SİYASAL KUTUPLAŞMANIN DİLİ ÜZERİNE GÖZLEMLER

-ANKARA-
Derin bir siyasal kutuplaşma atmosferinde uçuruma sürüklenen ülkemizde son zamanlarda sıkça karşılaştığımız ve bazı tarihi dönemlerde toplumların çöküşü üzerinde etkili olduğu bilinen “siyasal kutuplaşma dili” üzerine fazla çalışma olmadığını görüyorum. Siyasal kutuplaşmanın yalnızca ideolojik veya kurumsal süreçlerle değil, gündelik siyasal dil aracılığıyla da yeniden üretildiği varsayımından yola çıkarak üzerinde çalışılmış bir yazının kaleme alınmasını yararlı görüyorum. Şimdi konuya giriş yapalım.
Özellikle siyasal tartışmalarda yaygın biçimde kullanılan “ama”, “fakat”, “ancak” gibi bağlaçların, görünürde uzlaşmacı bir işlev üstlenirken gerçekte karşı tarafın görüşünü geçersizleştiren bir söylem mekanizmasına dönüşebildiği görülmektedir. Bu yazımda, söylem kuramı, sosyal kimlik teorisi ve müzakereci demokrasi yaklaşımını harmanlayarak kutuplaştırıcı siyasal dilin empatiyi azaltan, ortak akıl üretimini ortadan kaldıran ve toplumsal uzlaşma kapasitesini düşüren güçlü etkilerini incelememeye çalışacağım. Siyasal kutuplaşmanın yalnızca siyasal aktörlerin stratejilerinden değil, günlük dil pratiklerinden de güçlü biçimde beslenerek demokratik rejimleri ve kültürü tehdit etmeye başladığını yaşayarak görüyoruz. Bu çerçevede, siyasal kutuplaşma dili yerine uzlaşmacı ve empatik bir dilin inşası için kapsayıcı iletişim biçimlerinin geliştirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.
Son yıllarda demokratik toplumların ve “hibrit rejim” kategorisinde bulunan Türkiye gibi kritik eşikteki ülkelerin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan birisi, siyasal kutuplaşma ve bunu yeniden üreten kutuplaşma söylemi ya da siyasal kutuplaşma dilidir.
Siyasal kutuplaşma, yalnızca seçmenlerin farklı politik tercihlere sahip olması anlamına gelmiyor, aynı zamanda karşıt grupların birbirlerini meşru siyasal aktörler olarak görmekten uzaklaşmalarını da beraberinde getiriyor. Siyaset bilimi literatüründe kutuplaşma; çoğunlukla seçim sistemleri, medya iletişim mecralarının yapısı, ekonomik eşitsizlikler ve kimlik siyaseti üzerinden incelenmektedir. Bu noktada bir eksiklik kendini hissettirmeye başlamıştır: Kutuplaşmanın dilsel boyutu. Kutuplaşmanın dilsel boyutu, çoğu zaman ikinci planda bırakılmış olsa da siyasal gerçeklik, büyük ölçüde dil aracılığıyla inşa edildiği ve yeniden üretildiği için önemli bir parçanın eksik bırakıldığı görülmektedir.
Bu yazım ile gündelik siyasal tartışmalarda sıklıkla kullanılan “ama”, “fakat”, “ancak” gibi bağlaçların kutuplaşma üretme kapasitesini incelemeye çalışacağım.
SÖYLEM VE SİYASAL İKTİDAR
Michel Foucault, söylemin yalnızca düşünceleri ifade eden bir araç olmadığını, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin kurulmasını sağlayan bir mekanizma olduğunu ileri sürmüştür. Foucault’ya göre dil, toplumsal gerçekliği tanımlayan ve sınırlarını belirleyen bir iktidar pratiği olduğu için siyasal tartışmalarda kullanılan kelimeler yalnızca fikir üretmekle kalmaz, aynı zamanda meşruiyet üretir veya meşruiyeti ortadan kaldırma işlevi de görebilir.
