kopenhag” yazınca ilk çıkan fotoğraflardaki Nyhavn’a, yani “Yeni Liman” bölgesine attık. Hem keşif yapacak hem de karnımızı doyuracağımız bir yer bulmaya koyulduk. Batmak üzere olan güneş, rengârenk evler, kanal… Her şey gerçekten de etkileyiciydi. Önceden gördüğümüz şehirlerden farklı olan o şey, sanırım meşhur İskandinav kültürünün izleriydi.

Aktarmalı yolculuk nedeniyle günün ortasından beri yollarda olunca yorulmaya başladığımızı hissettik. Şehirlerin o altın kuralı olan “En popüler yerlerde fiyat-performans oranı iyi yemek yiyemezsin.” ilkesini bu akşamlık göz ardı ederek internet puanları o kadar da kötü olmayan bir deniz ürünleri restoranına oturduk ve heyecanla “ilk Nordik yemeğimiz” olan istiridyeyi sipariş ettik.

Akşamın bu saatlerine hâkim olan dinginlikte, neden bu rotaya yolculuk yapmaya karar verdiğimizi yeniden düşünmeye koyuldum. Yorucu iş hayatı tempomuzun arasında bize iyi gelen şeylerden biri, yeterince tanımadığımızı düşündüğümüz kültürlere ait film ve dizileri izlemekti.

Geçtiğimiz sene bizi bu açıdan etkileyen yapımlardan biri, dünyanın her yerinde olduğu gibi “erkek egemen” siyasete karşı güçlü bir kadın liderin yaşadığı politik ve ailevi zorlukları anlatan, dört sezonluk “Borgen” dizisiydi. Diğeri ise özgün adı “Druk”, Türkçe adıyla “Körkütük” olan; başka filmlerde de ilgiyle izlediğimiz Mads Mikkelsen’in oyunculuğuna bir kez daha hayran kaldığımız, Thomas Vinterberg imzalı filmdi. Bu iki eserin ortak noktası ise ikisinin de Danimarka yapımı olmasıydı.

Öteden beri bilinen Hygge felsefesinin; yani huzurlu, keyifli ve sıcak anların tadını çıkarma sanatının hâkim olduğu bu ülkenin başka yüzleri de olabileceği düşüncesi ve bunu keşfetme merakıyla bu seyahate karar vermiştik. Karnımızı doyurduktan sonra Nyhavn’da ve meşhur alışveriş caddesi olan Strøget’te dolaşarak ilk akşamımızı noktaladık.

İkinci günümüze erken kalkıp otelimizde kahvaltı ederek başlamaya karar verdik. Araştırmalarımız sırasında çok güzel seçenekler sunan fırınlar olduğunu da keşfetmiştik. Ancak planladığımız yerlere zamanında ulaşabilmek için, önünde yarım saat bekleme garantili o sevimli fırınlardan bu kez feragat etmemiz gerekiyordu.

Otelimizin önündeki tramvay durağından, sinyalizasyon sistemiyle bütün şehri dolaşan makinistsiz tramvaya binerek ilk durağımız olan Savior Kilisesi’ne doğru yola koyulduk. İndiğimiz durakta bizi Mermer Kilise karşıladı. Görkemli binaya kısa bir göz attıktan sonra Savior’a doğru yürüdük.

Savior Kilisesi’nin yapımına 1682 yılında başlanmış, ana yapı 1695 yılında tamamlanmış. Kiliseyi bugün dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çeken meşhur helezon biçimindeki, bakır ve yer yer altın kaplı dış merdivenli kulesi ise 1752 yılında eklenerek yapı bugünkü simgesel görünümüne kavuşmuş. Kente yukarıdan bakmak için güzel bir nokta olduğunu duyduğumuz bu yere ulaşmak amacıyla, bizim gibi açılışın ilk saatlerini tercih eden ekiple birlikte 400 basamaklık yolculuğumuza başladık.

