KARANLIĞA BAKMAYI GÖZE ALAN KADIN: FÜRUĞ FERRUHZAD

-MERSİN-
Bazı şairler yaşadıkları hayatı şiire dönüştürür. Bazılarıysa şiiri hayatlarının yerine koyar. Onlar için şiir bir ifade biçimi değil, bir varoluş biçimidir. İran şiirinin büyük sesi Füruğ Ferruhzad da bu ikinci gruptandır. Onun şiirleri okunurken insanın aklında sık sık şu duygu belirir: Bu dizeler yazılmak için değil, hayatta kalabilmek için kurulmuştur.
Bugün modern İran şiirinden söz edildiğinde adı en sık anılan isimlerden biridir. Ancak Füruğ’u yalnızca önemli bir şair olarak tanımlamak yetersiz kalır. O aynı zamanda kendi toplumunun kadınlara çizdiği sınırları zorlayan, özel hayatını sanatsal malzemeye dönüştüren ve kişisel yaralarını evrensel bir dile tercüme etmeyi başaran sıra dışı bir sanatçıdır. Ölümünden onlarca yıl sonra bile şiirlerinin hâlâ canlı kalmasının nedeni de budur. Çünkü Füruğ’un anlattığı şey yalnızca İranlı bir kadının hikâyesi değildir. O, sevilmek isteyen ama özgürlüğünden vazgeçemeyen, ait olmak isteyen ama kendi benliğini de korumaya çalışan insanın hikâyesini anlatır.
DİSİPLİNİN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN ÇOCUK
Füruğ Ferruhzad, 1934 yılında Tahran’da doğdu. Babası askerdi. Evde disiplin, düzen ve itaat önemli kavramlardı. Bu tür ailelerde büyüyen çocuklar çoğu zaman iki farklı eğilim geliştirirler: Ya otoriteye bütünüyle boyun eğerler ya da hayatları boyunca özgürlüğün peşinden giderler. Füruğ ikinci yolu seçti.
Şiirlerinde sık sık karşımıza çıkan kaçış, uçuş, pencere ve ufuk imgelerinin kökeninde biraz da bu çocukluk atmosferi vardır. İnsan, ancak özgür olmadığı zaman özgürlüğü bu kadar yoğun hayal edebilir. Onun şiirlerindeki özgürlük arayışı politik bir slogan olmaktan çok psikolojik bir ihtiyaçtır. Bir kapının açılmasını bekleyen bir ruhun ihtiyacıdır.
EVLİLİK, KAYIP VE KIRILMA
Henüz on altı yaşındayken evlendi. Bu evlilikten bir oğlu oldu. Ancak kısa süre sonra evliliği sona erdi. O yıllarda İran’da bir kadın için boşanmak, sadece eşten ayrılmak değil, toplumdan dışlanmak, kötü ilan edilmek ve çocukları kaybetmek demekti. Füruğ için asıl kırılma noktası boşanmanın kendisi veya toplum baskısı değil, oğlunun velayetini kaybetmesiydi. Hayatındaki en derin yaralardan biri oğluna duyduğu özlemdir.
Birçok insan hayatında bir kişiyi kaybeder. Füruğ ise aynı anda birkaç şeyi kaybetti. Çocuğunu, annelik deneyimini, aile düzenini ve toplumun onayını… Bu kayıp onun şiirlerinde doğrudan anlatılmaz. Ama sürekli hissedilir. Şiirlerinde tekrar tekrar görülen eksiklik duygusu, geri dönülemeyen bir yere duyulan özlem ve tamamlanamama hissi büyük ölçüde bu deneyimden beslenir. Onun yalnızlığı romantik bir yalnızlık değildir. Daha derin, daha gerçek ve daha kalıcıdır. Bu nedenle Füruğ’un şiirlerinde özlem, çoğu zaman belirli bir kişiye yönelmez. Kaybedilmiş bir ihtimale yönelir.
SKANDAL OLARAK GÖRÜLEN KADIN
1950’lerin İran’ında bir kadın şair olmak başlı başına zorken Füruğ bununla yetinmedi. Kadınların iç dünyasını bütün karmaşıklığıyla yazmaya başladı.
Arzudan söz etti. Yalnızlıktan, kadın bedeninden, sevmenin ve istemenin kadınlara da ait duygular olduğundan söz etti. Bu yüzden çok büyük tepki gördü. Onun şiirlerine yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı aslında edebi değil ahlakiydi. İnsanlar şiirlerin kalitesini değil, şiirleri yazan kadının cüretini tartışıyordu. Ama o vazgeçmedi bunları yazmaktan, kendisini sansürlemeyi reddetmişti.
ŞİİRİNDEKİ BÜYÜK ÇATIŞMA
Füruğ’un şiirlerini bir cümleyle özetlemek gerekseydi şu söylenebilirdi: Yakınlık arzusu ile özgürlük arzusunun çatışması.