Foucault ile birlikte Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe de, siyasal alanın, özünde söylemsel mücadelelerden oluştuğunu ileri sürmüştür. Siyasal aktörler dil aracılığıyla “biz” ve “onlar” kategorilerini oluşturarak toplumsal kimlikleri şekillendirirken kutuplaşmanın derinleşmesine de zemin hazırlamaktadır. Bu açıdan kutuplaşma, yalnızca siyasal farklılıkların ürettiği bir sonuç değil, aynı zamanda dilsel bir üretim sürecidir.
“Toplumsal Kimlik Teorisi” (Social Identity Theory), toplumu oluşturan bireylerin ait oldukları grupları olumlu değerlendirme ve diğer gruplardan ayrıştırma eğiliminde olduklarını iddia eder. Siyasal kutuplaşmanın yoğun olduğu ortamlarda bireyler; ait olduğu grubu ahlaki açıdan üstün görür, karşı grubun argümanlarını değersizleştirir, ortak çıkarları ikinci plana iter ve kimlik temelli savunma mekanizmaları geliştirir. Bu süreçte dil, grup sınırlarını koruyan sembolik bir araç haline getirilmiş olur.
Kutuplaşma dilinin temelinde “ama”, “fakat” ve “ancak” ile başlayan değerlendirmelerin söylemsel bir işlevi bulunmaktadır. Dilbilimsel açıdan “ama”, “fakat” ve “ancak” bağlaçları; iki önerme arasında karşıtlık kurmaktadır. Elbette, siyasal iletişim bağlamında bu bağlaçlar çoğu zaman farklı bir işleve sahiptir. Örneğin, “Ekonomide sorunlar yaşanıyor ama hükümet elinden geleni yapıyor”, “Bazı eleştiriler haklı fakat muhalefetin de sicili temiz değil”, “Halkın kaygılarını anlıyorum ancak bu taleplerin gerçekçi olduğunu düşünmüyorum” biçimindeki ifadelerde ilk kısımda görünürde bir kabul görülse de ikinci bölümde ilk kısmın etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran bir söylem kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu bağlaçlar, teknik olarak iki düşünceyi bağlamak yerine siyasal olarak bir düşünceyi etkisizleştirme işlevi görmektedir. Bu durum, iletişim literatüründe “onaylayarak reddetme” veya “görünürde uzlaşma” biçiminde değerlendirilmektedir.
EMPATİ VE DEMOKRATİK MÜZAKERE KÜLTÜRÜ EKSİKLİĞİ
Jürgen Habermas tarafından geliştirilen “müzakereci demokrasi” yaklaşımına göre demokratik meşruiyet, bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini dinleyebildikleri ve anlamaya çalıştıkları iletişim süreçlerinden doğmaktadır. Ne var ki kutuplaşmış siyasal ortamlarda iletişim giderek müzakere olmaktan çıkıp bir “mücadeleye” dönüşmektedir. Bu ortamlar müzakere yerine münakaşa yapılmakta ve diyalogun amacı anlamak değil yanıt vermek, dinlemek değil karşı tarafın görüşlerini çürütmek, ortak çözüm üretmek değil tartışmayı kazanıp üstün gelmek haline gelmektedir. Bu süreçte empati kapasitesi zayıflamakta, taraflar karşıdakinin fikirlerini değerlendirmek yerine onları kimliksel kategorilere indirgeyerek etkisiz kılmaya yönelmektedir. Sonuç olarak bu diyalog, demokratik uzlaşma kapasitesini azaltmaktadır.
Çağdaş siyaset bilimi literatüründe giderek önem kazanan “negatif partizanlık” kavramı üzerinde de durmak gerekir. Seçmenlerin kendi partilerini sevdikleri için değil, karşı tarafı engellemek için siyasal pozisyon almaları ya da oy kullanmalarını ifade eden negatif partizanlık, siyasal kutuplaşma ortamını besleyen ve yeniden üreten bir pratiğe dönüşmüştür.