Nefes nefese kalmamızın hakkını veren o kent manzarasını, bizimle birlikte yukarı çıkan ekiple aynı karelere girmemeye özen göstererek – veri güvenliği önemli bir mevzu – fotoğraflamaya koyulduk.

Manzaranın tadını çıkardıktan sonra, randevusunu seyahatimiz öncesinde ayarladığımız Danimarka Parlamentosu turuna katıldık. “Borgen” dizisinden sonra merakımızı artıran o ateşli tartışmalara eşlik edebilme hayallerimiz, yaz sezonunda gelmemiz nedeniyle suya düşmüştü; çünkü meclis kapalıydı. Buna rağmen rehberli turumuzun oldukça verimli geçtiğini düşünerek öğle yemeği niyetine ününü duyduğumuz ayaküstü sosisli dükkânlarından birine uğradık. Sosislilerimizi alıp keşfe kaldığımız yerden devam ettik.

Havanın kapanması ise tekne turu yapma hevesimizi kırmadı. Hafta içi olmasına rağmen kalabalık bir ekiple tekne yolculuğumuz başladı.

Nyhavn’ın turistik olmasına rağmen büyüleyiciliğini yitirmemiş liman bölgesinden ayrılınca, bu kez karşımıza Nordik mimarisinin farklı örnekleri olan modern binalar çıktı. Ağustos ayında bile hava sıcaklığının 20 dereceyi nadiren geçtiği, kışların uzun ve soğuk olduğu bir memlekette, boydan boya camlarla kaplı evlerin yalıtımının ardında herhalde başka mühendislik harikaları yatıyordu diye düşünürken tur rehberimizin “İşte sağ tarafınızda meşhur Deniz Kızı Heykeli!” anonsuyla bakışlarımızı o yöne çevirdik.

Okuduğumuz yorumlar sayesinde beklentimizi düşük tutmamız gerektiğini bildiğimiz için büyük bir hayal kırıklığı yaşamadık. Sevimli ve minik heykeli arkamızda bırakıp çevremizdeki diğer güzelliklere bakmaya koyulduk.

Baltık Denizi kıyısında; yer yer açık deniz kadar ıssız, yer yer de elini uzattığında karşı kıyıya değecekmişsin gibi yakın hissettiren keşfimizin sonunda, güneşi hâlâ göremesek de keşfetmenin verdiği hazla doymuş şekilde yolculuğumuzu tamamladık. Seyahatimiz öncesinde planladığımız akşam yemeği durağına gitmeden önce biraz dinlenmek için otelimize doğru yola koyulduk.

İlk akşamımızdaki kısa tanışma faslının ardından, Nordik mutfağını bir Fiskebar, yani balık barı-restoranı deneyimi olmadan keşfetmiş sayılmazdık. İnternette yaptığımız araştırmalarda karşımıza uzun ve tatmin edici bir liste çıksa da seçimimiz, başta bahsetmediğim bir başka ilham kaynağımız olan “Somebody Feed Phil” programının yaratıcısı Phil Rosenthal’ın o samimiyetiyle bizi kalbimizden vuran Kødbyens Fiskebar’dan yana oldu.

Çocukluğumun ilk yıllarında yaz tatillerinin en sevdiğim duraklarından biri, o zaman teyzemlerin yaşadığı; Kordon siluetinin henüz o çirkin gökdelenlerle anlamını yitirmediği İzmir’di. İzmir bana her zaman akşam yürüyüşlerinde aldığımız ılık midye dolmaları hatırlatır. Herkes için de böyle midir bilmiyorum ama ben sevdiğim insanları, onlarla birlikte yediğim yemeklerle hafızamda tutarım. Teyzemlerle geçirdiğim yazlarda yediğimiz midye dolmalar, anneannemin üzümlü keki gibi…

O zamanlar uzaklarda olmak benim için yalnızca “heyecan” demekti. Şimdi ise aynı zamanda “özlem”. Sanırım bu yüzden hafızam, yemeklerle anları birbirine daha sıkı bağlıyor.

