ATAERKİL DÜZENİN GÖLGESİNDE “ASILACAK” BİR KADIN VE ONUN SESSİZ ÇIĞLIĞI

-ADANA-
Pınar Kür’ün ‘Asılacak Kadın’ (1979) romanı, kadın kimliğinin toplumsal, ahlaki ve hukuksal düzlemlerde nasıl şekillendirildiğini sorgulayan çarpıcı bir metin olarak Türk edebiyatında özel bir yere sahiptir. Romanın merkezinde yer alan Melek; sevgi-sevgisizlik, ait olma-aidiyetsizlik, varlık-yokluk zıtlıkları arasında ataerkil normlarla çatışan bir kadın figürüdür. Onun hikâyesi; yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda erkek egemen toplumun “kadınlık” tanımını dayattığı, bedeni ve arzuyu denetim altına aldığı ideolojik bir düzenin aynasıdır. 1970’lerin sonu Türkiye’si, hem toplumsal hem de ideolojik olarak kırılma dönemlerinden biridir. Kadınların kamusal alanda görünürlüğünün arttığı ancak aynı zamanda geleneksel değerlerin direncinin sürdüğü bu dönemde yazılan ‘Asılacak Kadın’, kadın kimliğinin toplumsal inşasının derinliklerine inen başarılı bir romandır. Bu yazıda ‘Asılacak Kadın’ı; Simone de Beauvoir, Kate Millett, R.W. Connell, Judith Butler ve Şirin Tekeli’nin feminist kuram ve söylemleri ışığında inceleyeceğiz.
Pınar Kür, Melek’in hayatını, ataerkil düzenin üretip “suçlu” ilan ettiği bir kadınlık hikâyesi olarak kurgular. Simone de Beuavoir’ın ‘İkinci Cinsiyet’ kitabında kadının toplum içindeki yeri ve insanlık tarihi boyunca ne şekilde ötekileştirildiği irdelenir: “Kadın bedeni, bu dünyada içine yerleştiği durumun en önemli öğelerinden birisidir, ama beden de onu tanımlamaya yetmez; beden ancak bir toplum içinde ve eylemler aracılığıyla bilinç onu üstlendiği ölçüde yaşanmış gerçekliğe sahiptir. Bizi meşgul eden şu soruyu yanıtlamak için biyoloji yetersizdir: Kadın neden ‘başka’dır? Bilinmesi gereken şey, tarih boyunca kadında doğanın nasıl devralındığıdır; bilinmesi gereken, insanlığın insan dişisini neye çevirdiğidir.” (Beauvoir, 2019:66) Judith Butler ise ‘Cinsiyet Belası’nda kimliklerin inşasına dikkat çeker: “Toplumsal cinsiyetli bir öz beklentisi, kendisinin dışında konumlandırdığı şeyi üretir. Performatiflik tek seferlik bir edim değil, tekerrür ve ritüeldir, beden bağlamında doğallaştırılmasıyla etkilerini gösterir, bir bakıma, kültürel olarak sürdürülen zamansal bir süreç olarak kavranmalıdır.” (Butler, 2020:20) ‘Asılacak Kadın’da toplumun, kadın kimliğini nasıl şekillendirdiği ve kadını “öteki” konumuna nasıl taşıdığı net bir şekilde görülür.
Pınar Kür, bu romanı yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazmıştır. Roman, Melek isimli bir köylü kızının İstanbul’da bir yalıda yaşadığı psikolojik ve cinsel işkenceleri, bu işkenceler sonucunda –tetiği kendisi çekmese de– kocası Hüsrev Ebruzade’yi öldürmekten suçlu bulunmasını ve idam sürecini anlatır. Olaylar kronolojik bir sıra izlenmeden karmaşık bir şekilde verilmiştir. Roman üç bölümden oluşur: “Faik İrfan Elverir’in Gece Yarısı Düşünmeleri”, “Melek’e Hücrede Gelenler”, “Yalçın’ın Yazdıkları”. Pınar Kür, birinci bölümde ataerkil düzenin temsilcisi olarak Yargıç Faik İrfan’ın düşüncelerini, ikinci bölümde masumluğun ve ezilen kadının temsilcisi olarak Melek’in düşüncelerini ve hislerini aktarmıştır. Son bölümü ise tek derdi Melek’i yaşadığı kötü hayattan kurtarmak olan Yalçın’ının hapishanede yazdığı metin üzerinden anlatmıştır.