Siyaset bilimi ve davranışsal ekonomi konularında etkili bir düşünür olarak öne çıkan Cass Sunstein, kutuplaşmanın grup içi görüşleri daha da radikalleştirdiğini ifade etmiştir. Sustein’e göre siyasal aktörlerin kullandığı reddedici dil, şu sonuçları doğurmaktadır:
– Toplumsal işbirliğinin azalması
– Kurumsal uzlaşmanın zorlaşması
– Ortak sorunlara yönelik kolektif çözümlerin üretilemez hale gelmesi,
– Siyasal sistemin sıfır toplamlı bir mücadele alanına dönüşmesi
Sunstein’e göre vatandaşlar, oy kullanırken ya da karar alırken bilişsel önyargılara, alışkanlıklara ve duygusal etkilere açık davranmakta, kendi çıkarlarına aykırı seçimler yapabilmektedirler. Bu nedenle devlet ya da kurumlar, zorlayıcı olmadan müdahale ederek vatandaşlarının kararını etkilemelidir. Devlet ya da siyasi kurumlar, insanların özgürlüğünü ortadan kaldırmadan, insanların yaşam ortamlarını düzenleyerek onların kararlarını yönlendirebilir. Sunstein, müdahaleci yaklaşımı ile kutuplaşma ortamının zayıflatılması yönünde fikirler geliştirmiştir. Ne var ki kutuplaşma ortamını yaratan kurumlardan bu ortamı yumuşatmaya çalışmalarını beklemenin rasyonel bir tavır olmayacağı açıktır.
Kutuplaştırıcı siyasal dilin temel özelliği; farklılıkları büyütmesi, ortaklıkları ise görünmez kılmasıdır. “Ama”, “fakat” ve “ancak” gibi bağlaçlar, elbette ki kendi başlarına kutuplaştırıcı değildir. Ne var ki sürekli olarak karşı tarafın meşruiyetini aşındırmak amacıyla kullanıldıklarında ayrışma siyasetinin önemli araçları haline gelebilmektedir. Bu nedenle, demokratik toplumlarda iletişim kalitesinin artırılması yalnızca etik bir gereklilik değil, aynı zamanda siyasal sistemin sürdürülebilirliği açısından stratejik bir zorunluluktur.
SONUÇ
Siyasal kutuplaşma, yalnızca ideolojik farklılıkların derinleşmesiyle açıklanabilecek bir süreç değildir. Kutuplaşma, aynı zamanda dil aracılığıyla sürdürülen ve yeniden üretilen bir toplumsal ilişki biçimidir.
“Ama”, “fakat” ve “ancak” gibi bağlaçlar; siyasal iletişimde sıklıkla karşı tarafın görüşünü görünürde kabul edip fiilen etkisizleştiren söylem araçlarına dönüşebilmektedir. Bu durum, empatiyi azaltmakta, demokratik müzakereyi zayıflatmakta ve güç birliği yerine ayrışmayı teşvik etmektedir.
Demokratik toplumların geleceği, yalnızca daha güçlü kurumlar inşa etmelerine değil, aynı zamanda karşı tarafı anlamaya çalışan yeni bir siyasal dil geliştirebilmelerine de bağlıdır.
YAZIDA KULLANILAN KAYNAKLAR:
– Foucault, M. (1972). ‘The Archaeology of Knowledge’.
– Habermas, J. (1996). ‘Between Facts and Norms’.
– Laclau, E. (2005). ‘On Populist Reason’.
– Mouffe, C. (2000). ‘The Democratic Paradox’.
– Sunstein, C. (2009). ‘Going to Extremes’.
– Tajfel, H. & Turner, J. (1979). ‘Social Identity Theory’.
– Dryzek, J. (2000). ‘Deliberative Democracy and Beyond’.
– Arendt, H. (1958). ‘The Human Condition’.