Üç yıl önceki telaşlı ve yeni ufuklara duyduğu heyecanla dolu “ben”in içindeki özlem, bu Nordik usulü midyeyi de oldukça merak ediyordu. Minimalist bir sunum beklerken iki kişilik küçük masamızı kadehlerimizle birlikte iyice daraltan koca bir tepsi dolusu midyeyle karşılaşınca merakımız daha da arttı. “Başlangıç” yemeğimizin heybetini görünce ana yemeklerimizi biraz daha mütevazı seçmeye karar verdik.

Meşhur olmasına rağmen size üst perdeden konuşmayan, samimi çalışanları ve özenli yemekleriyle aklımızda yer eden bu mekânda geçirdiğimiz keyifli akşamın ardından, bir sonraki günün maratonuna hazırlanmak için otelimize döndük.

Üçüncü günümüzde yoğun bir programımız vardı. Gezimize Amalienborg Sarayı ile başladık. Günümüzde Danimarka Kraliyet Ailesi’nin hâlen yaşadığı sarayın ziyarete açık bölümlerini gezdikten sonra asker nöbet değişimi saatine denk geldik. Töreni izledikten sonra rotamızı Ulusal Müze’ye çevirdik.

Viking Dönemi’nden günümüze uzanan geniş koleksiyonu elimizden geldiğince verimli şekilde incelerken bir ülkeyi gerçekten anlamanın en iyi yollarından birinin ulusal müzelerini gezmek olduğuna bir kez daha karar verdik.

Ulusal Müze’nin ardından, ününü epeyce duyduğumuz Tivoli Bahçesi’ne hem keşif yapmak hem de bir şeyler yemek için yürüdük. Özellikle yaz aylarında, Noel döneminde ve Paskalya gibi özel zamanlarda yapılan özenli süslemelerinin methini çok duymuştuk. Keyifli bir park olmakla birlikte, lunaparklardan nedense çok hoşlanmayan iki kişi olarak burayı görsel açıdan etkileyici ama biraz da “abartılmış” bulduk.

Ardından zamanımızı Tıp Müzesi’nde geçirmeye karar verdik. Başlangıçta Kraliyet Cerrahi Akademisi (1787) olarak inşa edilen bina, daha sonra Tıp Fakültesi ile birleştirilmiş. Öğrenci sayısının artmasıyla yetersiz kalınca da 1969 yılından itibaren müze olarak kullanılmaya başlanmış. Dönemin insülin preparatları, solunum cihazları ve hastalardan elde edilen doku örnekleriyle beklediğimizden çok daha zengin bir koleksiyonla karşılaştık. Müzeyi gezerken kalbimizde her zaman ayrı bir yeri olan fakültemizin koridorlarında da bir müzeyi dolduracak kadar örnek bulunmasına rağmen bugüne kadar neden böyle bir girişimde bulunulmadığını biraz da hüzünle düşündük.

Akşam, biraz dinlendikten sonra yerel yemekleri modern yorumlarla sunan sevimli restoranımıza vardık. Kopenhag’da hoşumuza giden ayrıntılardan biri de, sipariş ettiğimiz her yemeğin garsonumuz tarafından içerikleri ve hazırlanış biçimi anlatılarak servis edilmesiydi.

Dördüncü günümüzde, yola çıkmadan önce uğramamız gereken önemli bir durağımız daha vardı. “Körkütük” (Druk) filminin sonunda Mads Mikkelsen’in o unutulmaz dans sahnesinin çekildiği Garnisons’a gitmeliydik.

Öncesinde ise Kopenhag gibi düzenli bir şehrin ortasında hippilerin bir nevi özerkliğini ilan ettiği Christiania Bölgesi’ne uğradık. Turistik kimliğinin yanında bir öğrenci kenti olan Kopenhag’ın yaz tatili nedeniyle sakinleşmiş olmasına rağmen, rengârenk ve muntazam binaların hemen yanı başındaki bu özerk bölge gerçekten ilginçti. Bundan üç yıl sonra bu bölgeye bambaşka sebeplerle yeniden gelecektik; ama o, bir sonraki yazının konusu.

