GEZİ 

ALMANYA’NIN GİZLİ BAĞ CENNETİ: MOSEL


Yazmayı unutan, göç macerasıyla birlikte konuşmaktan çekinen, doğru kelimeleri –kendi anadilinde bile– bulmakta zorlanan ve aslında yazmayı çok sevse de doğru zamanı, yalıtılmış ortamları kolladığı için cümlelerini bir türlü yazıya dökememiş birinin yazma çabasından merhaba! Zihnimin sadece “an”a odaklanamadığı zamanlardan sonra yapılan kısa soluklu ama ruhumuzu doyuracağından çok umutlu olduğumuz seyahatimiz sabahın çok da erken olmayan bir saatinde başladı. Her zaman acele etmek gerekmiyor, 30 yaşımdan sonra öğreneceğim şeylere eklemeliyim sanırım telaşsızlığı da.

Mosel Nehri ile tanışmamız, 2016 yılında, o dönem Almanya ve Almanca maceramın eşlikçisi olan arkadaşım, şimdiki eşimle birlikte gerçekleşti. Aslında amacımız Mosel Nehri’ni keşfetmek değildi. Staj yaptığımız şehir olan Köln’den, hafta sonu için trenle ulaşılabilecek ve çok kaotik olmayan rotalar ararken haritada Koblenz’e rastlamış, tamamen tesadüf eseri bu kente gitmeye karar vermiştik. Böylece yolumuz Mosel Nehri ile kesişmiş oldu. Kentin simgesi olarak nitelendirebileceğimiz Deutsches Eck’in (Alman Köşesi) en etkileyici görüldüğü noktaya teleferikle çıkılıyordu. Ağustos ayı olmasına rağmen –ya da 2016’daki “ben”e oldukça tezat bir şekilde– puslu, rüzgârlı ve serin bir havada yaptığımız teleferik yolculuğunun sonunda ulaştığımız noktada, Köln ve Düsseldorf’tan da bildiğimiz Ren Nehri ile buluşan o etkileyici nehirle de tanışma fırsatı bulmuştuk. Mosel ile yeniden buluşup ona hayran kalmak için daha 10 yıl vardı önümüzde…

Önceden bulunduğumuz Almanya coğrafyalarından farklı olarak daha ılıman iklime sahip olan, bu sebeple de üzüm yetiştiriciliği ve buna bağlı olarak şarap üretim ve tüketiminin de yaygın olduğu bir bölgede yaşayınca çevremizde bu konuda ün salmış Rheinland-Pfalz (Renanya-Palatina) bölgesini keşfetme arzusu ile şekillendi minik gezi planımız. Henüz yolların acemisi olarak otoyol harici yollara çıkıp keskin virajlardan geçmeye başlamak bana Türkiye’de yaptığımız yaz seyahati rotalarını anımsattı ve “Heimweh”, yani uzakta olanın verdiği acı duygusu olarak tanımlayabileceğim o karmaşık duyguları anlık olarak yaşadım. Almancada tüm duygularımı eksik ifade ettiğimi hissetmeme rağmen Türkçede yaşadığım “Heimweh”i tam anlamıyla karşılayacak bir ifade bulamamam da ironik ama bu başka bir yazının konusu.

Keskin viraj demek engebeli ve uçurumlu bir rota demekti. O engebelerde ormanların olağan haliyle yer açtığı, ufak ama düzenli yerleşim yerleri ve göz alabildiğine üzüm bağlarına rastlamak gerçekten etkileyici, en azından şoför olmayanlar için… Yolculuğumuzun ilk durağını Burg Eltz (Eltz Kalesi) olarak belirlemiştik. Gerçekten turistik bir yere gittiğimizi o daracık ve büklüm büklüm yollarda 200 metrede bir karşımıza çıkan yönlendirme tabelaları ve artan konaklama mekânlarından anlamaya başlamıştık. Ormanların arasından bahsi geçen kaleye vardığımızın sinyalini veren otopark görevlisi ve yolunu bulmaya çalışan kalabalıklar arasında o fotoğraflardaki görkemli kaleyi gözlerimizle aramaya başladık. Kısa süreli anksiyetemiz sonrasında kaleye ulaşım için gösterilen ormanlar arasındaki patika yürüyüş yoluna yönelen o kadar da çılgın olmayan kalabalıkları izleyerek yolumuza koyulduk. Yaklaşık bir kilometre olduğunu okuduğumuz yürüyüş rotası boyunca, her köşede “Kaleyi acaba ne zaman göreceğiz, o güzel manzara nerede?” diye merak ederken bir yandan da eşlik ettiğimiz manzaranın güzelliğini unutmamaya özen göstererek yolumuza devam ettik; evet, özellikle özen göstererek, çünkü bizim kuşağımızın ve bizden sonraki kuşağın yaşadığı küçük ya da büyük bunalımların bir kısmı, sanırım, anı yakalayamamaktan kaynaklanıyor. Beklemediğimiz bir kıvrımın sonunda fotoğraflardan gördüğümüz ancak fotoğraflardan çok daha etkileyici olan o noktaya vardık. Önümüzde sıralanan insan kalabalığından kalenin içine girmek için en az yarım saat beklememiz gerektiğini öngörmüştük ama acele etmiyorduk, değil mi? Telaşsız bekleyişimizin ardından İngilizce ve Almanca dillerindeki rehberler eşliğinde turlar için iki sıraya ayrıldık, artık daha konforlu hissettiğimiz Almanca ekibinin bir parçası olarak kale gezimize başladık. Eltz Kalesi’nin tarihi 12’nci yüzyıla dayanmakta. Dönemin soylu ailelerinden olan Eltz Ailesine ait olan yapı günümüzde hâlâ aynı ailenin günümüzde yaşayan mensuplarına ait ve ailenin de izniyle müze olarak kullanılmakta. Eltz Kalesi’nin, Dünya Savaşları boyunca ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarihi mirasını, tarihin karanlık sayfalarıyla birlikte yeniden değerlendiren Almanya’da ciddi bir hasar görmeden ayakta kalmış olmasını, kalenin vadi içindeki izole konumuyla ilişkilendirmek sanırım yanlış olmayacaktır. Orta Çağ mimarisi etkilerini gördüğümüz dış cephesinin yanında rehberimiz eşliğinde gezdiğimiz odalarda şatafattan uzak fakat oldukça etkileyici havayı hissetmemek mümkün değil.

