PINAR KÜR’ÜN “BİTMİŞ ZAMANA DAİR” ÖYKÜSÜNDE NESNELER DÜNYASI

-ADANA-
Pınar Kür’ün “Bitmiş Zamana Dair” öyküsü, 1984’te Sait Faik Hikâye Ödülü alan kitabı ‘Akışı Olmayan Sular’da yer alan son öyküdür. Öykü, bir kız çocuğunun anılarına ışık tutarken metnin yapı unsurlarından mekânı ön plana çıkarmaktadır. Küçük kızın hafızasında yer eden kişi ve olaylar, bir mekân olan evin ve eve derinlik katan eşyaların etkisi altında şekillenmiştir. Kahramanımızın bir ‘açık artırma’ ilanını okumasıyla gerçek zamandan koparak kozmik zamana geçmesi, öykünün başlangıcını oluşturmaktadır.
Yeni taşındıkları evde karlı bir güne uyanan 12 yaşındaki bir kız çocuğunun heyecanla pencereye yönelmesi, karlar içinde gezinen bir kediyi –Fuzuli’yi– görmesi ve bu kedinin peşine düşmesiyle geçmişe kapı aralanır. Kediyi eve getirir ve annesiyle yürüttükleri küçük bir soruşturmayla kedinin komşularına ait olduğunu öğrenirler. Dokuz numarada oturan bu komşu aile, anne için sevimsiz bir ânı çağrıştırdığından kedinin hemen götürülmesini ister. Bunun için küçük kız gönüllü olur. Kediyi teslim etmek için üst kata çıkar ve kapıyı açan Enise’nin ısrarlı davetiyle içeri girer. Evin sahibesi Nebile Hanım’la tanışır. Nebile Hanım’ın yakın ilgisi sonrası dokuz numaraya neredeyse her gün uğramaya başlayan küçük kız, zamanla ailenin bir üyesi gibi kabul görür. Yalnız bir çocuk olması, anne ve babası tarafından anlaşılmadığını düşünmesi, akraba gibi yakın bir çevreden yoksun olması, üstelik bir de edindiği küçük çevreden koparılıp yeni bir evde-mahallede yaşamak zorunda kalması küçük kızı bu aileye daha da yakınlaştırmış; hayatındaki sevgi-ilgi açlığını bu ailenin içinde doyurmaya çalışmıştır.
Ev işlerine bakan Enise, küçük yaşta Nebile Hanımlara sığınmıştır. Nebile Hanım’ın tek çocuğu Pertev Bey, eski bir büyükelçidir ve Beyhan Hanım’la evlidir. Oğulları Ahmet evin en genç üyesi, Nebile Hanım’ın tek torunudur. Nebile Hanım, kahraman anlatıcı olan küçük kızla tanıştıktan sonra onu torunu Ahmet’ten ayırmamış, küçük yaşta tifodan kaybettiği kızları Nihal ve Nalan’ın yerine koymuştur. Nebile Hanım ve ailesi, soylu bir ailedir. Varlıklı ve gösterişli bir hayatı ekonomik nedenlerden ötürü yitirmiş, fakat görgülerinin gerektirdiği şekilde yaşamaya devam etmişlerdir. Boğaz kıyısındaki büyük bir yalıda geçen yılların ardından sığındıkları dokuz numaralı dairede yaşamlarını sürdürmeye başlamış, yalıda sahip oldukları çevreden uzak düşmüş ve unutulmuşlardır. Bu durum herkesin farkında olduğu ama sadece Ahmet’in dile getirdiği ve kabullenemediği bir gerçektir. Pertev Bey, evde olduğu zamanlarda opera plakları dinleyerek ve resim yaparak vakit geçirmekte; eşi Beyhan Hanım ise piyano çalarak varlığını hissettirmekte ve ruhsal rahatsızlığı nüksettiğinde odasına kapanmaktadır.