Christiania turunun ardından kendimizi liman bölgesine atıp deniz otobüsümüzü beklemeye koyulduk. Mini bir tekne turunu andıran yolculuğumuzun sonunda, kulağımızda Scarlet Pleasure’ın “What a Life” şarkısı eşliğinde filmin sahnelerini gözümüzde canlandırıyor, sonunda yüzünü gösteren güneşin tadını çıkarıyorduk.

Yeni rotamıza gitme zamanı gelince deniz otobüsüyle otelimize dönüp valizlerimizi aldık. Bir sonraki durağımız, Andersen’in memleketi Odense’ydi.

Odense; Danimarka’nın Fyn (Fünen) Adası’ndaki en büyük kentti. Çocukluğumuza eşlik eden masalların yaratıcısı Andersen’in doğduğu kent bizi sağanak yağmurla karşılasa da şemsiyelerimizi alıp keşfe çıkmadan duramazdık. Birkaç adım sonra bizi albenili mimarisiyle Andersen Evi karşıladı. Müzeyi gezmek için yeterli zamanımız olduğunu fark edince hemen biletlerimizi aldık, sarı saçlı çocuklar ve aileleriyle birlikte, Andersen masallarıyla büyümüş iki yetişkin olarak o büyülü dünyayı keşfetmeye başladık. Müzenin tasarımı ve kurgusu insanı gerçekten o masalların içine çekiyordu.

En az o sarı saçlı minikler kadar keyif aldığımız gezimizin ardından, akşam yemeği için bu küçük kentte açık bir restoran bulabilir miyiz kaygısıyla internette araştırma yapmaya başladık. Sevimli bir İtalyan restoranında yer ayırttık; yağmura daha dayanıklı ayakkabılarımızı giyip kasım ayını andıran ağustos akşamının tadını çıkardık. Birbirine paralel birkaç sokaktan oluşan şehir merkezine, o yağmurlu ve kasvetli hava eşlik etse de titizliklerinden ödün vermeyen restoran ekibine teşekkür ederek otelimize döndük.

Ertesi sabah kahvaltımızın ardından bu küçük şehri biraz daha keşfetmeye koyulduk. Geldiğimiz tarihlerde Çiçek Festivali varmış; parklarda çiçeklerden yapılmış eserlere rastladık. Biraz daha dolaşınca ünlü besteci Carl Nielsen’in müzesine denk geldik. Kurgusuyla yine harika bir deneyim sunan bu müzede geçirdiğimiz verimli zamanın ardından, yeni rotamız Hamburg için tren istasyonuna doğru yola çıktık.

Nordik evrenle tanışmamızın ardından, geleceğimizi inşa edeceğimiz Almanya’ya doğru giderken yaşayacağımız duygu karmaşasına kendimizi kaptırmaktan endişe ediyorduk. Ancak artık “rutin” haline gelen gecikmeler ve sinyalizasyon problemleriyle Alman Demiryolları (Deutsche Bahn), bizi açlık, susuzluk ve havasızlık gibi daha hayati sorunlarla baş başa bıraktı. Kağnıdan hallice ilerleyen trenimiz, hedefimiz Hamburg’a planlanan varış saatinden yaklaşık üç saat sonra ulaşınca valizlerimizi otele bırakır bırakmaz tek amacımız açık bir restoran bulmak oldu.

Almanya’da tren gecikmeleri ve pazar günleri henüz bizim için çok fazla anlam ifade etmiyordu. Bu konularda önümüzdeki üç yılda epeyce uzmanlaşıp acil durumlarda hayatta kalma planlarımızı heybemize ekleyecektik; ama daha bundan haberimiz yoktu.

Yemeğimizin ardından kısa bir şehir merkezi turu yapıp ertesi gün için enerji depolamak amacıyla otelimize döndük.