Bir yerin gerçekten ihtişamlı olduğunu, Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları’nı görmüş insanlara ikna edici bir şekilde anlatmanın ne kadar güç olduğunu içimden geçirirken rehberimizin yönlendirmelerini takip ederek ailenin ilk ve son üyelerine ait portre ve fotoğrafların sergilendiği odayı da gezip turumuzu tamamladık. Kaleden çıktığımızda dışarıda artık ancak “çılgın kalabalık” diye tanımlayabileceğim ziyaretçi yoğunluğunu görünce, bir sonraki seyahatimizde rotamıza daha erken ulaşmayı unutmamamız gerektiğini birbirimize hatırlattık. Ardından, otoparka ulaşım için düzenlenen minibüslerden birine binerek başlangıç noktamıza geri döndük. Acıkmaya başladığımızı fark edince hemen sıradaki durağımız Cochem için yola koyulduk.

Cochem, Mosel Vadisi’nin Dünya Savaşları’ndan nasibini almamış bir diğer noktası. Mosel Nehri kıvrımlarına eşlik eden bisiklet, yürüyüş ve araba yolları; inşa edildiği zamanlarda tepe yamacında olup korunaklıymış. Ancak günümüzde, sevimli bir teleferikle yapılan keyifli bir yolculuğun ardından ulaşılabilen Schloss Reichsburg (Cochem Kalesi), yamacını çevreleyen ve göz alabildiğine uzanan üzüm bağlarıyla oldukça etkileyici bir manzara sunuyor. Bu manzaranın tadını çıkardıktan sonra, açlıkla daha fazla mücadele edemeyeceğimizi anlayıp kendimize güzel bir yemek molası verebileceğimiz bir yer aramaya koyulduk. Weingarten Cochem’in, yani Şarap Bahçesi’nin az önce betimlemeye çalıştığım manzaraya karşı konumlanmış olduğunu fotoğraflardan anlayınca rotamızı hızlıca oraya çevirdik. Bölgenin şaraplarına eşlik eden “Pinsa”mızla, yani pizza hamuruna benzeyen ancak malzemesi ve hazırlanış biçimiyle ondan ayrılan bu lezzetle uzun zamandır özlediğimiz o “an”ı yaşamaya bıraktık kendimizi. Hava sıcaklığının Almanya mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi nedeniyle kent oldukça kalabalıktı. Üstelik Cochem Kalesi’nin yanı sıra Senfmühle (Hardal Değirmeni) ve Soğuk Savaş döneminde Alman Merkez Bankası’nın yedek para stoklarını saklamak amacıyla kullanılan Bundesbank Bunker Cochem gibi, tahminimizden daha fazla zaman ayırmamızı gerektirecek duraklar da bulunuyordu. Bu nedenle Cochem maceramızın geri kalanını bir sonraki seyahatimize bırakmaya karar verdik.