Küçük kızın bu eve çok sık gidip gelmesinde Ahmet’in de etkisi vardır. Ahmet’ten etkilenmiş ve Ahmet, görmek arzusu duyduğu birine dönüşmüştür. Ahmet’in ona “Şatuşka” ismini vermesi de bu ilgiyi pekiştirmiştir. Nebile Hanım’ın ölümünü, Pertev Bey ve Enise’nin ölümü izler. Bu kayıpların ardından Ahmet, ruhsal sorunlarla boğuşan annesini hastaneye yatırır ve anlatı, giriş cümlesindeki ‘açık artırma’ ilanına bağlanarak gerçek zamana döner. Ahmet’in ölümüne üzülen genç kadın, hayatlarının bir dönemine tanıklık ettiği bu ailenin ardında bıraktığı eşyalarla vedalaşma arzusu duyar. İlandaki bir isim ve satılacak eşyaların belleğinde yer eden anıları canlandırması genç kadını hüzünlendirmiş, bu hüzne zamanın yitişinden çok anılarını unutmak düşüncesi neden olmuştur. Hayatlarına dâhil olduğu ailenin son üyesi Ahmet de ölmüş, onlardan geriye kalan son eşyalar da satılmak üzere ilana konmuştur.
Öykü boyunca dokuz numaralı dairenin, küçük kız üzerinde bıraktığı etkiyi okuruz. Bu evdeki insanlarla eşyaların bağlantısına yapılan vurgu dikkat çekici olmakla birlikte, anılar üzerinde belleğin ne denli belirleyici olduğu da vurgulanmaktadır. Kişi ve olayları gerçek kılan, geride hatırlayan birilerinin olmasıdır. Öyküde Nebile Hanım ve ailesinin ardı ardına kaybı, aileyi tanıyan anlatıcıda farklı duygular uyandırır. Anlatıcı kadın, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında tanıklık ettiği bu aileyi hatırlayamamaktan korkmaktadır. Unutmak korkusu, ev ve eşyaların başka sahipler bulması ve dağıtılacak olmasıyla açığa çıkar. “Hayatın bir dönemini unutmak, o zamanlar etrafımızda olan kişilerle teması kaybetmektir.” (Halbwachs, s.18) Halbwachs, Ahmet’in kaybıyla kahraman anlatıcıda ortaya çıkan bu korkuyu adeta gerekçelendirir. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını bütünleştirdiği bu ailenin son üyesinin kaybı ile unutuş başlayacaktır. “O günleri, o yaşama’yı anımsayacak bir ben varım dünyada artık. Ben de her geçen gün biraz daha unutuyorum.” (Kür, s.207)
Belleğimizde yer eden anıların yalnızca kişileri ve karakterlerini ele veren hikâyelerden oluştuğunu düşünebiliriz, fakat öykünün de işaret ettiği gibi kişi ve olaylar bir arka plana ihtiyaç duyar. Bu arka planın etkisiyle kişiler, davranışlarını zihnimizde bütün ve canlı kılmayı başarırlar. Arka plandan kastım bir mekân ve bu mekânı özgün ve unutulmaz kılan eşyalar, yani nesnelerdir. Mekân ve nesnelerin bir düzen, uyum ya da bütünlük göstermesi şart değildir. Anılarımız üstüne düşündüğümüzde her insanın bellekte yer ettiği ve kişiliğini unutulmaz kılan bir mekân ve nesne olduğunu fark ederiz. Kişi, temel unsur gibi görünse de kişiyi unutulmaz kılan, onu içinde canlandırdığımız ortam ve yakınındaki eşyalardır.
Kahraman anlatıcı geçmişte bıraktığı ve hatırasına sahip olduğu ailenin kendisi için ‘bitmiş bir yaşam’ olduğu inancını taşımaktadır. Evdeki herkesle bağ kursa da Nebile Hanım’ın ölümüyle noktalanmış ve her şey hatırlanası birer anıya dönüşmüştür. “Ahmet değil, tüm o ölümler dizisi değil, içimde birden canlanan bütün bir yaşama’ydı o sızıyı salan biliyorum. Bütün bir yaşama. Oysa o yaşama Nebile Hanım’ın ölümüyle sona ermemiş miydi zaten? Geride kalanlar, Pertev Bey, Beyhan Hanım, Enise Abla o yaşamanın ne kadarını sürdürebilmişlerdi birer birer ölüp gitmeden önce? Şimdi de Ahmet, ellisine varmadan. Varabilseydi ellisine, hatta yüz yaşına, haberim bile olmayacaktı belki – ya da kesinlikle. Bitmişti o yaşama. Çoktan.” (Kür, s.148)
Halbwachs, hatıranın kolektif oluşundan söz ederken tek bir kişiyle kurulan bağın başka kişilerce de hatırlatılabileceğini belirtmiştir. Öyküde Nebile Hanım’la kurulan bağın, ona ait ev, eşyalar ve aile üyeleri üzerinden kurulması Halbwachs’ın tespitini desteklemektedir. Bunun yanı sıra kolektif hafıza için geçerli zamanı grup üyelerinin varlığıyla ilişkilendirir. “Grup hassas bir biçimde değişmediği sürece, hafızasının çevrelediği zaman uzayabilir. Hafızanın tüm kapsamından bizim için erişilebilir kalan, hep kesintisiz bir bağlamdır. Bu bağlam için yeni bir zamanın başlaması, dönüşüm geçirdiğinde meydana gelir.” (Halbwachs s.127) Öyküde Nebile Hanım ve ailesinin bir bir yitişi, söz konusu dönüşümün başlamasına neden olmuştur. Hatıraların hafızadaki yeri küçülürken zamanı kısalacaktır. Böylece unutuş başlayacaktır.