Romanın birinci bölümü olan “Faik İrfan Elverir’in Gece Yarısı Düşünmeleri”nde Melek’in davasında başhakim olan Faik İrfan’ın bilinçaltına inilir. Cinayet davasının duruşmasında Melek ağzını bile açmamıştır. Suçlamalara karşı sessiz kalmıştır. Faik İrfan bu durumu düşünür durur. Düşündükçe bu suskunluğu kendi hayatındaki aksaklıklarla örtüştürür. Örneğin karısının onunla evlenmeden önce âşık olduğu adamla, Ali ile onu aldattığını sayıklar. Bu sayıklamalar sonucunda Melek’i de karısı Nihal’i de suçlu ilan eder Faik İrfan Elverir. “Tık kalem kırıldı. Gözünü bile kırpmadı. Bilmiyor mu kalemin kırılmasının ne manaya geldiğini. Bilir bilir. Gene de domuz domuz bakar gözünü gözüme dikip. İyi tanırım o bakışları. Nihal de öyle bakar oldu kaç senedir. Bu gibilerin tek müdafaası susmak… Kötü kötü bakmak…” (Kür, 2022:15) Pınar Kür, daha ilk sayfalardan erkek egemen bir dil ile Türk toplumundaki kadın-erkek eşitsizliğini vurgular. Hatta Faik İrfan’ın iç sesinden dinlediğimiz birinci bölümün ilerleyen sayfalarında bu erkek egemenliği çok daha derinden hissedilir.
Faik İrfan Elverir; çocukluğunda, tek arkadaşı olan Ercan’ın annesi ve babasının kavgasına şahit olmuş ve bu kavgayı iç sesiyle aktarırken kadını haksız bulmuştur. “Kocası da bağırıverince kesmişti sesini ama. Hemen bastırmıştı adamın sesi onunkini. Ne de olsa erkek sesi! Kes be. Bu pis insanlar olmasa bu evi yapamazdık… Kes sesini otur da şükret. Sen nesin ki geldiğin yer nere ki buraları beğenmiyorsun. Samatya’dan Zeytinburnu’na geldin. Bakkal kızıyken avukat karısı oldun. Ev de kendi evin. Daha ne istiyorsun.” (Kür, 2022:27) Burada Pınar Kür, Ercan’ın babasının cümleleri ile Türk toplumundaki kadının yerini net bir şekilde vermiştir. Pınar Kür’e göre Türk kadını, ekonomik olarak erkeğe bağımlı ve daima şükretmeye zorlanan bir konuma mecbur bırakılmıştır. Ercan’ın annesinin toplumdaki konumuna Kate Millett’ın ‘Cinsel Politika’ kuramıyla baktığımızda toplumun kadına bakışı ön yargılı bir bakıştır: “Cinsel Politika, ruhsal yapı, toplumsal yer ve durum açısından her iki cinsin temel ataerkil tutuma göre «toplumsallaştırılması» yoluyla gönüllü destek kazanır. Toplum içindeki durum konusunda, erkeğin üstünlüğünü kabul eden ön yargı yüzünden, erkek daha üstün, kadın daha aşağı bir yere konulur.” (Millett, 1987:48-49) Bu ön yargı bir anda ortaya çıkmış bir ön yargı değildir. Yüzyılların getirisidir. Dolayısıyla Ercan’ın babasının söylemi de o an ortaya çıkmış bir söylem değildir. Öğrenilmiş, toplum tarafından öğretilmiş cümlelerdir ki bu eril dil Faik İrfan’ın romandaki diğer cümlelerinde de mevcuttur. Faik İrfan da Ercan’ın babasından yani toplumdan öğrenmiştir bu dili.