Ara duraklarımızın ardından konaklayacağımız ana rotamız Pünderich’e doğru yola çıktık. Pünderich, Wikipedia’nın güncel verilerine göre nüfusuna 820 kişinin kayıtlı olduğu küçük bir köy. Bizim buradan haberdar olmamız ise Vedat Milor’un Nisan 2025’te kaleme aldığı Mosel Vadisi hakkındaki yazısı vesilesiyle oldu. Bahsettiğim yazıda söz edilen Cochem, Trier kadar popüler olmayan fakat “etkileyici” bir şarap köyünü deneyimlemek diye anlatılıyordu. “Neden olmasın?” diyerek çıktığımız bu yolda bize gerçekten huzur veren, dingin bir noktaya varmıştık. Mosel Nehri ve nehir boyunca kilometrelerce uzanan bisiklet rotaları, üzüm bağları, güneş… Nehir kenarından içerilere doğru yürüdüğümüzde yerel şarap üreticilerini görmeye başladık. İnternetten araştırdığımız isimler dışında bir nokta görmüştük, üreticisi bizim meraklı bakışlarımızı fark ederek bizi içeri davet etti ve şarap tadımı yapmamızı teklif etti. Davetine karşılık vererek internet üzerinden tadımını yapacağımız şarapları ve üzümlerini keşfetmeye çalıştık. Riesling üzümünün cennetinde olduğumuzu biliyorduk ancak bu üzümün üretimleri, olgunlaşma sürelerine göre alkol oranları ve aromaları arasındaki farkları anlamak için özel bir çaba ve bilgilendirilme gerekiyordu; bu konuda bizi içeri davet eden sevimli üretici bize epey yardımcı oldu. İnternetteki reklamlara değil, samimiyete güvendiğimiz seçimimizden oldukça memnun bir şekilde dinlenmek için otelimize dönüş yapıyoruz. Bu arada dönüş dediğim sadece 200 metrelik bir yürüyüş mesafesi, önceden bahsettiğim gibi, minik bir köydeyiz! Akşam yemeğimizi bu sevimli köyün bir o kadar sevimli ve Mosel çevresinde yaşayanların da uğrak noktası olduğu otelimizin restoranında, üzüm bağları manzarası eşliğinde yedik.

İkinci ve son günümüzde, kahvaltının ardından, bu yazıda sık sık andığım üzüm bağlarının eşlik edeceği yürüyüş rotamıza koyulduk. Bisiklet kullanamıyor oluşuma yine biraz üzülsem de yürüyerek bu rotayı keşfetmek oldukça büyüleyiciydi.

Evimize dönmeden önce bir minik rotayı daha keşfetmeye karar vererek BernkastelKues’e doğru yola koyulduk. BernkastelKues, Mittelmosel, yani Orta Mosel bölgesinin merkezinde yer alan başka bir şarap merkezi. Gezilecek yerlerini adım adım planlamadığımız, spontane rotamızda şehrin “Kues” kısmında bizi bir bina kompleksi karşıladı. Binaya yaklaştığımızda buranın St. Nikolaus Hastanesi ve Altenheim, yani yaşlı bakımevi olduğunu gördük. Bu hastanenin adını verenin kim olduğunu merak edip yaptığımız internet araştırmasında Nikolaus Cuneus veya Nikolaus von Kues’in Rönesans hümanizminin ilk savunucularından biri olan bir piskopos ve onun haricinde matematik, astronomi, felsefe ve tarih alanında da önemli çalışmaları bulunan bir bilim insanı olduğunu öğrendik. Dönemindeki Katolik öğretilere ve birliğe bağlı olmakla birlikte kilise kurumu içinde reformları da savunan, St. Nikolaus Hastanesi’nin kurulmasına ve o dönemde evsizlerin bakımını sağlayacak bir kurum ihtiyacı nedeniyle buna öncülük eden Nikolaus Cuneus hakkında okumaya devam ederek Mosel Köprüsü’ne doğru yürüdük. Yağmurun habercisi olan puslu ve basık havaya rağmen keyifler yerinde, yeni keşifler peşindeyiz. Köprüden karşıya geçtikten sonra tarihi dokusunu korumuş ya da yaralarını sarabilmiş Alman kentlerinde görmeye alışık olduğumuz minik camlı, panjurlu ve sivri çatılı tarihi evleri gördüğümüz Marktplatz (Pazar Meydanı) ve Altstadt (Eski Şehir) kısmına ulaştık. O kasvetli havaya rağmen keyifli mekânlar, ruhu olan kilit taşıyla döşeli sokaklar ve o ruha ayak uyduran insanları görmek, yoğun çalışmayla geçen hafta arasından sonra bize gerçekten iyi geldi.

Bu bölgenin Riesling üzümlerinden üretilen şaraplardan, bu güzel “an”ları hatırlamak ve sevdiklerimizle paylaşmak için birkaç şişe aldıktan sonra dönüş yoluna koyulduk. “An”ı yaşamayı çok özlediğimizi fark ettiğimiz bu yolculukta, bir kez daha “o herkesin gidip fotoğraf çektiği” konumları değil, yereli keşfetmekten daha çok keyif aldığımızı anladık. Kulağımızda Dario Moreno’nun duygu yüklü ezgileri, aklımızda sevdiklerimiz ve bir sonraki yolculukların tatlı özlemi vardı. “Hatıraların hayal olmadığı” günler dileğiyle “ev”imize dönüyorduk. Telaşsız…

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
hititbet
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betpark
betpark
kolaybet
betpark
timebet
timebet
timebet
vaycasino
Hititbet
Hititbet
timebet
meritking
meritking
norabahis
norabahis
meritking
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
vaycasino
meritking
pusulabet
timebet
timebet
betpark
betplay
betpipo
norabahis
norabahis
betnano
vaycasino
hititbet
hititbet
betgaranti
betebet
romabet
betpipo
hititbet