Hatıraları canlı kılan arka planın mekân olduğunu belirtmiştik. Mekân, bazen iç bazen dış mekân olabilir. Öyküde, kolektif hafızayı oluşturan ve nesneleri kahramanımız için “büyülü bir dünyaya” dönüştüren iç mekân yer almaktadır. İç mekân olarak karşımıza küçük kızın evi ve dokuz numaralı daire çıkmaktadır. Edebiyatta en sık kullanılan mekân, evdir. Bachelard, evin gerçek bir kozmos olduğundan söz eder. Yani kişi ya da kişileri kuşatan bir düzenin varlığı söz konusudur. Bu düzenin şartları ve imkânları neyse; kişi de ona göre şekillenir, davranır, düşünür. Bir kız çocuğunun dünyasına girdiğimiz öyküde yer alan iki evin de geçmişinde ortak bir gerçek vardır: İki aile de ekonomik kayıp vermiş ve yeni bir düzen kurmak için yeni bir semtte yeni bir daireye geçmişlerdir. Sınıfsal bir değişimin varlığını sezdiğimiz bu öyküde, aynı binada otursalar dahi farklı ekonomik sınıflardan iki farklı aileye dair kesitler sunulmaktadır.
“Dokuz numara… Bambaşka bir dünya değil, bambaşka bir çağdı orası. Onca modernliğime karşın o yüksek tavanlı koca koca odaları neredeyse tıklım tıklım dolduran eski eşyayı ve o odalarda, o eşyanın arasında yaşayan yaşlı insanları neden öyle çabucak sevdim – onlara tutuldum, hatta âşık oldum – bilemiyorum. Belki bizim evin tam karşıtı olduğu için her bakımdan. Aynı yapının içindeydik gerçi, ama bizim oturduğumuz birinci kattaki bir numara ile dördüncü kattaki dokuz numara arasında – dedim ya – çağ farkı vardı. Dairelerin boyutları da biçimleri de değişikti. (…) Tavanlarımız ise, belki Nişantaşı’ndaki çatı katımızdakilerden yüksektiler, ama dokuz numaranınkilerle kıyaslanamayacak kadar alçaktılar. Sonra onların insanı cüceleştiren tavanlarında mavili grili, altın yaldızlı nakışlar vardı. Odalarının sayısı bizimkinin iki katı, salonlarının genişliği sanki beş katıydı.” (Kür, s.155)
Küçük bir evde, sıradan bir hayat süren bir çocuk için dokuz numaralı daire, kendi evreni olan evden daha büyük ve gösterişlidir. Başka bir dünyayla tanışmış ve bu dairede gördüğü yakınlıkla bu dünyanın da parçası olmak istemiştir. “Geçmişle tüm ilişkisini koparmış bir ailenin çağdaş girintisiz çıkıntısız, gizlisiz saklısız – esrarsız! – güzelliksiz, temizlenmesi kolay, isimsiz ve sıfatsız eşyalı evinde büyümüş benim gibi biri için büyülü bir saraydı Nebile Hanım’ın evi. Gerçekten de bir saraydan – ya da saray benzeri birkaç konaktan – arta kalanlardı bu koskocaman, ama onlara küçük gelen apartman dairesini dolduran antikalar.” (Kür, s.155)
Tanıştığı bu aileyi kafasında ulaşılmaz bir yere koyarken yalnızca evin büyüklüğünden değil, içindeki eşyalardan da etkilenmiştir. Nebile Hanımların soylu bir aile olduğunu ele veren eşyalar bir çocuğun dahi yorumlayabileceği sınıfsal etiketler olarak karşımıza çıkmaktadır. Baudrillard’ın nesnelerin ikinci bir anlamlandırma düzenine dâhil olduklarını belirtmesi öyküde yer alan kimi nesneler üzerinden de okunabilir: “Büyükçe – o ana değin gördüklerimin en büyüğü, daha büyüklerini de görecektim bu evde – gümüş bir tepsiydi bu. Üstünde sürahi dolusu limonata; bir bardak, küçük bir porselen tabak içinde iki dilim kek, gümüş çatal bıçak, bir fincan da kahve vardı.” (Kür, s.159) Tepsi ve çatal bıçağın hayatı kolaylaştıran bir araç olması, yani teknolojik tarafı ortadan kalkmış ve gümüş olduğu vurgusuyla nesneler kültürel bir anlam kazanmıştır. Zenginlik göstergesi olarak yer alan bu nesneler, toplumsal farklılıkları açığa çıkaran bir detay olarak karşımıza çıkmaktadır. “Sonra, yere