Onun şiirlerinde insan sürekli bir eşikte durur. Bir yanda sevgi vardır. Öte yanda bağımsızlık.
Bir yanda ait olmak… Öte yanda kendini kaybetme korkusu. Bu nedenle aşk şiirleri bile huzurlu değildir. Aşk, onda bir liman olmaktan çok bir sınavdır. Sevgiye duyduğu ihtiyaç kadar, sevgi tarafından yutulmaktan da korkar. Bu psikolojik gerilim, şiirlerinin en güçlü damarını oluşturur.
BİR BAŞKA DOĞUŞ: YENİDEN KURULAN BENLİK
Füruğ’un başyapıtı kabul edilen “Bir Başka Doğuş”, yalnızca bir şiir değil, bir ruhsal dönüşüm haritasıdır.
Şiirin temel hareketi karanlıktan aydınlığa doğru ilerleyen klasik bir iyimserlik hikâyesi değildir. Tam tersine, insanın kendi karanlığıyla yüzleşerek değişmesini anlatır.
Şiirin başlangıcında konuşan ses sıkışmıştır. Dünyayla arasında görünmez duvarlar vardır. Kendisini tamamlanmamış hisseder. Fakat şiir ilerledikçe doğa imgeleri belirginleşmeye başlar. Kuşlar görünür.
Pencereler açılır. Işık belirir. Bahçe ortaya çıkar… Bu imgelerin hiçbiri yalnızca estetik amaçla kullanılmaz.
Kuş özgürlüğün sembolüdür. Pencere dönüşüm ihtimalidir. Işık farkındalıktır. Bahçe ise ruhun yeniden yeşerebileceği içsel alandır. Şiirin en etkileyici yönlerinden biri, sonunda mutlu bir son sunmamasıdır.
Füruğ, okurunu bir masalın sonuna götürmez. Onun ulaştığı şey mutluluk değil, farkındalıktır. Acı ortadan kalkmaz. Ama insan acının içinde yeni bir kimlik kurabilir ve acıyı dönüştürmeyi öğrenebilir. İşte, şiirin asıl doğuşu budur.
PENCEREYE DOĞRU BAKAN ŞAİR
Füruğ’un şiirlerinde en sık karşılaşılan sembollerden biri penceredir. Pencere çoğu şairde dış dünyaya açılan basit bir geçitken Füruğ’da daha derin bir anlam taşır. Onun şiirinde pencere, insanın kendi sınırlarını aşma arzusudur. Bulunduğu yerden memnun olmayan ruhun özlemini duyduğu özgürlüğe bakış noktasıdır.
Onun şiirlerinde pencereye yaklaşan kişi yalnızca dışarıyı seyretmez. Kendi dönüşüm ihtimalini de seyreder.
Bu nedenle pencere, Füruğ şiirinin en güçlü metaforlarından biridir.
KUŞLAR VE UÇMA İSTEĞİ
Kuş imgesi de şiirlerinde sürekli tekrar eder. Psikolojik açıdan bakıldığında kuş, bireyleşmenin sembolü olarak okunabilir. Yuvadan ayrılma, kendi yönünü bulma, kendi göğünde uçma… Füruğ’un hayatına bakıldığında bu imgenin neden bu kadar güçlü olduğu anlaşılır. O, toplumun kendisi için çizdiği güzergâhı kabul etmemiştir. Bedel ödemiş ve kendi göğünü seçmiştir.
ÖLÜMLE KURDUĞU İLİŞKİ
Füruğ’un şiirleri çoğu zaman karamsar bulunur. Oysa dikkatli okunduğunda onun ölümden çok yaşamla ilgilendiği görülür. Ölüm onun şiirinde bir son olmaktan ziyade bir ölçü birimidir. Hayatın değerini görünür kılan şeydir. Dikkat edilirse şiirlerinde ölüm korkusundan çok fanilik bilinci vardır. Belki de bu yüzden dizeleri bu kadar canlıdır. Çünkü her şeyin günün birinde kaybedilebileceğini bilir.
KARANLIĞA BAKMAYI GÖZE ALMAK
Füruğ Feruhzad, 1967 yılında, yalnızca 32 yaşındayken bir trafik kazasıyla aramızdan ayrıldığında geride çok büyük bir külliyat bırakmadı. O, eserlerinin miktarıyla değil, yoğunluğuyla yaşayan şairler arasında gönül tahtımızda oturmakta.
Onun şiirleri insanı teselli etmez, kolay cevaplar sunmaz, yaraları kapatmaya çalışmaz. Bunun yerine okuru kendi iç dünyasının karanlık bölgelerine götürür. Çünkü Füruğ’un inandığı şey şuydu: İnsan karanlıktan kaçarak değil, ona bakmayı öğrenerek değişir.