Pınar Kür, bu birinci bölümü o kadar başarılı tasarlamış ki Faik İrfan’ın dilinden, düşüncelerinden, korkularından Türk toplumunun kadına bakışının ne kadar erkek egemen ve ne kadar dışlayıcı olduğu, toplumda cinsiyet eşitsizliğinin varlığı net bir şekilde görülür. Faik İrfan’a göre kadınlar her zaman suçludur. Başta Melek suçludur. Hüsrev Bey eve başka başka adamlar getirip kendi nikâhlı karısını bu adamlarla cinsel ilişkiye girmesi için zorlasa da Faik İrfan’a göre adam bunamış olduğundan bu duruma Melek karşı çıkmalıdır. Karşı çıkmadığı için suçludur. Kız kardeşi Rukiye onu okutmak için kötü yola düşmüştür. Diğer kız kardeşi Aysel veremden ölse de mutlaka bir ahlaksızlık yapmıştır ona göre. Hatta annesi bile temizliğe gittiği evin beyi ile kırıştırmış olabilir. Çünkü Faik İrfan bütün kadınları ve kadınlığı tek kelimeye indirgemiştir: “Dişilik. Kadın mı? Çok basit, der basit formül meraklıları, ‘bir dölyatağıdır, yumurtalıktır o’, bir dişidir. Bu sözcük onu tanımlamaya yeter. Erkeğin ağzında ‘dişi’ sıfatı bir hakaret gibi tınlar; oysa o utanç duymaz, tersine kendisi hakkında ‘Erkek!’ dendiğinde bundan gurur duyar.” (Beauvoir, 2019:41) Buna karşın erkeklerin cinsel dürtülerini diledikleri biçimde tatmin etmeleri, Faik İrfan için –ve dolayısıyla dönemin Türk toplumsal normları adına da– herhangi bir ahlaki sorun teşkil etmez: “Ortamektepli kızların hepsine bakardım ya. Kadınsızlık. Bütün bir gençlik boyu… Hatta bir ömür boyu neredeyse süren kadınsızlık… Para biriktirip umumhaneye gitmek… Kolay mıydı para biriktirmek hukukta okurken? Kantinde garsonluk yaparak sınıf arkadaşlarımdan aldığım bahşişlerle geçinmek. Kitap almak. Artanını bir kenara koyup altı ayda bir kerhaneye gitmek…” (Kür, 2022:30)
Faik İrfan, dava heyetindeki tek kadın olan Hâkim Mefaret’e de öfkelidir. Çünkü davada Melek’in masum olabileceğini düşünen tek hâkimdir o. “Zaten o Mefaret’i ceza diye, bela diye sardılar başıma. Benim başkanı olduğum heyette kadın hâkim olur mu? Olmaz. Daha doğrusu kadın hâkim olur mu? Olmaz.” (Kür, 2022:42) Buradan da anlaşılacağı üzere, Türk toplumunda kadınların hâkimlik gibi kamusal ve otorite gerektiren mesleklerde yer alamayacağına yönelik erkek egemen bir inanışın var olduğu görülmektedir. Üstelik bu inanış, yalnızca toplumun genelinde değil, aynı meslek grubuna mensup erkekler arasında da paylaşılmaktadır. Faik İrfan karakterinin kadınların mesleki alandaki varlığını reddetmesi, eşini sadakatsizlikle suçlaması ve hatta annesi ile kız kardeşlerine dahi küçümseyici bir tavırla yaklaşması, Pınar Kür tarafından bilinçli bir anlatı stratejisi olarak kurgulanmıştır. Yazar, bu karakter aracılığıyla “hegemonik erkeklik” olgusunun toplumsal statü, meslek, ahlak, cinsellik algısı, yaşam tarzı, toplumsal ilişkiler vb. üzerindeki belirleyici etkisini, eleştirel bir biçimde görünür kılmaktadır. “Antonio Grarmsci’nin sınıf ilişkileri analizinden devşirilen ‘hegemonya’ kavramı, bir grubun toplumda yönetici konum üzerinde hak iddia etmesini ve bu konumunu sürdürmesini sağlayan kültürel dinamiği ifade eder. Daima bir erkeklik biçimi kültürel olarak diğerlerinden daha öne çıkar. Hegemonik erkeklik, ataerkinin meşruluğu sorununa hâlihazırda verilmiş, kabul gören yanıtı somutlaştıran toplumsal cinsiyet pratiği tertibatıdır. Bu itibarla toplumda erkeklerin baskın, kadınlarınsa madun konumda kalmalarını teminat altına alır (veya alması beklenir).” (Connell, 2019:150-151)