göğe sığmayacakmış gibi görünen aynalar, sedef kakmalı sandalyeler, ipekli kaplı koltuklar – kumaşların yer yer eprimiş olmaları bile ki bunu ilk gün ayrımsamamıştım, bir şeyler katıyordu evin havasına.” (Kür, s.156) Benzer detaylar bu satırlarda da karşımıza çıkmaktadır. Ayna, koltuk gibi eşyalar hayatı kolaylaştıran anlamlarından sıyrılmış ve kültürel bir anlam kazanmışlardır. Halbwachs, şeylerin fiyatlandırılmasında nesnelerin ihtiyacı karşılamasının ve nesnelere duyulan isteğin belirleyici olmadığını vurgular. Nesneler, tarihsel ve ekonomik hafızanın sonucunda fiyatlandırılırlar. Yani nesnelere biçilen değer, ortak bir hafızanın sonucudur. Nesnenin fiyatlandırılmasında fiziksel görünümü ya da büyüklüğü değil, hatırası önemlidir. Bir grubun yaşantısından koparılmış nesneye değer biçilemez. Nesne anlamını bu grubun bulunduğu mekânda kazanabilir. Öyküdeki betimlemelerde de sıklıkla kullanılan ipek, gümüş, sedef gibi detaylar toplumsal hafızanın aktarılmasıyla soyluluğun göstergesi haline gelmiştir. Dokuzuncu dairedeki bu eşyaları değerli kılan mekân ise Nebile Hanımların Boğaz kıyısındaki yalısıdır. “Nerede o eski debdebe! Bir vakitler nice davetlerin verildiği aynalı salon! Çok hoştuk canım. Duvarlarda koca koca kristal aynalar. Tavanda sarkan bin fanuslu heyüla avize. Sedef kakmalın koltuk takımları bir yana itilmiş, Acem halıları bir yana dürülmüş. (…)” (Kür, s. 167) Yalıdan arta kalan eşyalar, varlıklı bir geçmişi ele vermektedir. Baudrillard, büyük ve gösterişli eşyalara sahip olmamızı burjuvazi tarafından onaylanmak arzusuyla ilişkilendirir. Aynaların da bolluk, gösteriş gibi ideolojik işlevlere sahip olduğunu belirterek insanın sahip olduklarını izlemesini kendisini önemsemek olarak değerlendirir. Toplumun beklentilerini karşılayan nesnelere sahip olmak Nohl’un da üstünde durduğu bir meseledir. Nohl’a göre, eşyalar yalnızca kişiliğimizi ele vermez. Diğer insanlarla kurduğu iletişimden elde ettiği tecrübelerle davranışlarını ve eşyaya yüklediği anlamları belirler.
“Hele bir servant vardı, o evdeki yaşamı yıllar yılı az buçuk paylaştıktan sonra bile, koskoca kız olduktan sonra bile, gizli ya da açık sayısız minik gözünü karıştırmaya doyamamıştım. Sonra, ilk bakışta ağaçtan değil de siyahı göz alan bir bilinmedik maddeden yapılmışı sandıran kuyruklu piyano. (…) Masaların, sehpaların, servantların üstünde, camlı dolapların içinde – değerini sonradan Enise Abla’dan öğreneceğim – yüzlerce parlak ufak tefek.” (Kür, s.156)
Öyküdeki çocuğun Nebile Hanımların evinde bulunan eşyalardan etkilenmesi de sosyalleşme sürecinde örtük biçimde öğrendiğimiz yargıların sonucudur. Eşyalarla aramızda kurduğumuz ve toplum içinde yaygınlık kazanan bu çağrışımlar Nohl (2018) tarafından bağlaçsal transaksiyon alanlar olarak adlandırılmıştır. (s.199)
Eşyalarla olan bağımızın çocuklukta başladığını ve çocukluk döneminde yakınlık kurduğumuz nesnelerin iç dünyamızı ele verdiğini söyleyen Nohl (2018), nesneleri anlamlı öteki ve genelleştirilmiş öteki olarak sınıflandırmaktadır. (s.169) Anlamlı öteki, bir insan ve nesne arasında kurulan benzersiz bir bağı ifade etmektedir. Nesneye yüklenen anlam yalnızca o kişi için büyük önem taşır. Yani nesnenin bir hatırayı çağrıştırması, nesneyi paha biçilmez kılmaktadır. Nebile Hanım’ın maddi zorluklar nedeniyle aile yadigârı bileziği satmak istemesi ve beklediği fiyatın verilmemesiyle incinmesi, bu bileziğin yalnızca maddi değerini değil, anlamlı öteki olduğunu da göstermektedir.