Hamburg’a kadar gelmişken görmeyi istediğimiz başka bir kent daha vardı: Lübeck. Ününü Almanya’daki tatlılarda sıkça kullanılan marzipan, yani badem ezmesiyle duyduğum bu kentin, marzipandan çok daha fazlası olduğunu öğrenince bir günümüzü buraya ayırmaya karar verdik. Bu kez bizi üzmeyen trenimiz, gecikmeden hareket etti ve yaklaşık bir saat sonra Lübeck’e ulaştı.

Yaklaşık 220 bin kişinin yaşadığı bu kent, tarihsel açıdan da büyük önem taşıyor. 12’nci yüzyıldan 17’nci yüzyıla kadar Kuzey Avrupa ticaretine yön veren Hansa Birliği’nin başkenti olarak anılan Lübeck; Hamburg, Riga ve Tallinn gibi önemli kentlerle birlikte bu ticaret ağının en güçlü merkezlerinden biriydi. Bu tarihi mirası bugün de yaşatan kent, Hansestadt Lübeck adıyla anılıyor.

Dönemin en önemli liman kentlerinden biri olan Lübeck de birçok Alman şehri gibi İkinci Dünya Savaşı’nda ağır hasar görmüş. Ancak tarihi yapıları, özgün dokusunu koruyacak şekilde restore edilmiş. Tren istasyonundan kısa bir yürüyüşün ardından karşımıza çıkan görkemli Holstentor, yani Holsten Kapısı, Orta Çağ’dan günümüze ulaşan ihtişamıyla bizi ilk anda etkiledi.

Adımlarımızı sıklaştırarak Trave Nehri üzerindeki köprülerden birine yöneldik ve eski şehir tarafına geçtik. Küçük ama dinamik, kuzey esintilerini her köşesinde hissettiren bu kenti kısa sürede çok sevdik.

Hareketli alışveriş caddesini geride bırakıp Rathaus’a, yani belediye binasına ulaştık. Kısa bir fotoğraf molasının ardından, görmek için heyecan duyduğumuz Günter Grass Evi’ne doğru yürüdük. Yazar, Lübeck’te doğmamış olsa da yaşamının önemli bir bölümünü bu şehirle iç içe geçirmiş, yazılı mirasının büyük kısmını burada bırakmış ve ömrünün son yıllarını Lübeck yakınlarında yaşamış. Ölümünün ardından arşivi de burada korunmuş. Ses kayıtları, fotoğrafları, çizimleri ve kişisel eşyalarıyla zenginleştirilen bu müze, Günter Grass okurları için gerçekten çok keyifli bir durak.

Nobel edebiyat ödüllü yazar Günter Grass’ın müzesinden sonra rotamızı, bir başka Nobel edebiyat ödüllü Alman yazar Thomas Mann’ın evi olan Buddenbrook’a çevirmek istedik. Ancak müzenin tadilatta olduğunu üzülerek öğrendik. Gerçek bir “Lübecker” olan Thomas Mann’ın, Lübeckli tüccar bir ailenin hikâyesini anlattığı “Buddenbrooklar” isimli bildungsromanını okuma hevesi ve Lübeck’e yeniden gelmek için güzel bir bahanemizin olması düşüncesiyle yolculuğumuza caddeleri keşfederek devam ettik.

Bu arada, Günter Grass ve Thomas Mann’ın yanı sıra Willy Brandt’ın da bu minicik kentten çıkmış olması gerçekten şaşırtıcı değil mi?

Caddelerde yürürken Lübeck ile özdeşleşen marzipan ve marzipanlı çikolatalarıyla meşhur Niederegger mağazasını görünce hem tadımlık hem de hediyelik alışveriş yapmak için yolumuzu buraya çevirdik. Kan şekerimizi yükselttikten sonra panoramik şehir manzarasının en güzel noktalarından biri olan St. Petri Kilisesi‘ne doğru yürüdük. Yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki seyir noktasına çıktıktan sonra bu güzel manzaranın tadını çıkardık.

Edebiyat şehri olmasının yanı sıra güçlü bir liman kenti kimliğini de taşıyan bu güzel kente yeniden gelmek üzere birbirimize söz vererek Hamburg’a döndük. Batmak bilmeyen güneşin bize armağan ettiği uzun saatleri, ilk gün yaşadığımız kaos nedeniyle keşfedemediğimiz Hamburg’a ayırmaya karar verdik.