Romanın ikinci bölümü olan “Melek’e Hücrede Gelenler”de ezilen ve susan, belki de toplum tarafından susması gerektiğine inandırılan “kadın”nın bilinçaltına inilir. Melek, bölümün başında hâkimler karşısında kendisini çok ezilmiş hissetmektedir. Çünkü karşısında bir sürü güçlü erkek vardır. Bu erkeklere tek kelime edemez, sadece susar. Aslında bu susuş kadının erkek egemen toplum karşısındaki gerçek susuşunun temsilidir. Başka bir deyişle ataerkil düzene karşı sessiz bir çığlıktır. “Hiçbir şey demedim ağzımı açmadım ne diyeceğim ki karşıma dikilmiş bir sürü büyük adam karalar giyinmişler biri de kadın kadın olanı daha bi iyi daha bi yumuşak bakıyo ama erkeklerin tümü de kötü kötü dikmişler gözlerini…” (Kür, 2022:49) Melek’e göre erkek güçlü ama kadın güçsüz, erkek haklı ama kadın suçludur.
“Gerçekte toplumda çeşitli kültür grupları ayrışmış olmakla birlikte, bunları kabaca üç grupta toplamak mümkün görünmektedir. Bunlardan ilki, geleneksel ya da feodal değerlerin kalıntılarının etkili olduğu, tarımla yaşayan kırsal kültür grubudur. Burada kadının toplumsal konumu genellikle aşağılardadır; çocukların aile içerisinde fazla söz hakkı yoktur. Toplumsal değerler, aileyi ve bireyi sıkı bir denetim altında tutar. Bu ilk gruba, geleneksel patriyarkanın (ataerkilliğin) büyük çapta etkisini sürdürdüğü kesim gözüyle bakılabilir.” (Tekeli, 1993:19-20) Kadın kimliği inşa edilirken o kadının statüsü de çok belirleyicidir. Melek kırsaldan gelen bir karakter… Köyde ataerkil yapı içerisinde ona öğretilen budur: Susmak. Bu öğreti sadece kırsal ile de sınırlı değildir. Pınar Kür, romanın mekânı olarak İstanbul’u seçmiştir. Melek her ne kadar kırsaldan gelen bir karakter olsa da diğer roman kişilerinin çoğu İstanbul’da yaşamaktadır. Bu anlayış şehirde de mevcuttur. Öğreneni, öğreteni, tüm yanlışlıklar karşısında sadece seyredeni de bu var olan “susma” olgusunun mimarlarıdır. Toplum susan kadını yeğler. “Kitlesel toplumsal ilişkiler düzeyinde kadınlık biçimleri yeterince açık bir şekilde tanımlanmaktadır. Farklılaşmanın asıl temelinin kurulmasını sağlayan ise, kadınların erkeklere küresel düzeyde tabi kılınmasıdır. Biçimlerden biri, bu tabi kılınmaya boyun eğiş etrafında tanımlanır ve erkeklerin çıkar ve arzularına hizmet etmeye yönlendirilir. Bunu ‘ön plana çıkarılmış kadınlık’ olarak adlandırıyorum.” (Connell, 2019:268)
Melek kendini hem suçlu hem de çaresiz hisseder. Ne olursa olsun bunların kaderi olduğunu kabullenmiş durumdadır. “…lakin Hüsrev Bey’i öldürmek benim neyime hem o ölmedi ki ölmez ölmez bin yıl geçse hortlar…” (Kür, 2022:49) Buradan da anlaşılacağı gibi Melek üzerinden anlatılan şey Türk kadınının; kötü, bencil, eziyet eden ve her daim haklı olduğunu düşünen bir erkek hegemonyasının farkında olduğu ama bu durumu kabullendiğidir. Bir nevi öğrenilmiş çaresizlik söz konusudur. Çünkü bu durum yüzyıllardır süregelen bir kabulleniştir. Toplum bunu kodlarına işlemiştir.
Yalçın’ın Melek’i kurtarma çabası romanın kilit noktalarından biridir. Yalçın, Melek’in bir köle konumunda olduğunu ve onun bu kölelikten kurtulması gerektiğini düşünür. Melek hizmetçilik yapıp çalışsa bile parayı üvey babası alır. Emek Melek’in olmasına rağmen Melek sadece barınma ve yemek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilir. Buna ek olarak Hüsrev Bey’in yaptığı işkenceleri de düşünürsek Melek gerçekten köle konumundadır. Fakat Melek az önce bahsettiğimiz öğrenilmiş çaresizlik sebebi ile bu durumdan kurtuluşun mümkün olmadığını düşünür. “Kurtuluyorsun artık. Anladın ya. Artık onun dediğini yapmak zorunda değilsin. Kurtuluşun bu senin… Kur-tul-mak. Nasıl kurtulmakmış yedi kat kara toprağın altından çıktı işte hortladı zati hep hortlak gibi bakar gözleri. Yalçın onu öldürebildi mi? Kim oluyor ki Yalçın, densizin teki. Bir de beni seven mi diyo. Seviyor musun? O da ne demekmiş hiç bilemedim…” (Kür, 2022:50) Simone de Beuavoir, ‘İkinci Cinsiyet’te kadınların tarih boyunca “erkeğin ötekisi” olarak inşa edildiğini, özgür bir özne olmaktan çıkarıldığını söyler. “Patriyarkanın zaferi ne bir rastlantının sonucudur ne de şiddete dayalı bir devrimin. İnsanlığın en başından beri biyolojik ayrıcalıkları erkeklerin kendilerini egemen özneler olarak tek başlarına olumlamalarına izin vermiştir. Erkekler bu ayrıcalıktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir; varoluşlarını kısmen Doğa’da ve Kadın’da yabancılaştırmış, ancak ardından onu geri kazanmışlardır. Başka rolünü oynamaya mahkûm edilmiş olan kadın böylelikle sadece eğreti bir güce sahip olmaya da mahkûm edilmiş olur. İster köle olsun ister put, kadın hiçbir zaman kaderini kendisi seçmez.” (Beauvoir, 2019:104) Melek de kendi kaderini seçmemiştir. Erkek egemen düzen onu edilgen kılmıştır.
Melek sürekli işkence gören bir kadın… Bu işkencelerden uzaklaşıp kendi ile baş başa kaldığı zamanlarda kulağına sürekli huzur verici bir türkü gelir. Bu türkü de türküyü söyleyen erkek sesi de ona iyi gelen tek şeydir diyebiliriz. Roman boyunca bu sesin nereden geldiğini, türküyü kimin söylediğini hatırlamaya çalışır Melek. “Bubamı geberten beni ne deyi sağ bırakmış tanrım ben zati usanmışım bu candan alıvereymişin te bebecikken ihtiyar hem söyler hem ağlar ‘azad eyleseler uçamaz mısın?/kırılmış kolların kanadın hani!’ kim o ihtiyar bir türlü çıkaramam gözüm görmüyo aklım ermiyor sırf gönlüm duyuyo sıcak bi ihtiyar…” (Kür, 2022:55) Melek’in sığındığı bu yumuşak, sıcak ses romanın ortalarında açıklanıyor. Ses Melek’in dedesine ait… Babası vurulmadan önce Melek’in saçlarını okşayan onu samimiyetle seven tek erkek… Melek için dünyada güven ve sevgi duyguları sadece dedesin sesinde vardır. Bunu da roman boyunca bu sesin ve bu türkünün Melek’in kulağına gelmesinden, yani Melek’in o eski duyguyu aramasından anlıyoruz. Melek sesin dedesine ait olduğunu anladığı anda dedesinin diğer cümlelerini de anımsar: “Kendim de kocadım. Göçüp gidecem. Namertler ağanı vurduklarıyla kalacaklar… Erkek olacağıdın sen ah bebecik. Er olacağıdın da bubanın kanını yerde bırakmayacağıdın. Ben de göçüp gidince sana kim mukayyet olacak, biçare yetim kızım. Ah erkek olacağıdın…” (Kür, 022:86) Bu cümleler yine Türk toplumundaki kadın erkek eşitsizliğini hatta kadının erkeğe göre daha bir işlevsiz olduğunu belirtir. Melek’e en şefkatli yaklaşan erkek bile Melek’in erkek doğmuş olmasını yeğler. Çünkü toplum nasıl ki erkek kimliğini intikam almak, töreyi devam ettirmek olarak inşa etmişse kadın kimliğini de bu olumlu ya da olumsuz tüm kültürel eylemlerde pasif konumda inşa etmiştir. “Toplumsal cinsiyet şu veya bu biçimde görünüm kazanır, ardından görünene dayanarak bu görülmelere dair normatif bir yargıya varılır.” (Butler, 2020:27) Melek karakteri üzerinden baktığımızda “kadınlık” bir bela olarak görülür. “Kadınlık belası tabirini düşünelim; kadınlara özgü isimsiz bir rahatsızlığın bu tarihi biçimlenimin ardında kadın olmanın doğal bir hastalık olduğu fikri yatar.” (Butler, 2020:34)
Melek, Hüsrev Bey’in zoruyla başka bir adamla ilişkiye girip bekâretini kaybeder ve Hüsrev Bey tarafından olanları kimseye anlatmaması için tehdit edilir. “Anladım he ya anladım bunların yapamayacağı var mı adamı ezerler büzerler düzerler döverler ufalarlar bitirirler bi zahmet neden yaptıklarını bile söylemezler sona da çekip giderler…” (Kür,2022:65) Yine kadının erkek karşısındaki çaresizliği vurgulanmıştır. İşin trajik kısmı ise bu kötü olaydan sonra Melek kendisini suçlu görür: “…kız melek kız melek sen artık kahpe oldun gayri…” (Kür, 2022:67) Mahkemede Melek’in birlikte olduğu erkekler konuşurken erkek egemen toplumun gözünde “kadın”nın hangi konumda olduğunu daha net görürüz: “Cahillik yargıç bey… Gençlik işte. Sonra kız… Eee sonra kız? İstemeden yaptığını nereden bileyim? Aynı şeyler gibi giyinmişti… Hani dergilerde resimlerde görüyoruz ya…” (Kür, 2022:78-79) Melek, Hüsrev Bey’in zoruyla birçok adamla birlikte olur. Birlikte olduğu hiçbir erkek kendinde bir suç bulmaz. Bir tek Yalçın bu durumu sorgular. Ama diğer birlikte olduğu erkekler, hatta davanın yargıcı Faik İrfan Elverir bile bu ilişkilerde erkeği masum görürken tek suçlu olarak kadını gösterir. Yalçın’ın annesi bile bir kadını, yani Melek’i savunmaz. Oğlunun suçsuz olduğunu ileri sürer. “Oğlum. Benim biricik oğlum masumdur… Beyefendi kapıdan dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz… Son zamanlarda aklı şuuru pek yerinde değildi biçarenin. Ziyadesi ile yaşlanmıştı. Ne yaptıysa bu kaltak yaptı. Beyefendinin aklını başından aldığı gibi yavrumu da baştan çıkardı… Bu kız ele güne rezil etti koca paşa sülalesini…” (Kür, 2022:82-83) Bu durumların hepsi de bize Türk toplumunda kadın-erkek ilişkisi bağlamında yüzyıllardır süregelen cinsiyetçi bir yaklaşımın varlığını gösterir. “Cinsiyetçi yaklaşımda bir kadının ancak ve ancak, tabi oluşunun hazza dönüştüğü birleşmede kadınlığını sergilediği iddia edilir (kadınların cinselleştirilmiş tabi kılınmalarında bir öz ortaya çıkıyor ve olumlanıyordur).” (Butler, 2020:18) Yani aslında suçlu olan erkek “zaten toplum kadını cinsel bir obje haline getirmiş, bakın dergilerde kadın bedeni bize sunulmuş, biz de gerçek hayatta bu bedenleri obje olarak görebiliriz” diyerek kendisini suçsuz görmüştür.
Romanın üçüncü bölümü olan “Yalçın’ın Yazdıkları” ile Pınar Kür, ilk iki bölümde aktardığı hikâyeyi ve vermek istediği tüm mesajları daha basit bir anlatım ile bağlamıştır. Yalçın, Melek’i kurtarmayı çok istese de kurtaramamış, Melek idama mahkûm edilmiş, kendisi de hapishaneye atılmıştır. Hapisteyken yazdığı notlarda Hüsrev Bey’i kendisinin öldürdüğünü söyler. Öldürdükten sonra onu bahçedeki manolya ağacının dibine gömdüğünü anlatır. Bu gömülüş bir tören gibi yansıtılmıştır romanda. Kötülük toprağa gömülmüştür. Bu kötülüğün, onur ve saflığın sembolü olan manolya ağacının dibine gömülmesi de ayrı bir anlam taşır.
Yalçın, Melek’in konuşmamasına, susmasına bir türlü anlam veremez. Kendisini hiç savunmaması da garip gelir. “Melek diye birinin varlığına inanıyor muydu? Susması Melek diye birinin varlığını kavrayamamasından mı? Öteden beri en anlayamadığım şey susması, hiçbir zaman hiçbir konuda özünü savunmaya kalkmamasıydı. Oysa belki de kurtarmaya, aklımca topluma kazandırmaya çalıştığım kadın kesin bir hiç, yokluk içinde yaşıyordu da ben ayrımsayamadım.” (Kür, 2022:95) Burada Pınar Kür, Yalçın üzerinden toplumda yaşanan bu haksızlığın farkında olan kişilerin de var olduğunu vurgular. Yalçın da diğer erkekler gibi arzularına yenilerek Melek’le birlikte olmuş ve bu durumdan çok utanmıştır. Bu utanç sonucu Melek’i ne pahasına olursa olsun kurtarmak istemiş ancak başarılı olamamıştır. Çünkü hata bütün sistemdedir. Hata ataerkil düzenin ta kendisindedir. Tek bir kişi ile bu koca düzeni değiştirmek mümkün değildir.
Yalçın, notlarında Melek’in hiç çocuk olmadığını belirtir. “Sonunda anladım: Çocuk değildi o. Belki de hiç çocuk olmamıştı. İnsanlıktan çıkmaya (daha doğrusu çıkarılmaya) başladığını ise anlayamadım o yaz.” (Kür, 2022:116). Topluma, toplumun kız çocuklarına çocukluklarını yaşatmaması adına bir gönderme yapılmıştır burada. Yine aynı toplum sessiz kalarak suça ortak olduğu için çok net bir şekilde eleştirilmiştir yazarca. “Ancak tüm mahalleli gizli bir suç bağlaşması içindeydi sanki. Ortak suçun, ortak utancın getirdiği suskunluk… Kuşkulu bakışlar… Yabancıya bilinmeyene karşı birleşme…” (Kür, 2022:121) Bu suskunluğun nedenini sorgular Yalçın ve tek sebebin yüzyıllardır biriken alışkanlıklar, alışılmışlıklar olduğuna kanaat getirir. “İhtiyara direnme gücünü veren, güçsüzlüğünün zorbalığa dönüşmesine yardımcı olan bir şey vardı elbet. Yüzyıllar… Yüzyılların birikimi. Çevredekilere o çürümüş tüm güzelliğini, işlevini yitirmiş yalının yıkılamayacağını sandıran; moruğun zorbalığını olağan saydıran birikim… Dışardakilerde boyun eğme içerdekinde ise boyun eğdirme alışkanlığı… Kolay kurtulunmaz bu tür alışkanlıklardan. Oysa gün gelecek yıkılacaktır elbet, yalı da moruk da, simgesi oldukları yoz düzenle birlikte.” (Kür, 2022:136)
Toplum yüzyıllar boyunca susmayı öğrenmişse Melek de susturulmuştur. Ona da susmayı öğretmişlerdir. Yalçın romanın sonunda Melek’i koparılmış bir çiçeğe benzetir. Toplum tarafından dalından koparılmış ve solmuş, soldurulmuş bir çiçektir Melek: “Öldürmeyi, öldürtmeyi düşünemezdi. Çünkü düşünmezdi. Çünkü baskıya karşı çıkmamak için yetiştirilmişti. Bilmiyordu başkaldırılabileceğini; baskıyı, zorbalığı yaşamın doğal bir ögesi bellemişti. Bu baskıyı erkeklerin kurması, her bakımdan kurması da doğaldı. Çünkü güçlü olan onlardı; hep başta olan, her şeye egemen olan. Ben de onlardan biriydim…” (Kür, 2022:144)
* * * * *
Pınar Kür’ün ‘Asılacak Kadın’ romanına feminist eleştiri bağlamında bakıldığında kadın kimliğinin doğal bir şekilde oluşmadığı görülür. Bu kimlik erkek egemen bir şekillendirmeye maruz kalmıştır. Bütün yanlışları erkeklerin yapmasına karşın Melek’in suçlu ilan edilmesi bu şekillendirmenin bir sonucudur. Sistemin kendi normları doğrultusunda bir işleyişi vardır. Bu işleyişte kadın kimliği ezilmiş, susan, her zaman suçlu olan ve daimi bir cinsel obje şeklinde inşa edilmiştir. Ancak roman, bu kimliğin toplum içindeki varlığını net bir şekilde ortaya koyarken aynı zamanda son derece yanlış bir kimlik inşası olduğunu da belirtir. Melek’in sessizliği aslında bir söylem direnişine dönüşür romanda. Bir nevi sessiz bir çığlıktır Melek’in hikâyesi.
Türk feminizminin tarihsel bağlamında ise ‘Asılacak Kadın’, kadınların “konuşma hakkı”nı talep ettiği bir dönemin edebi yankısıdır. Bu anlamda Pınar Kür, edebiyat aracılığıyla kadın kimliğini sorgulayan ilk güçlü kadın yazarlardan biri olmuştur.
KAYNAKÇA:
– Beauvoir, Simone de. (2019). ‘İkinci Cinsiyet-Olgular ve Efsaneler’ (G. Savran, Çev.). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.
– Butler, Judith. (2020). ‘Cinsiyet Belası-Feminizmin ve Kimliğin Altüst Edilmesi’ (Başak Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
– Connell, R. W. (2019). ‘Erkeklikler’ (N. Konukcu, Çev.). Ankara: Phoenix Yayınevi.
– Connell, R. W. (2019). ‘Toplumsal Cinsiyet ve İktidar’ (C. Soydemir, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
– Kür, Pınar. (2022). ‘Asılacak Kadın’. İstanbul: Can Yayınları.
– Millett, Kate. (1987). ‘Cinsel Politika’ (S. Seçkin, Çev.). İstanbul: Payel Yayınevi.
– Tekeli, Şirin. (1993). ‘1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar’. İstanbul: İletişim Yayınları.