“Nebile Hanım satılacak mücevherini çıkardı. Benzerini hiç görmediğim biçimde tel tel işlenmiş, incilerle süslenmiş bir altın bilezikti bu. Çok ağır görünüyordu. En ortadaki en büyük gülün iki yanında gittikçe küçülerek sıralanmış yedi gülden oluşmuştu. Her birinin tepesinde küçük, barok bir inci vardı. (…) Her bir çiçeğin her bir yaprağının her bir damarı ayrı ayrı, akıl almaz bir incelikle işlenmişti. Yervant bileziği elinde evirip çeviriyordu. ‘Eveeeet. Tabii. Bunlardan yapılmıyor artık. Telkari öldü, tabii.’” (Kür, s. 198) Bu bilezik, Nebile Hanım’ın benliğinin bir yanını yansıtmaktadır. Sıradan bir altın değildir. Ailesinden aldığı görgünün bir sonucu olarak zenginliğin değil güzelliğin önemli olduğunu düşünen, işlemedeki kıymeti önemseyen Nebile Hanım, zamana yenik düşmüş Telkari ustalığıyla birlikte toplumsal değerlerin değişmesine de kederlenir. Nesnelerin duygusal ilişkileri zihinsel düzeyde canlandırmaya yardımcı olduğunu belirten Baudrillard, modern nesnelerin gelmesiyle bu nesnelerin özlemi çekilen eskimiş nesnelere dönüştüğünü belirtir. Tıpkı Nebile Hanım’ın eskimiş bir nesneye dönüşen bileziği gibi.
İnsanın belleğinde yer eden bütün olayların birer sonuç olduğu gerçeğinden yola çıktığımızda bu sonucu tayin eden temel unsurların nesneler ve o nesneleri içinde barındıran mekânlar olduğu gerçeğine ulaşırız. Öyküde ön planda olan nesnelerin varlığı, kahraman anlatıcı üzerinden hatıraların bellekte nasıl kodlandığına dair ipucu vermektedir. Kişileri değil kişilikleri görünür kılan eşyaların varlığı, hatıraları taze tutmamızı sağlarken eşyaların ortadan kalkması hatıralarımızın silikleşmesine neden olmaktadır. Nesneleri mekândan bağımsız düşünemeyeceğimiz için kurmaca metinlerdeki yer unsuru da nesnelerle kurduğu bütünlük içinde ele alınmaktadır. Dokuz numaralı daire, içindeki değerli eşyaların aksine eski ve Boğaz’daki yalıya göre küçük bir evdir. Fakat bu çelişki bize sınıfsal bir okuma yapmak için önemli bir veri sunmaktadır. Nebile Hanım ve ailesinin eşyalarla olan ve Nohl’un anlamlı öteki olarak adlandırdığı bağ, bir sınıf ya da zümreden bekleneni yapmaya dönüştüğünde kaçınılmaz biçimde genelleştirilmiş ötekine dönüşebilmektedir. Bu görüşler, aynı zamanda eşya ile olan ilişkimizde etken-edilgen taraflardan hangisi olduğumuzu da sorgulatmaktadır.
KAYNAKÇA:
– Bachelard, G. (1996), ‘Mekânın Poetikası’, Kesit Yayıncılık.
– Baudrillard, J. (2010), ‘Nesneler Sistemi’, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
– Halbwachs, M. (2017), ‘Kolektif Hafıza’, Heretik Yayınları.
– Kür, P. (1983), ‘Akışı Olmayan Sular’, Can Sanat Yayınları.
– Nohl, A. M. (2018), ‘Eşya ve İnsan’, Ayrıntı Yayınları.