Şu ana kadar gördüğümüz Alman kentlerinden farklı olan o şeyin, Nordik atmosfer ile liman kenti ruhunun birleşimi olduğunu Kopenhag gezimizden sonra daha iyi fark ettik. Eşimin bu kenti neden birlikte görmek istediğini; sayısız kanalla birbirine bağlanan kiremit renkli binaları ve onların büyüleyici dokusunu görünce çok daha iyi anladım.

Gezmeye doyamadığımız kanalların arasından yürüyerek gitmeyi planladığımız Maritimes Museum’a (Denizcilik Müzesi) vardık. Denizcilik tarihine dair kapsamlı bilgiler edindiğimiz bu etkileyici müzeyi gezdikten sonra otelimize döndük.

Akşam ise, gezimizden önce biletini aldığımız Elbphilharmonie’deki Londra Filarmoni Orkestrası konseri için yeniden yola çıktık. Elbphilharmonie, yani Elb Filarmoni Binası, yapım sürecinde özellikle maliyeti nedeniyle uzun yıllar tartışmalara konu olmuş bir yapı. Elbe Nehri’nin dalgalarından ilham aldığı söylenen cam cephesiyle gerçekten ihtişamlı bir mimariye sahip olduğunu kabul etmek gerekiyor. Konserimizin yapılacağı salona ise o meşhur, upuzun yürüyen merdivenle ulaştık.

Binanın kendisi kadar konser salonu da ihtişamlıydı. Büyülenmiş bir şekilde akşamımızı noktaladık. Ruhumuz doysa da boğazımızın derdini çözmek için geç saatlerde açık olan nadir duraklardan birindeki Türk restoranında yudumladığımız mercimek çorbalarının ardından dinlenmek üzere otelimize döndük.

Ertesi günümüze liman tarafını gezerek başladık. Gördüğümüz tur teknelerinden birine binerek bu kanal ve liman şehrini suyun üzerinden keşfettik. Yolculuğun ardından aldığımız balık-ekmekler eşliğinde Elbphilharmonie’ye doğru yürümeye koyulduk. Bu ihtişamlı binayı doyasıya gezmek ve eşsiz Hamburg manzarasını izlemek için ayrıca zaman ayırmak gerçekten çok iyi bir fikirdi.

Biraz da yerel halk gibi yaşayalım diyerek Speicherstadt’tan başlayıp kentin hareketli caddelerinde uzun uzun dolaştık.

Son akşamımızın şerefine liman kıyısındaki bir deniz ürünleri restoranında, liman manzarasına karşı seyahatimizi değerlendirdik. Yeni yolculuğumuzda imkânsızlığa da umutsuzluğa da yer vermemeye birlikte söz verdik.

Almanya’dan Türkiye’ye yapacağımız sonraki yolculuklardan çok daha farklı duygularla dönüyorduk ama bunun henüz farkında değildik.Ev”imiz neresiydi? Nerede gerçekten “ev”de hissediyorduk kendimizi? Yoksa her dönüş yolculuğu, kalbinin bir yarısını geride bıraktığın son “ev”e sessizce veda etmek miydi?

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betpark
betgaranti
betpark
betgaranti
betgaranti mobil giriş
betgaranti güncel giriş
Kolaybet
bettilt
kolaybet
betgaranti
kolaybet
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betgaranti
bettilt
Betgaranti
betgaranti
betgaranti
kolaybet
kolaybet
bettilt
bettilt
bettilt
Betgaranti
Kolaybet
Kolaybet
kolaybet
betgaranti
holiganbet
bettilt
bettilt
bettilt
perabet
kolaybet
kolaybet
bettilt
betpark
betpark
betpark
bettilt
betnano
Kolaybet
kolaybet
grandpashabet
betnano
bettilt
Kolaybet
betpark
betpark
betpark
betpark
marsbahis
marsbahis
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark